‘Vin Diesel’ Kategorisi için Arşiv


En Baştan ve Tam Gaz: Hızlı ve Öfkeli 5 Başlıyor

Bu serinin kalıcı gücü, ilgiyi sürdürme becerisinden ve unutulmaz karakterlerden, göz alıcı aksiyondan ve çekici öykülerinden oluşan bir karışımla beklentiyi arttırmasından kaynaklanıyor. İlk filmin 2001’deki ezici başarısının ardından, dışlanmış polis Brian O’Conner, 2003 tarihli Daha Hızlı Daha Öfkeli filminde yeni bir yarışçı ekibiyle ortaklık kurdu. 2006 tarihli Hızlı ve Öfkeli: Tokyo Yarışı’ndaki genç ve umut vaat eden oyuncular hedefi vurdular ve her iki film de dünya çapında büyük gişe başarısı elde etti. Ama bu küresel fenomenin ardındaki isim olan yapımcı Neal Moritz, seri gelişmeye devam edecekse sonraki bölümün köklerine geri dönmesi ve eski suçluyla, eski polisin parçalanmış yer altı dünyalarına dalması gerektiğini biliyordu. Kanunun zıt kutuplarındaki bu iki rakip, yarış tutkusunu… ve birbirlerine duydukları gönülsüz saygıyı paylaşıyorlar.

Vin Diesel, Paul Walker, Michelle Rodriguez ve Jordana Brewster’ın beyaz perde birlikteliği inanılmaz bir izleyici tepkisiyle birleşti ve dünya çapında 350 milyon dolarlık rekor bir hafta sonu açılış cirosu yaptı. 3 Nisan 2009’da ülke içinde gösterime giren film, stüdyoya rekor bir “tatil harici” hafta sonu açılış gişesi getirdi ve o hafta sonuyla film tarihinin en yüksek cirosu yapan filmi oldu. Bu rekorlar gösterdi ki serinin kalbi her şeyin başladığı yerde yatıyordu: Dom Toretto, Brian O’Conner ve onların geniş aileleriyle yakın dostlarında.

Geniş bir gişe hiti listesine sahip deneyimli yapımcı Moritz, parmağını her zaman için pop kültürün nabzında ve Hızlı ve Öfkeli’de yapımcı olarak da görev alıp seriyi güçlendiren Diesel’in üstünde tuttu. İzleyici modern kovboylara doyamadı ve fanatiklerin filme verdikleri tepki de seride bir bölümü daha garanti altına aldı.

Moritz şöyle söylüyor: “Hızlı ve Öfkeli’nin ve şimdi de Hızlı ve Öfkeli 5’ın gücü çok belirgin bir ahlak ve etik yasasına uygun yaşayan bu adamlardan ibarettir – kanunun ister bu yanında isterse de diğer yanında olsunlar. Dom’un kendi yasası var, Brian’ın kendi yasası var ve hatta Dwayne Johnson’ın canlandırdığı en yeni karakterimiz Hobbs’un bile kendi yasası var. Bu yasaların kesişip birbirleriyle ihtilafa düşmesi  – ki bu defalarca oluyor – filmin aksiyonuna büyük bir gerilim katıyor. Bu ikisinin kıvılcımlanmasını görmek harika bir şey.”
Diesel seriyi 10 yıldan uzun süredir canlı tutan fanatik çılgınlığı hakkında duygularını ifade ediyor: “Bizimki gibi kapışma filmlerinin çoğu aileyle ilgili değil. özellikle söylemek gerekirse uyumsuz ve dışlanmışların aileleriyle ilgili değil. Bunu Hızlı ve Öfkeli’de gördük ve bu durum, Hızlı ve Öfkeli 5’de bile doğruluğunu koruyor. Seride var olan bir kardeşlik var ve bu kardeşlik, izleyiciye gerçek bir yolla konuşuyor. İzleyici güvenebileceği insanlarla birlikte bu ailenin bir parçası olmak istiyor… Dom ve ekibi gibi.”

Sabırsız hayranlar başka bir öyküye ve bu öykünün bilinmesine hazırdı. Walker Hızlı ve Öfkel’nin fanatikleri tarafından yaratılan heyecanı hatırlıyor: “Hızlı ve Öfkeli çıktığında ve çok iyi kabul gördüğünde  beşincisinin geleceğini anladık. Normalde hayranlardan ‘Sonraki filme ne zaman başlayacaksın?’ türünden şeyler duyarım. Ama bu defaki normal bir ifadeden fazlaydı.”

Sıra Hızlı ve Öfkeli 5’e geldiğinde seriye yapımcı olarak dönen Moritz ve Diesel, serideki yeni bölümün satış tekeline büyük katkı sağlayacağını biliyorlardı. Önceki iki Hızlı ve Öfkeli  bölümünde karaktere bağlı öyküyü ve heyecan verici aksiyonu eritmesi sayesinde rüştünü ispatlayan yönetmen Lin’e gittiler. Lin izleyicilerin “gittim, izledim” iştahını kapatacak herhangi bir şüpheyi giderecek tek yönetmendi.

Film bölümünde öğrenciyken izlediği Hızlı ve Öfkeli’ye o günden beri hayran olan yönetmen, istediği şeyi tam olarak anladı. Ağızları açık bırakacak aksiyonun çok güzel bir oyuncu seçimiyle eşleştirilmesi tam on ikiden isabet olacaktı. Lin şöyle anlatıyor: “Bu serinin gidebileceği daha birçok alanın olduğunu düşündüm. Stüdyonun aynı şeyi defalarca döndürmeyi istememesini takdir ediyorum. Seri bunun sayesinde büyüyebildi, evrildi ve olgunlaştı. Bu nedenden ötürü geri döndüm. Çekirdek tema aileyle ilgili. Dördüncü bölüm ailenin fedakârlık unsurlarını keşfetti. Sonraki bölümün özgürlük ve aileyle ilgili olduğunu kavradığım anda niye dönmek istediğimi net olarak fark ettim.”

Lin serideki üçüncü filmi yönetecekse hayranların beklentilerinin büyük olacağını biliyordu. Lin anlatıyor: “Bu bölümdeki aksiyon önceki iki bölümün toplamından fazla. Bu filmde yaklaşık altı aksiyon parçası var. Sadece araba takibi yok. Yaya takipler ve bir de soygun var. Yani tıka basa dolu.” Yönetmen aksiyona aç bir izleyiciyi doyurmak için her şeyin daha büyük olmasını gerektiğini anladı. Ama hiçbir aksiyon sahnesi kahramanlarımızın firardayken aileyi koruma mücadelesinde olduklarını anlatan harika bir öykü olmadan anlamlı olmayacaktı. Lin serideki bir diğer sabit isim olan senaryo yazarı Chris Morgan’la işbirliği yaparak ortak görüşlerinin senaryoya yansımasını sağladı.

Hızlı ve Öfkeli 5’in geliştirilmesi ışık hızında oldu. Wanted, Hızlı ve Öfkeli ve Hızlı ve Öfkeli: Tokyo Yarışı gibi aksiyon dolu gişe bombalarının senaryolarıyla kendisini aksiyon dramlarının aranılan senaristi yapan Morgan bir kez daha geri geliyordu. Bu türün hayranı olan Morgan, önceki çabalarını aşacak bir eser yaratılacağına dair yönetmen Lin’in garantisi oldu. Morgan şöyle diyor: “Benim açımdan bu serideki beri bölüm öncekinin gelişmiş hâlidir ve her biri daha da büyümektedir. İyi bir karakter güdülü öyküyü yeniden ziyaret etmek her zaman için bir ayrıcalıktır. Bu seri sokak yarışlarından ve hızlı arabalardan daha fazladır. Gerçek konusu büyük bir aile ve yarış topluluğudur.”

Morgan ve yönetmen işbirlikçi bir çalışma tarzına sahipler ve önceki Hızlı ve Öfkeli  filmlerinin geliştirilmesinde ve filme alınmasında kendilerine özgü bir stenografi geliştirdiler. Morgan şöyle açıklıyor: “Hızlı ve Öfkeli 5’te yaptığımız şekilde yapıma dalmak herkesi akıllı olmaya zorluyor. Justin ve ben öykü noktalarına farklı açılardan geldik ama birlikte oturup öykü hakkında konuştuğumuzda odanın içinde bir şey oluyor ve her defasında ikimizin de bayıldığı bir yola giriyoruz.”

Daha fazla kardeşlik birleştirme düşüncesi Hızlı ve Öfkeli’nin yapın öncesi aşamasından beri akıllardaydı ama öykünün gidişatı Dom ve Brian’a ve onların hayatlarındaki kadınlara daha çok odaklanmaya başlayınca sonunda rafa kaldırıldı. Ancak konu zayıfladı ve ekip de filmin 2009’daki rekor kıran yayınından sonra bu fikre geri döndü. Moritz şöyle konuşuyor: “Herkesi geri getirme düşüncesi dördüncüyü yaptığımızda aklımızın bir köşesindeydi. Hızlı ve Öfkeli’nin Vin, Paul, Jordana ve Michelle karışımını gördüğümüzde hep bir ağızdan ‘Vay canına.’ dedik.  Seri boyunca her bir karakterin öykülenmiş bir geçmişi var bu nedenle şu soru ortaya çıktı: ‘Hepsini geri getirsek ne olur?’”

Diesel, Dom-Brian kıvılcımının kolaylıkla başka bir bölümde daha oynayabileceğini her zaman için gördü: “Öyküye özellikle devam etmek istedim ve onu her zaman için Hızlı ve Öfkeli, Hızlı & Öfkeli ile başlayan üç öykü olarak gördüm. Bu bölümün amacı serideki farklı karakterleri getirmek ve hepsini bir araya koyarak çok eğlenmekti.”

Reklamlar

Gezegeni kurtar! Çocukları kurtar!
1978’de henüz 11 yaşında iken oyunculuğa başlayan Mathieu Kassovitz, 1990-92 arasında biri ödüllü 3 kısa filmle başladığı yönetmenlik alıştırmasını, ilk uzun metrajı Métisse (1993) ile Paris Film Festivalinde iki ödül alarak yapmış oldu. 1995 yılında ise “La Haine” ile başta Fransa olmak üzere tüm Avrupa’yı sallayarak kendini kanıtlarken, saygın yönetmenler kulübü adaylarından biri olarak anılmaya başladı. Dile kolay, siyah-beyaz çektiği filmde, Fransa’nın varoşlarında yaşananların röntgenini çekmiş bir başyapıt ortaya çıkarmıştı, hem de sessiz sedasız. Filmin başta Cannes film festivalinden En İyi Yönetmen dahil 8 ödül alması da bu çıkışın zirve noktası oldu.
Herşeye rağmen Mathieu Kassovitz’i sinemaseverlere hatırlatmak için “Amelie”nin sevgilisini oynayan çocuk demek gerekiyor. “La Haine” sonrası 92’de çektiği kısa filmi “Assassin(s)”i uzun metraja çevirdiği suç draması ile küçük çaplı düşüş yaşayan yönetmenlik kariyeri popüler sinema örnekleri ile devam etti. Yine bir roman uyarlaması olan Kızıl Nehirler ve görece başarısız bulunan korku filmi “Gothika” ile yönetmenliğe 5 yıllık bir ara verdi.
Yönetmenliğe verdiği arada ise usta yönetmenlerin filmlerinde oyuncu olarak bulunma şansı elde etti. Steven Spielberg, Luc Besson ve Costa Govras’ın filmlerinde oynadıktan sonra Kassovitz yönetmenliğe bir roman uyarlaması ile döndü.
Maurice Dantec’in “Babylon Babies” adlı romanını 2002 yılında okuyan Kassovitz “Geleceği anlatan romanları hep bilimkurguya tercih etmişimdir. “Babylon Babies”in gelecekte geçen harika bir macera romanı olduğu kabul edilir. Ben de bu yüzden okumuştum. Bitirmek birkaç gecemi almıştı. Kendi kendime bunun harika bir film olabileceğini düşünmüştüm. 500 milyon Euro bütçeyle çekilen, altı saat uzunluğunda bir film! “ diyerek görüşlerini belirtiyor.
Herkesçe uyarlanamaz damgası yiyen roman konusunda iddalı bir açıklama yapan Kassovitz, “Babylon Babies”in uyarlanamayacağı söylendiği için bu, ilginç bir meydan okumaydı. Benim işim, kitaptan aldıklarımı aktarmaktı. En zor kısmı ise 600 sayfalık kitabı 90 dakikaya sıkıştırmaktı. Daha en başında bazı yerleri kestik. Bu da filmin isminin neden “Babylon A.D.” olarak değiştiğini açıklıyor.” diyerek daha en baştan meydan okumasının sonuçlarını da aktarmış oluyor.
Yönetmenin de açıkladığı gibi romanın birebir beyazperdeye aktarımı söz konusu değil. Romanın Kassovitz tarafından yorumlanmış haliyle karşı karşıyayız. Yazarın da bu konuda Son derece açık fikirli olması “Eserimi al ve nasıl istiyorsan öyle yap. Hakları sana devretmeyi kabul ettim, çünkü bakış açını ve filmlerini seviyorum. Sana sonuna kadar güveniyorum” demesi daha büyük bir serbestlik sağlamış olsa gerek.
Bir roman uyarlamasından, kitaptan esinlenmeye dönüşen Babil M.S., iyi repliklerle bezeli sağlam bir açılış yapıyor. Kahramanımız Toorop’u kısa zamanda az ve öz olarak tanıtmış oluyor böylece. Ama arkasından gelen jenerik tam tersi şekilde felaket. Rap müzik eşliğinde sokakta isyankar dolaşmak artık çok klişe ve sıradan…
Çok zaman kaybetmeden uzun metne rağmen hemen öykü kuruluyor. İlk anlarda yaşanan aksiyonlardan sonra Toorop, kaçakçı Gorsky’den aldığı iş teklifini değerlendirerek filmin gideceği yolu da açmış oluyor. Gorsky rolünde Gerard Deperdau son derece sevimli duruyor. Söz konusu teklif Moğolistan’daki paketi Amerika’ya getirmek… Bunun için de “Hiçbir şeye karışma ve daima işi bitir. Kimseye güvenme.” sözlerini hayatının kuralı yapan Toorop seçiliyor. Ama ilginçtir; bir helikoptere dev bir mıknatısla arabanın içinde Moğolistan’a gidilebiliyorsa neden aynı yolla paket taşınmıyor anlamak mümkün değil. Daha en başından bu basit mantık hatası ile zarar görmüş oluyor film.

Toorop karşısında bir değil, iki paket buluyor. Adını gökyüzündeki kaostan alan Aurora ve koruyucusu Rahibe Rebeka ile başladıkları uzun yolculukta, çok fazla aksiyon olmasa da Aurora’nın kimliği üzerine merak duygusuyla geçiyor zaman. Her dakika soru işaretleri artıyor paketin önemi hakkında. Herşey çok geçmeden New York’ta aydınlanıyor.
Kassovitz yolculuk boyunca gösterdiklerinden ayrı bir paragraf açmaya soyunmuyor. Yaptığı bu seçimde ona pahalıya patlıyor. Rahibe Rebeka’nın fazla işlenmeyen öyküsü başta olmak üzere atlanmış birçok yan öykü filmi çok daha iyi noktaya getirebilirdi. Yolculuk boyunca geçilen sınırlarda yaşananlar, göçmen sorunları teğet geçiliyor. Aksiyon adına Aurora’nın izlenmeye başladığı sahnelerin sonu da “Yamakasi” benzeri sahnelerden ibaret kalakalıyor. “Bizi baban yolladı” sözü üzerine dallanıp budaklanan öykü yine de Aurora’nın geçmiş hakkında tatmin edici açıklamalarda bulunmadan bitiyor. Oysa açılan bu yan öykü fırsatı filme çok şey katabilirdi. Aurora’nın geçmişi ile ilgili geri dönüş sahneleri filmin mesajını daha anlaşılır kılabilirdi.
Amerika’ya giriş sahnelerinde de filmin sekteye uğruyor. Uçağın üzerindeki dev “Coca-Cola” yazısı başta binaların üzerindeki yazıların göze sokulur tavrı da pes dedirten cinsten. Artık olmazsa olmaz haline gelen film içinde reklam konusunda net bir kuralın gelmesi gerekiyor. Ne de olsa her şeyin bir yolu yordamı var. Bu şekilde göze sokulan reklam hiç de hoş olmuyor.
New York sahnelerinde yönetmenin gelecek hakkında “Blade Runner”dan faydalandığı açıkça ortada. Zaten söyleşilerinde de bunu “Bu film için aldığım referanslardan biri “Blade Runner”dı. Tarzını değil, içeriğini aldım. “Blade Runner”ı izlediğinizde bir bilimkurgu-aksiyon filmi izlediğinizi düşünürsünüz, ama aslında Tanrı’dan, bu dünya üzerindeki varlığımızdan ve yaradılıştan bahseder…” sözleriyle dile getiriyor.
Buluşma anı ve paketin teslimindeki aksiyonda pek tatmin edici olamıyor. Sonrasıysa filmin o ana kadarki dağınıklığı sebebiyle dağılıp gidiyor zaten. Ucu açık finalle topu seyirciye atan Kassovitz’in, kurgunun son halinden sonra filme sahip çıkmamasının sebepleri de belli oluyor böylece. Film bittiğinde net şekilde görülen filmin süresinin kısa oluşu. Belli ki yönetmenin aklındaki filmde bu değil. O halde bizi yakın gelecekte bir “Yönetmenin Kurgusu” versiyonu bekliyor…
“Kendime şöyle dedim, “Aksiyon türünde bir film yapmak istiyorum, bir erkek filmi… İçinde yaşadığımız toplumdan bahseden bir şey.” Din konusu üzerine fazla gitmek istemedim, bu yüzden de aksiyona ağırlık vermem gerekiyordu. Bağnazları bir tarikata dönüştürdük.” dese de, Kassovitz yüzeyin altındakileri gösteremeyerek, filmin önünü tıkıyor…