‘Wim Wenders’ Kategorisi için Arşiv



Gösterim Tarihi: 29 Nisan 2011
Dağıtım: Tiglon Film
İthalat: Bir Film
Yönetmen: Wim Wenders
Süre: 106 dk
Türkçe altyazılı fragman: http://www.youtube.com/watch?v=bo3KOBbAj5M
Senarist: Wim Wenders
Oyuncular: Regina Advento, Malou Airaudo, Ruth Amarante


Tanztheater (Alm. Dans tiyatrosu) akımının öncülerinden, ‘Tanztheater Wuppertal Pina Bausch’ isimli topluluğun sanat yönetmeni ve koreografı olan, 2009 yılında hayata gözlerini yuman PINA BAUSCH için kült yönetmen WIM WENDERS’ın çektiği “PINA 3D” geçtiğimiz haftalarda İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş ve biletleri ilk günden tükenmişti. “PINA” 3 boyutlu olarak bu hafta, 29 Nisan’da vizyona giriyor.
“Buena Vista Social Club” ile Oscar adayı olan, “Paris, Teksas” filmi Altın Küre adayı olan, “Million Dolar Hotel” gibi filmleriyle kültleşen yönetmen WIM WENDERS, filmi “Tanztheater Wuppertal Pina Bausch” topluluğuyla, sanatçının yaratım hayatına arka plân oluşturan Wuppertal şehrinde çekmiş.

Wim Wenders’in Pina Bausch’un vefatından önce çekimlerine başladığı ve sanatçının ölümüyle iptal edildiği söylentileri çıkan belgesel havasındaki film, ünlü dansçının “Café Müler”, “Sacre Du Printemps”, “Vollmond” ve “Kontakthof” isimli dans eserlerinden uyarlandı.

Reklamlar
Sıradan Baba Oğul Draması…
Pazar akşamı dağıtılacak Oscar Ödüllerinde En İyi Erkek Oyuncu dalının favorilerinden Jeff Bridges’ten, Timberlake’li baba oğul dramalı “The Open Road”, adından da anlaşıldığı üzere insan dediğin yolculukta belli olur sözünün peşinden giden bir yol filmi…
Ülkemizde gösterime girmeyen 2009 tarihli film, doğrudan ev sinemasında karşımıza çıkanlardan. Dünyada da pek sinema salonu gördüğü söylenemez aslında. Dağıtımda başarısız olmuş, iki festival dolaşıp ortadan kaybolmuş filmin yönetmen koltuğunda Michael Meredith oturuyor. Senaryosunu yazdığı Açık Yol, yönetmenin ikinci filmi. 2002’de Anton Çehov’un kısa öyküsünden uyarladığı “Three Days of Rain”le sinemaya adım atan Meredith, bağımsızcıların gözüne girmiş, iki ödülle de kucaklanmıştı. Hemen ardından 2004’de Wim Wenders’le “Land of Plenty”de birlikte çalışma fırsatı bularak filmin senaryosuna imza attı. Beş yıl sonra gelen “The Open Road” izlendikten sonra uyanan duygu ise aynı kişiden mi bahsediyoruz hissi oluyor her şeyden önce…
Amerikan Futbolu yıldızı ve eğlence sektörünün önemli isimlerinden Don Meredith’in oğlu olan Michael Meredith, Wim Wenders destekli filminde kendi yaşamından izler peşinde kişisel bir filme imza atmış gibi görünüyor. Ameliyat olmak üzere olan bir annenin oğluna babanı al getir demesiyle açılan Open Road’un esas oğlanı da ünlü bir spor yıldızının oğlu. Üstelik babası ile hesaplaşamamanın derdinde hayallerini erteleyip, izinden giden kafası karışık bir adam. Beyzbol yıldızı Kyle’ın oğlu olarak anılmak yerine, beyzbol yıldızı Carlton Garret olarak anılmak uğruna yazar olma hayallerini rafa kaldıran, sırf başka bir şehirdeki takıma transfer oldu diye sevgilisinden ayrılan, babasıyla arasındaki uzaklık gibi hayata da uzak kalan oğul babanı görmeden ameliyata girmem diyen annesine verdiği sözle yola koyuluyor. İçindeki korkuyla da ayrıldığı sevgilisini de kendine yoldaş yapıyor. Ki sevgili de onu gayet iyi anlayan, daha sormadığı sorulara bakışından anlayıp cevap veren bir kadın…
İmza gününde şov sırasında bulduğu babayla iyi başlangıç yapılmıyor elbette, hemen geri dönmeli derken sıradan ve saçma bir sebeple kiralanan arabayla çıkılıyor yola… Sonrasıysa klişeler resmigeçidi gibi… Aradaki sorunun ne olduğu belli olmadığı gibi, sorunun zirveye çıktığı ya da çözüldüğü bir ana da ortak etmiyor izleyicisini Meredith, bazı yerlerin üstünden geçmeyi pek açmamayı tercih ediyor. Bu da filmin sonu oluyor zaten…
Jeff Bridges’ın konservatif oyunculukla geçiştirdiği filmde, Justin Timberlake’in yaptığı ise ortalığa şaşkın ve kızgın bakınmak sadece. Aralarındaki kimyada tutmayınca künyeden de darbe yiyen filmin tek olumlu yanıysa sevgili rolündeki Kate Mara oluyor. 24 dizisinin beşinci gününde dikkatleri çeken, peşi sıra “Shooter” ve “Transsiberian”la yükselişe geçen 83 doğumlu, yıldız olma yolunda ilerleyen oyuncu filmi de parlatan tek unsur olarak göze çarpıyor.
Bağımsızlardan aldığı destekle sinemaya iyi bir adım atan, Wim Wenders’in de desteğini arkasına alan Michael Meredith babasıyla yaşadığı iletişimsizlik sorunlarını resmetmeye çalışsa da sıradan bir filmle boş atış yapıyor…

Her Küçük Öykü Bir Ölüm

1984’te Paris, Texas ile dünyaya adını duyuran Alman Sineması Üstadı Wim Wenders filmografisinin en kötü filmi sayılabilecek “Palermo’da Yüzleşme”de hem kariyerinin özetini yapıyor hem de yaşı gereği yaklaştığı Ölüm korkusu ile yüzleşmeyi deniyor.

Wenders’in meşhur yol filmleri temasını da içine kattığı filmin başrol karakteri de diğer filmlerdeki karakterlere benzer sorunlarla boğuşuyor. Fotoğrafçı Finn, kariyerinde çıkışsızlığın içinde buluyor kendini… Kah yattığı yatak küçük geliyor, kah kayboluyor… Yaptığı çekimlerden de hoşnut değil. Ki değiştirmek istediğinde Palermo‘da buluyor kendini. Kendisini oynayan Milla Jovovich’i hamile olarak görmek, moda çekimlerini izlemek ayrı bir hoşluk. İlk çekimlerin beğenilmemesi üzerine, olmamışlığı ortadan kaldırmak adına Palermo’ya gidiş ise Wenders’in yol filmleri temasına eklenen yeni halka.

Finn’in bir gece araba sürerken, bir kaza anını çekmesiyle başlıyor her şey. Zaten kaybolmuş olan karakterimiz yanlışlıkla Ölüm’ün resmini çekiyor. Arkadaşlarının bürosunun evinde olmasına bile söz ettiği ortamda, ölümü fotoğraflamak, Finn’in varolan kaybolmuşluğunun üstüne tuz biber ekiyor. Fotoğraflama anından sonra, Finn’in peşine takılan ölüm sürekli oklarını fırlatıyor. Yeni sanrılar ekliyor… Finn’in sokaklarda elinde fotoğraf makinası, kulağında enfes şarkılarla dolaşması da adeta yönetmenin kendini tasviri gibi.

Tüm Wenders filmlerinden ayrılan özelliği, olabildiğince basit olması. Her şeyin çok basit anlatılması… Yani Wenders’ten böyle bir film izlemek geride kalan filmlerinden sonra iyice azap verici. Kısa kariyer özetini gözden geçirmek dışında, bu hatırlatmayı yaratması dışında yeni bir şey yaratmayan film, özellikle ikinci bölümde daha da sıradanlaşıyor. Bir üstadın kendi istediği filmi çekmişliği de her kareden fırlıyor sürekli…

Palermo’ya gelişle, Finn’in sokaklarda dolaşmasıyla başlayanların sonu ortak duyguları yaşadığı bir kadını bulması, onun üzerinde çalıştığı, restorasyonunu yapmaya uğraştığı resimdeki okların da sanrılarıyla örtüşmesi ile her şey daha da anlaşılır hale geliyor. Flavia’nın inanmasıyla ölümden kaçış yeni bir yolculuğu daha getiriyor.

İkinci yarının başlarında, Finn’in Palermo’da başka bir fotoğrafçıyla tanıştığında geçen diyaloglarla iyice ağırlık kazanan “Ölüm” duygusu tamamen filme yayılıyor. Her sahne Ölüm üzerine gelişiyor. Kadının Palermo’da Ölümün fotoğrafını çekmesi, onları hatırlamaktır demesi gibi diyaloglarla başlayan, oklarla ilerleyen kovalamacanın arasında dijital’e karşı geçirme eylemi de söz konusu…

Ölüm’le hesaplaşmanın, yatağa sığmamak, kaybolmak olarak kodlandığı, hayli tuhaf ışıklandırmalar ve garip sahnelerle yüzleşme sahnesi de Wenders’ten beklenmeyecek hareketler. Diyalogların da üzerine tuz biber eklediğini belirtmeli. Flavia ile büyükannesinin evine gidiş, orda bir odadan girerek Ölümle karşılaşması başladığında, beklenen finalde gelemiyor. Ölüm’ün oradan oraya koşturan Finn’e ben istemeden çıkışı bulamazsın demesi gibi tuhaflıklar, bu yüzleşmenin kütüphane ortamında olması, sahnelerin “Gül’ün Adı” filmindeki gibi labirent halinde oluşu gibi bilindik ve olağanlığı da sıkıcı. Yine de bariz görünen bir diğer nokta, en kolay izlenebilir Wenders filmi olması ve izleyiciyi sıkmaması… Bu durum yeni başlayanlar için avantaj, elbette Wenders sineması için iyi bir başlangıç değil ama kariyerinin kısa özeti niteliğinde olması durumu kurtarmakta…Sonuç olarak, Wenders yarattığı fotoğrafçının bedeninde kulağında güzel müziklerle sokakları arşınlıyor, bol bol Ölüm tarafından kovalanıyor ve durumla yüzleşiyor. Henüz ölmediğini, iyi filmlerle bizi yaşatması gerektiğini bir an önce hatırlayıp, bu durumla yüzleşse daha iyi olacak.