‘Vanessa Paradis’ Kategorisi için Arşiv



S: Bu filmde rol almayı neden istediniz?
Y: Senaryo beni çok güldürdü. Resmen büyülendim! Genelde, daha çok dram türüne ilgi duyuyorum ama bu kez, yönetmenin bakış açısına bayıldım. Ayrıca, Alex rolünde Romain Duris’nin oynaması da çok güzeldi, çünkü genel olarak o da bu tür filmlerde rol almıyor. Çekimler başladığında, ödüm koptu, acaip ayrık bir karakter çizdim.
S: Romantik komedi, casus filmi ve aksiyon filmi arasında kalan böyle bir filmde rol almak zor muydu?
Y: Başlangıçta biraz gergindim. Dram rollerinde ya da kalbinizi delip geçen duyguları ifade ettiğim anlarda hiç korkmam halbuki. Ama, HEARTBREAKER aksiyon dolu ve diyalogların da çok yerinde olması gerekiyordu. Biraz abartsanız, gülünç görünürdünüz, çok ustalıkla rol yapmak gerekiyordu.
S: Romain Duris ile olan dans sahnesinde endişelendiniz mi?
Y: Bu sahne için önceden çok çalışıp prova yapmak gerekeceğini biliyordum. Ama heyecanın yanısıra, bir yandan da bu sahneyi dört gözle bekliyordum. Çok çalıştık ama çok da güldük!
S: Oynadığınız karaktere kazandırmak istediğiniz nitelik neydi?
Y: Yönetmen de, ben de 1940’lı, 50’li yılların Hollywood yıldızlarının parlaklığını yakalamak istiyorduk. Yönetmen öyle kedi gibi bir Juliette değil, karakteri güçlü ışıl ışıl bir kız arıyordu. Ben de Juliette’e, otoriter ve enerjik bir hava verdim. Kostümlerim de müthişti, bolca yüksek topuk sayesinde feci feminin bir tip oldum çıktım. Başımı dimdik tutup kalçamı bir sağa, bir sola sallamam gerekti!
S: Diğer oyuncuların rollerini nasıl buldunuz?
Y: Romain’in, Alex karakteri olarak onca farklı tipi canlandırmasını izlemek çok etkileyiciydi. Sanki hayatı boyunca böyle yaşamıştı. En azından bir düzine meslek ve kimlik değiştirmiştir herhalde. Her zaman işi sonuna kadar götürüyor ama ustalıktan hiç ödün vermiyor. Onunla çalışmak çok hoştu. Ayrıca, beni çok etkileyen Julie Ferrier ve François Damiens ile birkaç ay boyunca beraber çalışmak da çok güzeldi.
S: Alex’in çiftleri birbirinden ayırma mesleği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Y: Alex çiftleri birbirinden ayırıyor çünkü onun işi bu. Mutlu çiftleri ayırmıyor ve sadece bir kadının başı derde girdiğinde müdahale ediyor. 



Alex’ (Duris), son derece etkileyici, komik, oldum olası havalı ve daha da önemlisi, kadınların hayır diyemediği bir tip ve onun çok profesyonel bir işi var: İlişkileri bozmak. Ünüyle doğru orantılı bir ücret karşılığında, bir kaç hafta içinde, her koca, sevgili ya da nişanlıyı, “eski” sıfatına kavuşturmak konusunda ondan daha başarılı kimse olamaz!  Gizlenerek, telefon dinleyerek, sahte kimliklerle, insanın içini eriten o gülümsemesiyle ve akla gelebilecek daha binbir çeşit numarayla, söz verdiği işi kesinlikle yerine getiriyor!

Juliette (Paradis) ise gencecik, çok güzel, özgür ruhlu ve bağımsız bir zengin kız. En büyük tutkuları alışveriş yapmak ve güzel şaraplar tatmak. Bir de, “Dirty Dancing” filmini kare kare ezbere biliyor. On gün sonra, hayatının aşkıyla (Andrew Lincoln) evlenecek ama babası bu işe pek sıcak bakmıyor.

Alex, görünürde kusursuz denebilecek bu çifti ayırmak üzere işe alındığında, kendisini zamana karşı kazanması gereken hareketli bir yarışın içinde bulur. Bu yarışta, Paris’in güneşli sokaklarından, Fas’ın moda dünyasına sürüklenecektir. Alex, neredeyse imkânsız olan bu çok eğlenceli baştan çıkarma operasyonunda, kendi peşine düşen acımasız alacaklıların, öfkeli eski kocaların ve hatta Juliette’in elinden zor kurtulacaktır.

Ama en kötüsü, belki de, aşk söz konusu olunca, mükemmel bir plan yapılamayacağını, kendi zararına da olsa, anlayacaktır.

Heartbreaker’da ne ararsanız var: Kendine özgü, esprili ve üstelik nefesinizi kesecek kadar romantik bir film.

Bu film yönetmen Pascal Chaumeil’in ilk uzun metrajlı çalışması ve başrollerde büyüleyici bir çift oynuyor: Vanessa Paradis ve Romain Duris.

Köprü, şans ve yara bantları…


Tamamı siyah-beyaz bir Fransız filmidir “Köprüdeki Kız”… 1999 yapımı Patrice Leconte filmidir. Ama görüntü anlamında… Filmin bu denli özel olmasında senaryo ve dialogların arkasındaki Serge Frydman imzasının etkisi büyüktür. Vanessa Paradis ve Daniel Auteuil’in kariyerlerinin doruk noktasıdır. Ayrı ayrı bir işe yaramayan iki ruhun, bir arada kazanma kombinasyonu oluşturmasının belgeselidir… 90 dakikaya sığdırdığı kendine özgü görsellikle, yer yer oyunbaz, yer yer komik ama çok etkili bir başyapıttır. Usta yönetmen Leconte için düşmekte olan kariyeri için muhteşem bir geri dönüştür aynı zamanda…
Devam et Adele, anlat bize!
Bu cümleyle açılır film…
2 ay sonra 22 yaşına basacak olan, evini terketmiş Adele ile tanışırız. Ailesi yerine bir erkekle olmayı tercih eden, bu yüzden ilk bulduğuna tutunan bir kadın. Özgürlük için mi sorusuna, bu konuda bir fikrim yok, tek istediğim onunla yatmaktı diyen bir kadın…
Konuşması sırasına geçen dialoglar filmin en büyük özelliğidir. Film de bu anlamda konuyu başlatana dek, en büyük kozlarını oynar.
“Hayat aşk yaptığında başlar. O zamana kadar hiçbir şeysindir.” İle aşka değinir. Sonrasında da kötü şansa…
-“Şansım hiç gülmedi. Şu kıvrık, yapışkan sinek kâğıtlarını bilir misiniz? Ben onlar gibiyim.
Çevredeki bütün pisliği çekiyorum. Elektrik süpürgesi gibiyim, tozları çekiyorum. Şanslı sayıyı hiç çekemedim. Denediğim her şey yanlış çıkıyor. Dokunduğum her şey ekşileşiyor. —-Bunu nasıl açıklıyorsun?
-Kötü şansı açıklayamazsın. Bu şey gibidir, müzik kulağı gibi. Vardır ya da yoktur.”
Daha ilk dakikalarda Adele ile ilgili yaşanılan bu bilgi bombardımanı, arka arkaya özlü sözler duymamızı da sağlar.
“İnsanların aşık değilken, öyle gibi görünmeleri komik değil mi?”
Bu sırada aşkın savurduğu Adele hazin bir öyküsünü de anlatır. Telefon etmeye gideceğini söyleyen ve bir daha dönmeyen erkekten bahseder.
“Belki de hepsini hak ettim. Doğa kanunu olmalı. Bazı insanlar mutlu olmak için doğarlar.
Bense hayatımın her günü kandırıldım. Verilen her söze inanıyorum. Hiçbir şey başaramadım.
Asla biri için değerli, ya da yararlı olmadım, …ya da mutlu; hatta gerçekten çok mutsuz. Sanırım bir şeyi kaybettiğinizde mutsuz olursunuz; ama benim kötü şans dışında hiçbir şeyim olmadı.”
Yeni soru gelir peşinden…
“Geleceğini nasıl görüyorsun Adele?”
“Bilmiyorum. Küçükken tek isteğim büyümekti… Mümkün olduğunca çabuk… Ama bütün bunların anlamını bilmiyorum artık…
Yaşlanıyorum.
Geleceğimi büyük bir istasyonun sıralarla ve banklarla dolu bir bekleme odası gibi görüyorum. Dışarıda, kalabalık insan grupları beni görmeden koşuşturuyor. Hepsinin acelesi var. Trene yetişiyorlar, taksi tutuyorlar; gidecek bir yerleri var, buluşacak birileri. Ve ben oturmuş bekliyorum…
– Neyi bekliyorsun Adele?
– Bana bir şeyler olmasını…
Bu ayrıntılı bilgilenme sonrasında Adele, bir köprünün kenarındadır. Atlamak ile atlamamak arasındaki o sınır çizgisindedir.
Sigarasından bir nefes çeken Gabor girer görüntüye ve söze…
“Hata yapmak üzere olan bir kız gibi duruyorsun…”
-Ben iyiyim, teşekkürler.
-Ciddiyim. Umutsuz görünüyorsun.
– Sen de kimsin? Beni etkilemek mi istiyorsun?
– Kimse. Ve kimseyi etkilemek istemiyorum.
– Üzgün olmak için çok gençsin. Ölümcül bir hastalığın mı var? Böbreğin mi yok? Karaciğer? Bacak?
– Hayır, sadece cesaretim yok. Soğuk olmasından korkuyorum.
– Elbette ki soğuk! Isıttıklarını mı sanıyorsun?
– Bunu düşünmemeliyim.
– Doğru. İyi şeyler düşün. Sana cesaret verir.
– Bu zor. İyi düşünceler uzmanlık alanım değil.
– İşte bu yüzden burdayım, gördün mü? Ne görüyorum biliyor musun? Bir artık ve ben
artıklardan nefret ederim.
– Ne artığı?
– Sen; bir lambayı bile aydınlatmazsın sen.
– Bu lamba çoktan yandı.
– Beni bunaltıyorsun.
– Öyleyse kaybol! Hayatımın sonundayım, tamam mı?
– Ne hayatı? Kendine bir bak. Hayatın başlamamış bile. Çok yanlış bir zamanlama.
– Tüm hayatım bir yanlış zamanlama. Başarısızlık mührüyle kilitlenmişim.
– Sence alır götürür mü?
– Bahse girerim bu ilk denemen değil mi?
– Evet. Köprülerde yaşamıyorum.
– Ben yaşıyorum.
– Ne yaparak? Atlamaya mı çalışıyorsun?
– Hayır, insanları işe alıyorum.
– Kimi işe alıyorsun?
– Yardımcılar.
– Bitmiş kadınlar, benim ticaret eşyalarım.
– Genelde onları burada bulurum ya da çatılarda, ilkbaharda. Kışın köprüleri tercih ederler.
– Benim gibi mi?
– Hayır. Senin gibi değil. Onlar tamir edilemeyecek kadar kırılmış sepetlerdir.
– Onlarla ne yapıyorsun?
– Bazen, ıskalıyorum. Denge meselesi. 40 yaşından sonra bıçak atmak çok zor oluyor. Bu yüzden köprülerde dolaşıyorum. Yardım etmeyi seviyorum. Eğer gerçekten her şeyi bitireceksen seni bir teste alabilirim.
-Hayır, teşekkürler. Ben idare ederim.
-Tabii. Gelecek hafta da burada ayakkabılarına bakıyor olacaksın
-Hoş kinayelerinle beni kandıramazsın.
-Köprüdeki üzgün bir kızın kolay bir hedef olduğunu mu düşünüyorsun? Sen mesela!
-Pardon!
-Hedeflerimle asla yatmam.
-Bu senin problemin! Ben peri masallarını bıraktım.”
Bu diyalog sonrası filmin iki oyuncusu ve konu başlamış olur.

Daha Hastane sahnesinde Gabor, Adele’i inandırmayı başarır. Kendince bir şans testine başlar ve Adele kazanır bu testi.
Kimliği hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Gabor, bıçak atarak hayatını sürdürmektedir. Yardımcılarını da aynı yöntemlerle seçmektedir. Adele’i inandırmakta zorlanmaz.
İlk gösteri için artık her şey hazırdır… Son anda yetişen Gabor işi almak için, kör bıçakçı olmayı teklif eder. Sahneye çıktıklarında, Adele bir çarşafın ardındadır. Marianne Faithfull – Who will take my dreams away parçası eşliğinde Gabor bıçaklarını atar, Adele’in heyecanı nefesi ve Gabor bakışları eşliğinde adeta ateşli bir sevişme sahnesi yaşanır. Üstelik bu sahne öncesinde Gabor’un eski yardımcılarından biriyle karşılaşması, kadının ellerini özledim, dokun bana demesi de sahnenin gücünü, ateşini arttırır.
“Kaybetmeyi öğren, yoksa kazanmayı çok ciddiye alırsın..”
Gösteriler birbirini kovalar, Adele’in şansı dönmüştür. Artık mağlup bir ruh değildir. Yeni bıçak yaraları, yapıştırılan yara bantları ruhundaki tüm yaraları kapatmıştır. Ardı ardına gelen şans olayları, kumarda, rulette kazanmalar sonucu bir araba çekilişi ve ardından gelen sahnede unutulmaz diyaloglara sahne olur.
“- Hayatta mıyız?
– Hayır, cennete gittiğimizi hissedemiyor musun?
– Hayal ettiğim gibi değil.
– Çünkü saat geç.Her yer kapandı.”
Özlü sözler devam eder. Şans teoremi ile ilgili olarak da bir cümle gelir…
“Biz şansı hep sahip olmadığımız şeyler olarak görürüz”
Bir ayrılık teğet geçer ikiliyi. Filmi izleyen herkes için unutulmaz sahne olarak nitelenen ray sahnesi de tam bu ana denk düşer. Yine aynı müzik, yine bıçaklar ama bu kez daha ateşli bir sevişme sahnesi gibi işlenir, ikilinin bir arada yaşadıkları çekimin doruk noktasıdır…
Bir gemide yapılan gösteri ile her şey değişir. Yeni evlenen çiftten damat ile Adele kaçmak üzereyken, Adele’in Gabor’a yaptığı açıklamalar şansı dönse de hala değişmediğini gösterir. Bay doğruyu buldum der Adele, bana hiç kimsenin sormadığı soruları sordu. Örneğin yatağın ne tarafını sevdiğimi…Veda vakti gelmiştir, yollar ayrılacaktır. Adele ne yapıyoruz diye sorar, Gabor hiç tereddütsüz cevap verir; “Birbirimizi unutmak”…
Kayıkla ayrılan Adele ve gemide kalan yeni gösterisinde kullandığı Gelini yaralayan Gabor ayrı ayrı bir işe yaramaz… Şansları dönmüştür. Gabor’un yolu Türkiye’ye düşer, Adele’inse Yunanistan’a, bay doğruda ilk gördüğü kıza gösterdiği ilgi ile terk eder…
Filmin en unutulmaz anlarından biri de böylece başlar. İki ayrı ülkeden birbirinin sözlerini tamamlar çift. Adele ikisi hakkında doğru tanımlamayı bulur.
İkiz Madalyon… Ayrı ayrı değeri olmayan; ama bir arada çalışan madalyon…
Bundan fazlası filmi izleyecek olanlara ihanete neden olabilir… Lakin Galata köprüsündeki mükemmel finalle kapanır film… Darısı başka yaralı ruhların başına….