‘Troll Hunter’ Kategorisi için Arşiv


Filmdeki gerçekçi belgesel havasına uygun olarak, oyunculardan önemli bir şey yapmaları istendi: Tüm film boyunca doğaçlamada bulunmaları. “Tüm film sette doğaçlama şeklinde çekildi.” diyor Ovredal. “Bu kadar belgesel kokan bir film yapmamın tek yolu buydu. Oyunculuk ve yönetmenlik becerileri katamazdık filme. Bütün bu sahnelerin planlandığı hissini uyandıramazdık.”
Ovredal elbette bir senaryo yazdı ama kendisinin de açıkladığı gibi, “Her sahneyi çekmeden önce sahnenin içeriğini ve her karakterin davranışlarını tartıştık, sonra oyuncuların kendi sözcükleriyle oynamaları için onları kendi hallerine bıraktım. Aslında çoğu zaman senaryoda yer alan sözcükleri kullanmamalarını söyledim onlara.”
Prova da olmadı. “Çoğunlukla tartışma şeklindeydi.” diye açıklıyor yönetmen. “Ben oyuncuları yönetmeyi değil, karakterleri yönetmeyi seviyorum.”
Otto Jespersen’in canlandırdığı ve Hans karakterinin öğrencilere geçmişini ve yıllarca trol öldürmenin etkilerini anlattığı sahne çok güçlüydü. “Çekimler esnasında, Hans’ın geçmişi konusunu haftalarca tartıştık. O sahneye geldiğimizdeyse Glenn’le (Thomas) tüm sahneyi doğaçlama oynamasına müsaade ettim ve ona sorular yönelttim. 30 dakikalık bir tek çekimdi, en iyi parçalarını aldık ve bir araya getirdik. Otto muhteşemdi.”
Daha sonraki bir sahne, Hans’ın trollere yönelik bir katliam yapmak zorunda bırakılmasını anlattığı, olağan bir iş gününe ışık tutuyor. “Bir yandan gülünç aslında çünkü yine troller hakkında konuşuyor. Ama bu karaktere derinlik kattığımız bu tek sahneyi çekmek benim için çok önemliydi. Trollerle olan ilişkisinde şaşırtıcı bir dönüm noktası bu, sanırım konuştuğunda Hans’ı bile şaşırtan bir şey bu.”
Öğrencileri canlandıran üç oyunculara, perdeye yansıttıkları karakterleri çok daha gerçekçi kılan tek bir talimat verildi. “Hepimiz canlandırdıkları karakterler konusunda olmadıkları birini canlandırmak yerine, kendi kendilerini oynamaları konusunda mutabık kaldık.”
Oyunculara var olmayan ve post prodüksiyon safhasında görsel efektlerle görüntülere eklenecek troller karşısında tepki vermeleri konusunda yardımcı olmak amacıyla, Ovredal dublör canavar olarak görev aldı. “Trollerin boyunun ne kadar olduğunu, yüzünün ne tarafta olduğunu, vs. oyunculara göstermek için işaretler koyduk.” diye açıklıyor yönetmen. “Ardından ben kükrüyor, bağırıyor ve çığlık atıyordum, onlar da ellerinden geldiğince hayal güçlerin kullanıyorlardı.”
Peki şu Dağ Kralları sahnesinde… gaz sorunu vardı, oyuncuların içine çekilemeyecek kadar kötü kokan havaya karşı özgün bir tepki vermelerini gerektiren… Yönetmen sette gerekli efekti yaptı mı peki? “Hayır, çok şükür, o sahne tamamen hayal ürünüydü!” diyerek gülüyor yönetmen. “Ama bir sürü ses çıkarmak zorunda kaldım.”
Oyuncular aynı sahne içinde tepkilerini değiştiriyordu. Bu tepkiler ifadesiz bir surattan tutun da endişeli ve öfkeliye varana dek farklılık gösteriyordu. Bu durum görüntü yönetmeni Hallvard Bræn için büyük bir zorluk teşkil etti. Bræn, filmin tek kamera operatörüydü ve tek çekimlik sahnelerde doğaçlama oynayan oyuncular arasında gidip gelmek zorundaydı. Burada kesme falan yok, unutmayın, bu gerçek yaşam.
Bu arada, Bræn, oyuncu Tomas Alf Larsen’le birlikte Kalle rolünü paylaştı. Ovredal’la uzun süredir reklam filmlerinde görüntü yönetmeni olarak birlikte çalışan Bræn, öğrenci görüntü yönetmeninin yapması gereken kamera hareketlerini göstermesi için sete davet edildi. “Aslında Kalle rolünü oynuyordu.” diye açıklıyor yönetmen. “Tüm oyuncular altı haftalık çekimler boyunca setteydi hep. Thomas Hallvard’ın tam arkasında duruyordu, diğer oyuncular Hallvard’a döndüğünde, onun tam arkasında bulunan Thomas’tan yanıt alıyorlardı.” Bræn bunun yanında yapılan herhangi bir provada da görev aldı çünkü Kalle karakterini anlaması ve kamerayla onu yansıtması gerekiyordu.
Bræn, çekimlerdeki doğaçlamadan ötürü her şeye hazırlıklı olmak zorundaydı. Örneğin, Johanna Morck tepki gösterip ağaçların içine dalmaya karar verdiyse, Kalle de elinde kamerayla onun peşine düşecekti ve Kalle’nin gözü işlevi gören Bræn onun peşindeydi. “Onun için oldukça zorlayıcı bir işti ama onun sınırlarını ve yeteneklerini biliyorum, harika bir iş çıkardı.”
Ovredal ve Bræn rağbet gören RED One HD kamera sistemini denedikleri halde, onun yerine Panasonic AJ-HPX3700 Varicam sistemini tercih ettiler. “Karanlık ortamlarda ışığa inanılmaz derecede duyarlı ki çektiğimiz bir sürü gece sahnesinde buna ihtiyacımız vardı. Bizim de test ettiğimi RED kamera ise daha geniş bir görüntü sensörüne sahip ve bu daha dar bir alan derinliği sağlıyor ama bizim için önemli olan Hallvard’ın odak ayarı yapmadan hızlı geçişler yapabilmesiydi.” RED kameranın bunun yanında çok güzel görsellik sunuyor ama bu film için gereken şeyin tam tersiydi bu özelliği. “Biz bu çocukların kendi el kameralarıyla film çektiği izlenimi uyandırmak istiyorduk.”
21 Eylül-31 Ekim 2009 arasında süren çekimlerin ilk üç haftası, nefes kesici güzellikteki Norveç doğal manzaralarını görüntülemek için 10 araçlık yapım karavanını Norveç’in kuzeybatı kıyısı boyunca dolandırarak geçti. “Bazen öylesine durup, ‘Vay canına, burayı çekmeliyiz’ Harika manzara!’ dediğimiz anlar oldu.” diye anlatıyor Ovredal. “O noktada bir sahne yazıyorduk kafamızdan veya senaryoya bir göz atıp, bir sahneyi seçtikten sonra ‘Bunu burada çekebiliriz.’ diyorduk.”
O sahneler sadece gündüz çekildi, Norveç’in inanılmaz doğal manzaralarını çekmek için doğal ışığın lazım olduğu sahnelerdi. Birçok gece sahnesindeyse karakterlerin kısılıp kaldığı karanlık hissini yansıtacak görüntüler gerekiyordu.
“100.000 wattlık bir lambamız vardı, teknik elemanlar uzun bir ışık direği olarak kullandığımız, eski bir itfaiye arabasının tepesine bu lambayı yerleştirdiler.” diyor Ovredal. “Lambayı mümkün oldu kadar yükseğe çıkardık ve gece sahneleri için ışık olarak kullandık.” Bununla birlikte kameranın akıl almaz hassasiyeti doğrudan kameraya takılan bir aparatla (ya basit bir şiddeti ayarlanabilen, 150 wattlık kamera lambası veya küçük bir gün ışığı veren 5600 K Litepanels) kimi zaman artırıldı. Bu sayede elde edilen ışık, yine Kalle’nin kamera merceğinden bakış açısını paylaşan izleyicilerin, Kalle karanlıkta kamerasıyla bir trolü her defa görüntülediğinde “şimdi görüyorsun, ama şimdi görmüyorsun” deneyimi yaşamalarını sağladı.
Hans’ın trolleri öldürmek için kullandığı parlak ışığı üretmek için, teknik ekip gerçek bir şimşek etkisi yaratabilmesiyle bilinen Luminys Lightning Strikes ekipmanından faydalandı.
Bütün film, yumuşak hareketlerle el kamerası tarzında Bræn tarafından çekildi. Filmimizin daha kaba ve sert bir el kamerası havasıyla çekim havası içeren Blair Cadısı’na benzemesini istemedik, bizim istediğimiz öyle bir şey değildi.” El kamerası tarzına yönelik tek istisnayı, filmdeki tek planlık vinç çekimi oluşturuyor: Bir trol Kalle’yi tutup havaya kaldırırken ve onu yemeden önce paylaştığımız trolün bakış açısı. “Bütçemiz bu sahneyi öteki türlü çekmemize müsaade etmedi.” diye gülümsüyor Ovredal. “Bu da yeterince etkili ama. Oldukça ürkütücü.
Daha önce bahsi geçtiği üzere, muhteşem, doğal Norveç manzaraları da Trol Avı’nda kendine yer buluyor. Mekanlar arasında filmin yağmurlu sahnelerinde kullanılan Vaatedalen, Norveç’in en yüksek dağlarına ev sahipliği yapan Juten Heiman ve Norveç’in güzel fiyort ve şelalesine ev sahipliği yapan Sogn og Fjordane bulunuyor. Volda kasabası filmin ilk altı dakikasında var ve öğrencilerin gittiği Volda Üniversitesi’nin bulunduğu yer.
İnsanın içini donduran, korkutucu Jotnar’ın öldürüldüğü son sahneler ise Dovre dağlarında, gerçekten de buz gibi havada çekildi. “Çok zor bir çekimdi, soğuktan kıçımız dondu orada.” diye hatırlıyor yönetmen. “Ve oyuncular bu konuda son derece yapıcıydı. Aslında kostümlerini yanlış tasarladık, ne kadar soğuk olacağını hesaplayamadık. Çekim ekibi çekim biter bitmez üstlerin kalın bir şeyler alıp kadrajın dışında kalıyordu.”
Hava şartları çekimi başka türlü de etkiledi. “O jipin içinde altı, yedi kişi gidiyorduk – sesçiler, kamera asistanı, oyuncular ve ben.” Neyse ki direksiyonda Otto Jespersen vardı – tüm çekimlerde direksiyon başında o vardı aslında. “Çok şükür ki gençliğinde buna benzer bir arabası varmış. Buzlu dağ yollarında hiç de kolay bir yolculuk değildi.”
Kar fırtınasına benzeyen hava koşulları en az bir tane karmaşık sahnenin bir defadan fazla çekilmesine neden oldu. “Hava değişip duruyordu. Gün içinde dört faklı hava durumu oluşabiliyordu. Hans’ın Jotnar’ı öldürdüğü sahneyi çektiğimiz gün, neredeyse tüm günü arabaların içinde geçirdik, sonra tüm sahneyi bir buçuk saat içinde çektik.”



Gösterim Tarihi: 27 Mayıs 2011
Dağıtım: Medyavizyon Film
İthalat: Medyavizyon Film
Yönetmen: André Ovredal
Senaryo: André Ovredal
Görüntü yönetmeni: Hallvard Braein
Müzik: Henrik Hawor, Johan Husvik
Tür: Aksiyon, gerilim, korku
Süre: 90 dakika
Oyuncular: Johanna Morck, Tomas Alf Larsen, Gleen Erland Tosterud, Hans Morten Hansen
Norveç’in Kuzey ormanlarında izinsiz olarak ayıları avlayan bir avcıdan şüphelenen üniversiteli bir grup, film projesi olarak bu konunun üstüne gitmek ister. Avcı onları, kendinden uzak tutmak isteyince grup da bir akşam gizlice avcının peşine düşer ve aslında peşinde oldukları şeyin bir ayı olmadığını fark ederler; dev bir Troll ile karşı karşıyadırlar…

“Masallar her zaman gerçekle örtüşmez.” -Trol Avcısı
Troller. Şu hediyelik eşya dükkanlarındaki kocaman gözleri ve göbekleri ve parlak saçları olan, küçük, sevimli şeyler değil mi? Norveç’te troller bu imgeden ibarettir.
Reklam filmi yönetmeni André Ovredal ilk uzun metraj filmi için bir konu ararken, bütün Norveçlilerin bildiği bir konuya odaklandı: Troller.
“Norveç’e özgü, efsanevi bir sinema karakteri hakkında bir film yapmak istedim ama gerçek anlamda Norveç’e özgü bir şeye dayanmasını istedim.” diye açıklıyor yönetmen. “Bu da karakteri trol dünyasının içine ama çağdaş bir ortama yerleştirme gerekliliğini doğurdu.”
Çoğu Norveçli gibi, Ovredal da trol efsanesine dayanan masallar dinleyerek büyüdü. “Çok küçükken, ninem ve dedem, yarısı troller hakkında öyküler içeren, 1850’lerde yazılmış, “Asbjornsen ve Moe Masalları” isimli bir kitaptan bana masallar okurlardı.” diye hatırlıyor yönetmen. “Troller küçük ve sevimli yaratıklardan tutun da büyük canavarlara kadar farklılık gösteriyordu.”
Trol Avı filmini yapma konusunda senarist ve yönetmene ilham veren büyük canavarlar oldu. Kitapta Norveçli ressam Theodor Kittelsen’in yaptığı çizimler bulunuyordu. “Çoğunlukla canavara benzeyen trollerden ibaretti bu çizimler. Kimileri daha sevecen ve narin ama kimileri de gerçekten korkutucu, filmimizdeki trollerden bile daha korkutucu.” Yönetmenin seyircilere aksettirmek istediği trol imgesi bu oldu. “Kitap basıldığından beri trol efsanesinin gerçek anlamda kullanılmayan yanı bu olmuştur. Ne zaman bir troller hakkında bir çizgi film izleseniz veya bir hediye dükkanına gitseniz, asla bu canavar gibi olan trolleri görmezsiniz, şu şirin, küçük, cüceye benzeyen şeyleri görürsünüz. Troller etrafında dönen bir canavar film yapmak istedim ben.”
Ne var ki, Trol Avı onları avlamaya çalışan Hans’a ve gözlemci durumundaki üç öğrenciye odaklandığı kadar trollere odaklanmıyor. “Tam anlamıyla trol avcısının bir portresi.” diyor Ovredal. Yönetmen 1992 tarihli, bir seri katilin izinden giden bir film ekibi içeren Belçika filmi “Man Bites Dog” (Adam Köpeği Isırıyor) filminden ilham aldı. “Aşırı derecede kara mizah barındırıyor.” ki bu yönetmen ve oyuncuların filme kattıkları bir özelliktir.
Hans, günlerini vahşi, kocaman ve son derece tehlikeli trollerle uğraşarak geçiren ama çoğunlukla yoldaki hayvan leşlerini toplamak için çağrılan, Hayvan Denetim Dairesi görevlisi gibi görev gören bir kamu çalışanıdır. Hatta arabalarında seyahat eden birçok Amerikalı avcı gibi, trol avlarken Amerikan country müziği dinler. “İster inanın ister inanmayın, bu kültür Norveç’te de neredeyse aynı. İnsanlar burada country ve batı müziğini seviyorlar. Yani demografik müzik zevki çok da farklı değil.” diye belirtiyor Ovredal.
Ama Hans trol avı işinde çok uzun zamandır çalışmaktadır. “İşinden gerçekten bıkmış halde.” diye açıklıyor Ovredal. “Aslında harika bir işi var ama o bu gözle bakmıyor.”
Çekilen görüntülerin “sunucusu” olan öğrenci Thomas, Hans’ın yaptığı işi sık sık kahramanlıkla özdeşleştirir. “Sürekli ve düzenli olarak muhteşem şeyler yapan bir adam Hans ve bu yüzden takdir edilmesi gerekir ama öyle olmuyor.” diyor Ovredal. Hans işine bakıyor, tıpkı bunalım geçiren Eastwood veya Wayne gibi işinin gereğini yapıyor ve başka kimsenin yapmayacağı veya yapamayacağı pis bir işi yapıyor.
O şekilde planlamadığı halde, Ovredal filmi Blair Cadısı Projesi ve Canavar filmlerinde olduğu gibi alaylı belgesel tarzında çekmeye karar verdi. Bu filmde, öykü bir öğrencinin (Kalle) gözünden aktarılıyor: Kalle olayların gelişimine ve çözümlenmesine şahitlik etmemizi sağlayan kamerayı kullanıyor. “Belgesel yaklaşımı aslında daha sonra geldi: Daha çok büyük bütçeli ve bol efektli bir film yaratma isteğinden ama ne yazık ki büyük bir bütçesi olmayan bir film yaratmak gerekliliğinden.” diye gülerek açıklıyor yönetmen.
Ama yönetmenin daha sert bir bakış açısı barındırdığını belirttiği Blair Cadısı filminin aksine, Ovredal sözkonusu filmin el kamerasıyla çekilmiş olma havasından uzak durmaya ve perdeye yansıtmak istediği öykü anlatımını korumaya ve güzel doğa manzaralarını ve elbette trolleri yansıtmaya çalıştı.
“Tam olarak üç perdelik yapıya göre tasarlandı film.” diye açıklıyor yönetmen ve ilk trolün filmin ikinci perdesine kadar gösterilmediğine dikkat çekiyor. “O geçiş, filmdeki ilk büyük geçiş: Hans’ın fikrini değiştiriyor ve öğrencilerin ona eşlik etmesine müsaade etme kararı veriyor. Ardından da öğrencilerdeki değişimi, Hans’ın bildiği şeye inanmalarını yansıtmamız gerekiyordu.”
Gerçek bir film ile birinin peşinden giden belgesel arasındaki dengeyi kurmak çok önemliydi. “Belgesel hissi uyandırması ama sinema filmi gibi ilerlemesini sağlamamız gerekiyordu. Bunu başardıktan sonra, belgesel çılgınlığı geri kalanı halledebilirdi zaten.”
Belgesel yaklaşımı öykü anlatımı bakımından çok önemli ve izleyicilerde trollerin gerçekten var olduğu hissini uyandırmanın tek yolu. “İnanılmaz bir gerçeklik hissi uyandırıyor.” diye açıklıyor yönetmen. “Bunun gerçek olduğu konusunda ısrar ediyoruz, troller kirli bir gerçeğin parçası.”
Gerçeklik konusundaki ısrar, filmin çekildiği Norveç’te gösterime girdiği Ekim 2010’dan beri fazlasıyla rağbet görmesini sağlayan şey oldu aslında: Filmin hayranları filmi basit bir canavar filmi gibi değil, kara mizah gibi görmektedir. “Bunlar bilimsel yolla, gerçekçi bir yaklaşımla, gerçekten varmış gibi anlatılan, masallardan alınan figürler. Bir trolün nasıl yaşadığını, neden taş kesildiklerini anlatıyoruz ve oyuncular mükemmel oynuyor. Konu hakkında tamamen ciddi olmanız gerek, oyunculuk ne kadar katıksızsa, o kadar komik oluyor sahneler. Ve Norveçli izleyiciler filmi izlediklerinde gülüyorlar çünkü bu kadar ciddi olmaya çalışan bir filmde bütün bunların anlatılması çok gülünç.