‘Will Smith’ Kategorisi için Arşiv

Başka bedenlere ödenen yedi diyet

Çok karakterli öyküleriyle attığı küçük adımlardan sonra 2001’de “L’Ultimo bacio” ile adını dünyaya duyurup büyük çıkış yakalayan yönetmen Gabriele Muccino, hemen ardından bu kez “Ricordati di me” ile benzer bir öyküyü anlatmıştı izleyicisine. 2000’li yılların başları Avrupa sinemasının bitmiş evliliklere bakışlarıyla ağırlık kazanınca daha fazla ön plana çıktı ve Hollywood topraklarına attı adımını. İki filmde de, orta yaş grubunun evlilik buhranlarına değiniyor, kendi yazdığı öyküleri anlatıyordu. Bu çok karakterli öyküleri hem sade bir tarzda anlatıyor, hem de iyi bir tempo tutturarak tökezlemeden öykülerini aktarmayı başarıyordu. İnsan öyküsü anlatmayı başaran bir yönetmen Amerikan topraklarına düşerse ne olur. Elbette devam eder. “Umudunu Kaybetme” ile Will Smith ortaklığında bu kez iki kişilik bir dünya kurup anlatmıştı. Oscarlar da hayal kırıklığı ile sonuçlansa da, birçok izleyici için hala yılın işlerinden biri olarak görülen filmin ardından ikinci kez Will Smith’le çalışıyor Muccino ve ikinci kez kendi senaryosundan çıkamıyor yola.
Tuhaftır çıkış yapan yönetmenler Hollywood’a geldiklerinde kendi senaryolarını çekemiyor nedense. İyi bildikleri işe devam edemiyorlar, onlara biçilen kalıpları giymek zorunda kalıyorlar. Çoğunun yeniden çevrimlerle körelmesine ise artık alıştık bile…
Muccino, iki dizi deneyimi dışında pek adı duyulmamış Grant Nieporte’nin senaryosu ile çıkıyor yola bu kez. Kendisine biçileni uyguluyor. Kimileri için bir rakamdan fazlası olarak görünen 7 takıntısından bolca beslenen senaryo en çok bu yönüyle ilgi çekiyor. Fonda yedi yaşam olsa da, daha ilk sahneden yedinin önemi vurgulanıyor, belli ki özellikle yapılmış seçimlerle yedinin bağları da vurgulanıyor bolca. Tabii dikkatli izleyicinin fark edeceği şekilde 7’de buluşmak gibi küçük detaylarda saklanıyor bu durum.
“Tanrı dünyayı yedi günde yarattı, ben ise kendiminkini yedi saniyede mahvettim” diyor Ben Thomas. Birçok kaynakta, dini kitaplarda yedinin önemi hayli büyük… Buna kafayı takan, yedinin yaşamında çok önemli şeylerde kilit olduğuna inanan insanların sayısı da hayli fazla. Durumu örneklendirerek, her şeyi açıklıyor, çeşitli sitelerde bir araya gelerek yedi’nin bir rakamdan çok daha fazlası olduğunu açıklıyorlar.
Herşey yedi üzerinden birin varisi, Bitkilerin yedi ana türde bilinmesi, ayın yedi evresi, yer altında yedi katman olması, göğün yediye bölünmesi, notaların yedi sesi, insanın gökkuşağında yedi resmi, ülkemizin yedi bölge olması, istanbul’un yedi tepesi, güldeki yedi katman harikalığı, vakitlerin yediye bölünmesi, dünyanın yedi kıtası ve yedi harikası, cennetin yedi kapısı, insanın yedi nefsi, kabede yedi kere dönülmesi, yedi ayetlik Fatiha suresi, yedi uyurlar mağarası bu örneklerden sadece birkaçı…
Bu yedi mucizesi üzerine inşa edilen ama beklendiği kadar üstüne gidilmeyen “Yedi Yaşam” Ben Thomas’ın yedi diyet ödeme sevdası ile başlıyor. Kendisi hakkında bir şeyler anlatmayı sevmeyen, anlattığında da inandırıcı gelmeyen, Will Smith’in müthiş performansı ile uzak ve samimiyetsiz bakan bir adamın yaşadığı travma ile kendinden uzaklaşıp, başkalarından var olma çabasından oluşuyor Yedi Yaşam. Aldığı yaşamlara karşılık seçtiği insanlara yardım eden, bu yardımlar sırasında tanrıyı oynar gibi davranan Ben Thomas’ın öyküsü hayli uzun şekilde gelip geçiyor perdeden.
Belli ki bir travmaya neden olan bir şey yaşamış, hemen sonrasında şartelleri indirmiş başka bir hayata geçmiş bir adam, işinin ona sağladığı kılıfla hak eden insanları seçip onlara yardım ediyor ve hayatlarını kurtarıyor. Her şey bu şekilde anlatımda güzel dursa da, izlerken pek öyle durmuyor…
Ha bir şey oldu, ha olacak derken bunaltan bir atmosferde sıkıcı dakikalar geçmek bilmiyor. Üstelik birçok abartılı yardımlarla da inandırıcılık kayboluyor. Örneğin Ben’in Emily’nin emektar matbaa makinasını tamir etmesi gibi oldukça saçma ayrıntılar olmasa konu direk anlatılsa, zaman daha iyi kullanılabilse daha iyi olurmuş dedirtiyor insana. Daha ilk yarı bittiğinde ne olacağını aşağı yukarı tahmin eden seyircinin önüne bir-iki sürpriz çıkıyor ama onlarda pek etkili olamıyor. Will Smith’in oyunculuğu ile omzunda yükseltmeye çalıştığı film, Ben Smith’in her şeye sebep olan travmasının sebebiyle de bir parça güldürüyor. Yaşamını herkese adamasına sebep olan şey ile yardım çabası arasında bir şeyler yerine oturmuyor sanki. Ben’in başına gelen olay, genelde her şeye küsmekle sonuçlanır çoğunlukla… Hadi her şeyi kabullendi, vicdan azabı duydu diyelim o zamanda bu kadar düz bir adam olmaz. Ben Thomas adeta bir aziz, bir melek olarak resmediliyor ama filmin anlatım tarzı hayli ağır melodram olarak çizilince oda tutmuyor. Hep bir şeyler havada asılı kalıyor sanki. Hep bir şeyler eksik, yamalı bohça misali, özellikle filmin süresi ile gelen tempo sorunu adeta azap veriyor.Bir yandan umudunu kaybetme sonrasında Oscar için yola çıkılmış havası da veren filmin, bu yolda adaylık bile almaması yerinde olmuş. Zira geçip gitmek bilmeyen zamanlar sonunda kimse olamayan bir adamın öyküsü, mutluluğunu diğer bedenlere bölünerek bulma arayışı Ben Thomas’a ne kadar inandığınıza bağlı kalıyor… Kısa ve vurucu olması beklenen süprizlerin açıkladığı sahnelerde ne hissedeceğiniz de buna bağlı zaten… Özellikle müziklerin çok kötü olduğunu, sahnelerle çok uyumsuz göründüğünü de belirtmekte fayda var. Tüm bunların sonunda, geçen 123 dakikanın size vaadettiği şey vicdanınızın Ben Thomas’la ne kadar eş olduğuna bağlı hepsi bu…

Hancock

Yayınlandı: Ekim 12, 2008 / Charlize Theron, Hancock, Kritik, Peter Berg, Will Smith
Raydan çıkan bir öykü!
Kahramanlar vardır… süper kahramanlar vardır… ve bir de Hancock vardır. Büyük güçle birlikte büyük sorumluluklar da gelir -bunu herkes bilir- tabi Hancock dışında herkes. Sinirli, uyuşmaz, alaycı ve yanlış anlaşılan Hancock.
İyi niyetli kahramanlar işlerini yapıp sayısız insanı kurtarabilirler, ama her zaman arkalarında insanı hayrete düşürecek kadar hasar bırakırlar. Halk artık bu durumdan usanmıştır. Yerel kahramanlarına minnettar olmakla birlike, Los Angeles’in iyi vatandaşları bu adamı haketmek için ne yaptıklarını merak ederler. Kimseyi umursamayan Hancock, her şeyi lehine çevirmek için hayatını kurtardığı Halkla İlişkiler uzmanı ile giriştiği ortaklığa bel bağlar.
Yakın zamanda gösterime girmiş “My super ex-girlfriend” (Eski Süper Sevgilim) ile benzer yapıda olduğunu tahmin eden seyirci için güzel bir seyirlik edasında başlayan ilk yarısı boyunca da bunu başaran bir film Hancock. Süper kahramanların görmediğiniz yüzleri, doğal halleri şeklinde kurulan yapı elbette komedi konusunda hayli otomatik fikirleri beraberinde getiriyor. Çok yaratıcı olmaya da gerek yok. “Eski Süper Sevgilim”in açtığı yoldan rahatça gidiliyor ilk başlarda. Hancock kimseyi takmayan, kendi derdinde olan, ayyaş bir süper kahraman portresini de başarı ile çiziyor zaten. Halka İlişkiler Uzmanı Ray karakterinin de iyi çizilmesiyle ilk yarı boyunca keyifle izlenen bir film yaratılmış oluyor.
Daha ilk sahneden çocuklarla bile kavgalı, elinde şişe bankta yatan süper kahramanı görerek yıkık olduğuna şahit olduğumuz Hancock ilk olarak küçük bir velet “asshole” sözünü duyarak başlıyor maceralarına. Bu sahnenin yardımıyla yıkılmış dökülmüş bu kahramanı izleyip bolca güleceğimiz izlenimine kapılmakla, heyecan sosuyla albenisini yükseltmiş oluyor. Sahnelerle eski süper sevgilim benzeri bir süper kahraman parodisi de özlenen bir tad olarak ön plana çıkıyor. Ama özlenen olarak kalacağını ufak ufak da hissettiriyor film.
İlk yarı boyunca hayli parlak sahnelerle karşılaşmak da olası… Sinirlendiği insanların kafasını sokmak istediği yerle ilgili diyaloglar hem komik, hem de bir iki tekrardan sonra gerçekleşmesi hayli eğlenceli. Bir süper kahramanın doğal hallerinin yaratacağı eğlence konusunda güzel detaylar mevcut. Son Halloween filmindeki küçük Michael Myers’ı canladırdan oyuncunun, yine Michael adı ile sorun çıkaran çocuk olması, Hancock’un onu havaya fırlatması da oldukça hoş bir detay.
Halka İlişkiler uzmanı Ray üzerine o kadar odaklandıktan sonra, bir anda elinin tersiyle itip, Hancock üzerine bir aşk filmine dönüşmesi tam bir komedi ve beceriksizlik örneği.
İlk senaryonun, süper kahramanların beceriksizliği üzerine olması kesinlikle doğru bir tercihmiş. Ama sonrası tam bir felaket oluyor. Bu kadar öykü örüldükten sonra onu elinin tersiyle itmiş olmak, filmin tüm etkisini zayıflatıyor. Bu anlamda da hayli saçma ve uyumsuz, inandırıcılıktan uzak (sözde) bir çiftin üzerine yaratılmaya çalışan bir mitle gitmeye çalışmak da çıkmaz bir yola girmekle aynı oluyor.
Bir anda ortaya çıkan, ucu 80 yıl önceki ırk ayrımına kadar giden, hayli basit ve inandırıcılıktan uzak aşk öyküsü devreye girdiğinde filmin tüm dokusu da ölmüş oluyor. Adeta izleyicide aradan sonra başka filme mi girdim acaba sorgusu yaratan bu ayrım tüm eğlenceyi de alıp götürüyor. Büyük aşk öyküsü yaratma uğraşında bir sürü klişe de kullanılıyor. Hafıza kaybı başta olmak üzere, bol sulu adeta yağmur soslu “birlikte güçsüzüz, ayrıyken ölümsüzüz” yargılı sahne ise her şeyin berbat edildiği bir final yaparak biten bir süper kahraman filmi oluveriyor Hancock.
Oysa yönetmen Peter Berg, eline aldığı senaryoyu ince işleyerek güzel bir final yapma konusundaki referansını 1998 tarihli ilk filmi “Very Bad Things” ile vermişti. Senaryosunu da yazdığı kara filmle hatırı sayılır bir ilgi çekmişti. Bu kez ipleri neden eline almamış anlamak zor doğrusu.


Garip bir senarist ikilisinin imzasına çıkıyor fatura elbette. Senaristlik konusunda pek tecrübesi olmayan Vincent Ngo, henüz ikinci uzun metraj senaryosuna imza atmış genç bir isim. Vince Gilligan ise kült dizi “The X Files”a 30 bölüm yazarak rüştünü ispatlamış bir isim. Genelde tv dizileri ağırlıklı çalışan Gilligan bu garip senaryonun sorumlusu olarak öne çıkıyor.
Will Smith son dönemde özellikle “I Robot”dan itibaren afişinde tek başına yer aldığı filmler serisine hızla devam ediyor. I Am Legend’dan sonra üçüncü kez afişin tamamını süslüyerek dünyayı kurtarmaya soyunuyor. “Bad Boys” filmi başta olmak üzere komedi ile aksiyon birleşimi filmlerdeki başarısı herkesçe bilinen Smith, burada da üzerine düşeni yapıyor elbette. Yönetmen Berg’in Kingdom’dan sonra ikinci kez çalıştığı Jason Bateman’da senaryonun izin verdiği ölçüde elinden geleni yapıyor. Will Smith ile yaratılmak istenen ölümsüz aşk mitinin kahramanı konumundaki Charlize Theron ise tam bir facia. Hiçbir inandırıcılığı olamıyor. Siyah adamla, beyaz kadının klişe aşkı hiç inandırıcı olamıyor. Daha ilk karşılaştıkları sahneden itibaren Theron’un sürekli tedirgin bakışlarına yapılan yakın plan çekimleri ise tam bir komediye dönüşüveriyor. Yani tipik bir senaryo kötüyse oyuncular ne yapsın durumu hakim filmde genel olarak.
Aslında bütününe bakıldığında gereksiz bir başlangıçta girilen ilk yarı ayrı bir film, ikinci yarı ise ayrı bir film oluveriyor, Charlize Theron’un Hancock’u ilk gördüğü sahnede yüzündeki endişe, filmin sonunda izleyenin yüzünde oluşuyor…