‘Yedi Yaşam’ Kategorisi için Arşiv

İkinci Mahsun Kırmızgül filmi, beklediğimin aksine Güneşi Göstermedi bana… Herkes beğeniyle izlemiş olsa da, bolca karartmayla yapılan sahne geçişlerinden rahatsız olmam bir yana, farklılıklara bu derece mesafeli ve taraflı yaklaşmasını yakıştıramadım memleket sorunlarını irdeleyen bir yeni sinemacıya. Sinemasal anlatımına sözüm yok ama, filmin hiç grisinin olmamasına, her şeyin bu derece siyah-beyaz olması ve sürekli mesaj verilmesi birçok repliğin fazlaca mesaj verme isteğiyle suni olması filmin sorunuydu bence…
Umudunu Kaybetmeyen Yönetmen Gabriele Muccino ile Will Smith ortaklığı Yedi Yaşam, gayet iyi gibi gözükse de finali pek tatmin edici değildi sanki. Ben Thomas’ın kaybolmuş yedi yaşamdan sonra kendisini insanlara yardıma adaması pek hoş bir durum tamam ama, sonradan ortaya çıkan şeylerle bunu yapmasının nedeni sanki bir parça büyüyü bozmuş gibi. Ben olsam hayata küserdim, o ise insanlara diyet ödeme peşinde… Smith’in oyunculuğu çok iyi ama filmin belli bir tempo sorunu mevcuttu…
Mart ayının büyük filmi Watchmen, Alan Moore çizgi romanı gibi katmanlı ama görsel ziyafet amacıyla yola çıkılmış bir çorbadan öteye geçemiyor. Hele her karakterin tek tek geçmişini anlatması yok mu, neredeyse uyuklatıyor. Onca uzun sürede akılda kalıcı bir sahnesinin olamaması bu yüzden… Ne zaman toparlayacak diye beklerken mırın kırın finale gelinmesi de hayli tuhaf. Aksiyon beklerken, bolca dram görmek de cabası. Filmi tek ayakta tutan sesiyle ve maskesiyle Rorschach oluyor ki ne yapsa yetmiyor, yetemiyor…
2007 yapımı “Sıradan Bir Gündü” ayın en iyilerinden biriydi. Öncülleri Brazil ve Dövüş Kulübü ve Ameli tarzındaki atmosferi bayıla bayıla izlememek mümkün değil. Daha ilk sahnesinden stil kokan film adeta mart’ın çölde vahası gibiydi. Brazil’vari işyeri atmosferini hayli güzel bir görsel stille yoğuran yönetmen Frank A. Cappello harika bir film çıkarmış ortaya. Filmi sırtında taşıyan adeta “one man show” yapan Christian Slater da cabası… Her karesi beklenmedik filmin gösterimlerinin birkaç sinema ile sınırlı kalmış olması ise üzücü oldu…
Yaşlı tüfek Eastwood, bende mermi bitmez diyerek bu yılı da iki filmle şenlendirdi yine. Yaşlandıkça üretimi artıyor. Kırmızıgül gibi o da memleket sorunlarına değiniyor ama onun gibi çıkışsız bırakmıyor. En iyi filmlerinden birini eklemiş belli ki kariyerine. Çok sağlam hikayesini kendi canlandırdığı Kowalski karakteri üzerinden nefis anlatıyor, harika bir finalle de kendi çözüm önerisini getiriyor üstad… Haliyle de alkışı hak ediyor…
Mahşerin Dört Atlısı ayın korku severleri sinemaya çekelim projesinin bir ürünü. Michael Bay, belli ki kendi “Se7en”ınını sipariş etmiş. Ama olmamış, çok eğreti bir senaryo üzerine kötü oyunculuklar eklenince “bu mudur yahu” duygusu yaratıyor insanda. İncilden alınan bir miti işlemek, kıyameti getirecek atlılar imgeleriyle kağıt üzerine hoş dursa da pelikülde hesaplar tutmuyor. Herşeyin sebebini görünce gülmemek zor, hele finalde babanın oğlunun başını okşayıp her şey düzelecek demesi içler acısı…
Hala vizyona girip girmeyeceği belli olmayan “Cadillac Records”la siyahların müziğiyle bir akşam geçireyim dedim. Başladı Muddy Waters’la nefis müzikler ama hep bir şey eksikti sanki. Kadro sağlam, Adrian Brody role pek oturmamış ama kral Elvis öncesi blues’un heyecan yarattığı dönemi göstermesi ilgiye değer. Hikayesini bolca karakter üzerinden iyi anlatıyor olsa da, “Beni Orada Arama” sonrası sanki biraz yavan kalıyor sanki. Çok bilindik, alışıldık duruyor…
U2 sonunda Türkiye’de ibaresi de hayli hoştu. Gerçek olmasa da inanmak da güzeldi. Geldiler seyirciye dokunup gittiler. İlk kez denenen 3 boyutlu konser deneyimi bundan sonra standart olsa çok hoş olacak. 3 şehirle sınırlı kalması biraz sinir bozucu olsa da güzel bir deneyim oldu… Devamı gelirse farklı bir Pazar yaratacağı kesin ki mutlak devamı gelmeli… Sinemanın korsanın önüne geçmek için 3-D’yi daha fazla kullanacağı da daha emekleme döneminde kendini belli ediyor…
Vizyonda görme fırsatı bulamadığım “Son Cellat” ekran karşısında sabrımda denedi sanki. Kadir İnanır’ın oyunculuğu hayli yapaydı, yakışmıyordu ustaya. Atilla Saral başta olmak üzere filmin dublajlı olması da hayli komik duruyordu. Hangi zamanda geçer, neyi anlatır, neyi anlatmak ister belli değil… İlk çıkışında Savcı üzerinde durmak ister gibi görünse de, sonradan arabacıyı anlatmaya kalkışıyor, sonrası mı “Cellat” olma hali aradan kafayı uzatıp “cee” yapıp dil uzatıyor… Boşa geçen zaman yüzünden adam asmaca oynamaya dönüşüyor cellatlık hali… Hesabı kitabı pek iyi yapılmamış bolca eksiğe sahip bir yamalı bohça olarak kalıyor Son Cellat…
Bu sezonun ilk yerlisi “Avanak Kuzenler”de rafları şenlendiren yerlilerden… Haddini bilen, suya sabuna dokunmadan kendini izlettiren sıradan bir film olmuş. Temel çıkış noktası sağlammış aslında ama çok basit olsun, herkese hitap etsin demişler belli ki. Alp Kırşan’ın Çılgın Dershanedeki rolü burada da devam etmeseymiş daha iyi olurmuş… Recep İvedik’te de sırıtan Fatma Toptaş’ın oyunculuğu yine yerlerde sürünüyor. Eldeki malzeme Üç kafadar filmi için ideal olsa da, yan rolleri iyi yaratıp izlenir bir vasat yaratmışlar…
“Yüksek Tansiyon”la yüksek gerilim yaratan Alexandre Aja’nın, kamerasını “Aynalar”a çevirdiği Amerika’da ki ikinci filmi de dvdsi çıkanlardan… Sen iyi bir adım atıp, kendi filmini yarat hemde övgüler karşılan, sonra git Amerika’da tekrar çevrimlerle uğraş olacak şey değil. Uzakdoğu yenilemesi “Aynalar” elbette orjinalinin etkisini yaratmıyor. Bir kere Kiefer Sutherland’ın hali sakat. 24’ten bu yana adam elde silah koşuşturup polisçilik oynuyor. Ne bir gerilim hissi yaratıyor film, ne de zıplatıyor… Kendisine yakışmayan kapışma sahnesi sonrası yaşanan final güzel olmuş o kadar, gerisi boşa geçen zaman. Aja ise “Piranha” serisine 3-D katkısı yapacak ki, yetenek yeniden çevrimler harcanıyor pes doğrusu…Richard Gere ile Diane Lane üzerinden “Sevgi Fırtınası” yaratmak isteyen filmde, ekran başında ağlamak isteyen dvd meraklıları için raflarda. Bir orta yaş aşk öyküsü anlatmak istemesi iyi, roman uyarlaması olması da merakı arttırıyor ama içerik fazla klişe. Romanı da böyleyse nasıl bayıla bayıla okumuş herkes sorusunu getiriyor akla. Richard Gere’in albenisiden faydalanma ihtiyacı duyan film, aktörün kötü anını göstermeyen yıldız korumacı örneklerden. Adam gelip geçiyor, sevgilisi gözü yaşlı kalakalıyor “eee nooldu” diyorsunuz, mendil uzatmaya kalkıyor, gerek yok kalsın cevabı da farz gibi…
Reklamlar

Başka bedenlere ödenen yedi diyet

Çok karakterli öyküleriyle attığı küçük adımlardan sonra 2001’de “L’Ultimo bacio” ile adını dünyaya duyurup büyük çıkış yakalayan yönetmen Gabriele Muccino, hemen ardından bu kez “Ricordati di me” ile benzer bir öyküyü anlatmıştı izleyicisine. 2000’li yılların başları Avrupa sinemasının bitmiş evliliklere bakışlarıyla ağırlık kazanınca daha fazla ön plana çıktı ve Hollywood topraklarına attı adımını. İki filmde de, orta yaş grubunun evlilik buhranlarına değiniyor, kendi yazdığı öyküleri anlatıyordu. Bu çok karakterli öyküleri hem sade bir tarzda anlatıyor, hem de iyi bir tempo tutturarak tökezlemeden öykülerini aktarmayı başarıyordu. İnsan öyküsü anlatmayı başaran bir yönetmen Amerikan topraklarına düşerse ne olur. Elbette devam eder. “Umudunu Kaybetme” ile Will Smith ortaklığında bu kez iki kişilik bir dünya kurup anlatmıştı. Oscarlar da hayal kırıklığı ile sonuçlansa da, birçok izleyici için hala yılın işlerinden biri olarak görülen filmin ardından ikinci kez Will Smith’le çalışıyor Muccino ve ikinci kez kendi senaryosundan çıkamıyor yola.
Tuhaftır çıkış yapan yönetmenler Hollywood’a geldiklerinde kendi senaryolarını çekemiyor nedense. İyi bildikleri işe devam edemiyorlar, onlara biçilen kalıpları giymek zorunda kalıyorlar. Çoğunun yeniden çevrimlerle körelmesine ise artık alıştık bile…
Muccino, iki dizi deneyimi dışında pek adı duyulmamış Grant Nieporte’nin senaryosu ile çıkıyor yola bu kez. Kendisine biçileni uyguluyor. Kimileri için bir rakamdan fazlası olarak görünen 7 takıntısından bolca beslenen senaryo en çok bu yönüyle ilgi çekiyor. Fonda yedi yaşam olsa da, daha ilk sahneden yedinin önemi vurgulanıyor, belli ki özellikle yapılmış seçimlerle yedinin bağları da vurgulanıyor bolca. Tabii dikkatli izleyicinin fark edeceği şekilde 7’de buluşmak gibi küçük detaylarda saklanıyor bu durum.
“Tanrı dünyayı yedi günde yarattı, ben ise kendiminkini yedi saniyede mahvettim” diyor Ben Thomas. Birçok kaynakta, dini kitaplarda yedinin önemi hayli büyük… Buna kafayı takan, yedinin yaşamında çok önemli şeylerde kilit olduğuna inanan insanların sayısı da hayli fazla. Durumu örneklendirerek, her şeyi açıklıyor, çeşitli sitelerde bir araya gelerek yedi’nin bir rakamdan çok daha fazlası olduğunu açıklıyorlar.
Herşey yedi üzerinden birin varisi, Bitkilerin yedi ana türde bilinmesi, ayın yedi evresi, yer altında yedi katman olması, göğün yediye bölünmesi, notaların yedi sesi, insanın gökkuşağında yedi resmi, ülkemizin yedi bölge olması, istanbul’un yedi tepesi, güldeki yedi katman harikalığı, vakitlerin yediye bölünmesi, dünyanın yedi kıtası ve yedi harikası, cennetin yedi kapısı, insanın yedi nefsi, kabede yedi kere dönülmesi, yedi ayetlik Fatiha suresi, yedi uyurlar mağarası bu örneklerden sadece birkaçı…
Bu yedi mucizesi üzerine inşa edilen ama beklendiği kadar üstüne gidilmeyen “Yedi Yaşam” Ben Thomas’ın yedi diyet ödeme sevdası ile başlıyor. Kendisi hakkında bir şeyler anlatmayı sevmeyen, anlattığında da inandırıcı gelmeyen, Will Smith’in müthiş performansı ile uzak ve samimiyetsiz bakan bir adamın yaşadığı travma ile kendinden uzaklaşıp, başkalarından var olma çabasından oluşuyor Yedi Yaşam. Aldığı yaşamlara karşılık seçtiği insanlara yardım eden, bu yardımlar sırasında tanrıyı oynar gibi davranan Ben Thomas’ın öyküsü hayli uzun şekilde gelip geçiyor perdeden.
Belli ki bir travmaya neden olan bir şey yaşamış, hemen sonrasında şartelleri indirmiş başka bir hayata geçmiş bir adam, işinin ona sağladığı kılıfla hak eden insanları seçip onlara yardım ediyor ve hayatlarını kurtarıyor. Her şey bu şekilde anlatımda güzel dursa da, izlerken pek öyle durmuyor…
Ha bir şey oldu, ha olacak derken bunaltan bir atmosferde sıkıcı dakikalar geçmek bilmiyor. Üstelik birçok abartılı yardımlarla da inandırıcılık kayboluyor. Örneğin Ben’in Emily’nin emektar matbaa makinasını tamir etmesi gibi oldukça saçma ayrıntılar olmasa konu direk anlatılsa, zaman daha iyi kullanılabilse daha iyi olurmuş dedirtiyor insana. Daha ilk yarı bittiğinde ne olacağını aşağı yukarı tahmin eden seyircinin önüne bir-iki sürpriz çıkıyor ama onlarda pek etkili olamıyor. Will Smith’in oyunculuğu ile omzunda yükseltmeye çalıştığı film, Ben Smith’in her şeye sebep olan travmasının sebebiyle de bir parça güldürüyor. Yaşamını herkese adamasına sebep olan şey ile yardım çabası arasında bir şeyler yerine oturmuyor sanki. Ben’in başına gelen olay, genelde her şeye küsmekle sonuçlanır çoğunlukla… Hadi her şeyi kabullendi, vicdan azabı duydu diyelim o zamanda bu kadar düz bir adam olmaz. Ben Thomas adeta bir aziz, bir melek olarak resmediliyor ama filmin anlatım tarzı hayli ağır melodram olarak çizilince oda tutmuyor. Hep bir şeyler havada asılı kalıyor sanki. Hep bir şeyler eksik, yamalı bohça misali, özellikle filmin süresi ile gelen tempo sorunu adeta azap veriyor.Bir yandan umudunu kaybetme sonrasında Oscar için yola çıkılmış havası da veren filmin, bu yolda adaylık bile almaması yerinde olmuş. Zira geçip gitmek bilmeyen zamanlar sonunda kimse olamayan bir adamın öyküsü, mutluluğunu diğer bedenlere bölünerek bulma arayışı Ben Thomas’a ne kadar inandığınıza bağlı kalıyor… Kısa ve vurucu olması beklenen süprizlerin açıkladığı sahnelerde ne hissedeceğiniz de buna bağlı zaten… Özellikle müziklerin çok kötü olduğunu, sahnelerle çok uyumsuz göründüğünü de belirtmekte fayda var. Tüm bunların sonunda, geçen 123 dakikanın size vaadettiği şey vicdanınızın Ben Thomas’la ne kadar eş olduğuna bağlı hepsi bu…