‘To be contunied’ Kategorisi için Arşiv

Dollhouse

Yayınlandı: Şubat 12, 2010 / Dizi, Dollhouse, Eliza Dushku, Joss Whedon, Kritik, To be contunied
Uyanışın sonu; Kıyamet!
“Buffy: The Vampire Slayer” serisi ile kendisine geniş hayran kitlesi edinen, “Angel” ve “Firefly” ile de bu başarısını sürdüren Joss Whedon’un son dizisi “Dollhouse” iki sezonluk macerasından sonra ekranlara geçtiğimiz günlerde veda etti.
Pilot bölümünde bizleri tanıştırdığı, makine yardımıyla insanlara kişilik yazılabildiği fütüristik dünyaya davet eden dizinin akibeti daha ilk sezon ortalarında pek parlak görünmemiş, kanal yöneticilerinin Whedon fanatikleriyle papaz olmamak için sabretmelerini gerektirmişti. Dizinin ikinci sezonun ortalarında bitirilmesi gerekliliği ortaya çıkınca ise işler değişti.
İlk sezonu boyunca eli yüzü düzgün bir öykü veren dizi özellikle sezonun ikinci yarısında yarattığı kötü karakteriyle gerilim yaratıp boyut kazanmıştı. Bu anlarda da felsefi sözler etmiş gelecekteki dünyaya dair bir iki cümle de söylemişti. İlk sezonun TV’de yayınlanmayan DVD’de ortaya çıkan resmi olmayan 13. Bölümü ise “Epitaph” başlığıyla finalin finalini vermişti izleyicisine. Belli ki plan bu bölümün dizinin akibetine göre geliştirilmesiydi. Ama kazın ayağı öyle olamadı.
Tuhaflıklarla başlayan ve bir anda ana karakteri “Echo”ya daha fazla yüklenen Dollhouse, hem ana karakterinin onca bölüme rağmen karikatürize kalmasına, hem de izleyiciyi arkasına alamamasına yenik düşerek adeta zıvanadan çıktı. Bu tip takip edilesi dizilerin baş karakterlerinin daha güçlü olması gerektiğinin unutulması dizinin de bir anlamda sonunu getirdi. Echo’ya can veren aynı zamanda dizinin de prodüktörü olan Eliza Dushku’nun çok standart oyunculuğu da buna etkendi elbette. Dizinin sona ermesi kararı alındığında ise senaristler hayli tuhaf bir şekilde senaryoyu baltalama çalışmasına girişti. Şirketin başındaki gölge kişiliğin ortaya çıkışı ve onca entrikanın sebeplerinin komikliği dizinin o ana kadarki başarılı bölümlerinin altına konmuş dinamitten öteye de gitmedi. Son derece berbat bir finalle ekranlara veda eden dizinin, iki hafta sonra “Epitaph”a devam edeceği açıklandığında ise önünde her şeyi telafi edebilme fırsatı sunulmuş oldu.
29 Ocak’ta “Epitaph Two: Return” ile ekranlara tamamen veda eden dizi, bu kez işi kıyamete sürükleyen ve o kıyamete kendini de sürükleyen bir bölümle Whedon’un Dushku seçiminin altında ezildiğini işaret ediyor gibiydi. Lakin finalin finalinde üzerinden yıllar geçmişken ve 2020’da geçen bir bölümde hala Caroline-Echo ikileminden beslenmeye çalışmak, 25 bölümde tutmayan aşıyı hala yapmaya zorlamak da dizinin sonunu getirdi. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın teneke kahraman gibi kalan Echo ne yetenekli olduğuna, ne de özel olduğuna inandırabildi izleyicisini.
Sonuçta 26 bölüm sonunda elde kalan apar topar ve saçmalayarak biten bir ikinci sezon, ilk bölümündeki çıtadan sürekli aşağıya inen bir dizi ve inandırıcılık sorununu bıraktı izleyicisine. Belli ki Whedon gelecekte kişiliklerin yeniden yazılacağını, insanların her türlü değişime ve modifiyeye açık olduğunu öngörmüş, hikayesini bunun üzerine kurmuştu. Robotlarca ele geçirilen gelecek fikrine de denk düşen bu senaryo eğer uygulanabilse başarı yakalanabilecekken başrol oyuncusunu parlatma hırsına düşerek kayboldu gitti.
Bunca bölüm sonra izleyiciye kalan ise; her görev sonrası bebeklerin söylediği “Uykuya mı dalmışım” repliği…
137 saniye, Gelecek ve İnanç
Lost’la başlayan dizi çılgınlığının yarattığı benzerlerini keşfetme heyecanı halen sürerken başa gelen şey her zaman belli. “Lost gibi dizi” tanımlamasını alan her yapım daha fazla kitlenin dikkatini çekiyor ve hemen izleyici buluyor kendisine. Hali hazırda Lost’un dizi dünyası için bir milad olduğunu kabul etmemek imkansız. Dizi konusundaki çıta da şimdilik Lost. Yayınlanmaya başlandığından bu yana herkesi ekrana kilitleyen diziye bir rakip çıkamayacağını herkes kabullenince, hemen yandaş arayışı baş göstermişti. Önce “Heroes” sonra “Fringe” kondu yanına. Heroes’un muhteşem bir ilk sezondan sonra hala sürse de tepetakla olması erken kayıp oldu. “Prison Break”se aynı konuyu sürekli işlemesiyle sıktı izleycisini. Fringe de ikinci sezonu sürerken sadece gösteriş yapmaya çalışan dizi konumunda ilerliyor. Malum Lost 2010’da aramızdan ayrılacağından tahtına aday dizilerde birer birer geliyor. Bunlardan en önemlisi ise yazının konusu olan “FlashForward”…
24 Eylül 2009 akşamı yayınlanan pilot bölümüyle dizi tutkunlarını heyecana gark eden dizi, tahtına göz diktiği “Lost” gibi bulmacalarla dolu bir bilim kurgu. “Dark City”, “Blade” ve “Batman” serilerinin senaristi olarak tanıdığımız David S. Goyer’ın yaratıcısı olduğu FlashForward köklerini Bilim Kurgu yazarı Robert J Sawyer’ın aynı adlı romanından alıyor. Sawyer’ın 1999 yılında basılan romanı dönemin bilim dünyasında yaşanan gelişmelerden beslenmiş ve Cern’de yapılan araştırmayı baz almış. Sawyer’ın “yapılan araştırmada büyük bir patlama olsa ne olur” sorusunun cevabını aradığı romanın ana konusu da bu patlama ve dünya üzerindeki etkisi…
FBI ekibinin bir terörist takibi sırasında insanoğlunun 2 dakika 17 saniyeliğine karatma yaşamasıyla açılıyor “FlashForward”… 137 saniye boyunca bilincini kaybeden insanlardan şanslı olanlar etrafına bakınırken, şanssızlarsa ölüyor. En çarpıcı olan ise bilinç kaybı süresi boyunca herkesin kendisini 6 ay sonrasındaki geleceğinde görmesi. Bu da diziye merak edilesi kilit bir an ekliyor… Bir sürü soru da cabası… 29 Nisan 2010’da ne olacak?
FBI dedektifi Mark Benford’un kendisini araştırma panosunun önünde görmesi, karısı Olivia’nın da kendi evlerinde başka bir adama sevgilim demesi ile, hem polisiye hem de dram çatısını iki başkarakterinin merkezinden kuran dizinin diğer karakterleri de hayatlarına dair kritik anları görüyor. Ekibin lezbiyeni kendisini ultrason koltuğunda görürken, Mark’ın alkolikler grubundan arkadaşı Afganistan’da öldüğü sandığı kızını görüp umutlanıyor. FBI’ın üst düzey yöneticisi Standford kendisini tuvalette gazete okurken görmesi ve durumdan utanarak hayıflanması ilk komedi unsuru olurken, Dimitri’nin hiçbir şey görmemesi üzüntü kaynağı. Zira anlaşılıyor ki, hiçbir şey görmeyenler 6 ay sonrasını da göremeyecek olanlar. Pilot bölümün ilk anlarında intihar etmeye hazırlanan Bryce ise dizinin romantizm sorumlusu. İntihar etmek üzereyken 137 saniyeliğine henüz tanışmadığı Uzakdoğulu bir kadınla olan aşkını görmesiyle diziye aşk öyküsü de eklenmiş oluyor.
Bilinç kaybı sonrası Mark’ın başını çektiği ekip hemen 6 ay sonrasındaki pano’da esinlenerek araştırmalara girişiyor. Araştırmaya kaynaklık etmesi için açılan internet sitesi de cabası. Malum bu öngörülerde ikinci bir kişi de varsa ve o da aynı şeyi gördüyse sağlaması da yapılmış oluyor. Kurulan sistem ve oluşturulan panoya ek olarak bölüm sonunda ortaya çıkan bir güvenlik kamerası kaydı da araştırma fitilini ateşliyor. Özetle, herkesin bilinç kaybı yaşayıp bayıldığı 137 saniyelik global olay doğal mı, terör saldırısı mı, bundan kim sorumlu, tekrar olacak mı gibi soruların peşinden koşacağımız bir dizi FlashForward.
“Lost”tan alıştığımız geçmiş ve gelecek sıçramalarıyla elimize geçen bu yeni bulmacanın parçaları yayınlanan 10 bölüm boyunca gayet oyalayıcı ve ilgiye değer. Tamamen özgün olmasa da dizi şu ana kadar bir solukta izlenen ve bir sonraki bölümü heyecanla bekletenlerden. İlk bölümüyle bir anda popülerleşerek el üstünde tutulması da kuşkusuz sürpriz değil. Doğru soruların peşinden giden dizi şimdilik boş zamanlar da yaratmıyor, fazlalık veya gereksiz diyebileceğimiz bir an da yaratmıyor.
Bunca popülerliğine rağmen kusurları da yok değil elbette. İlerleyen bölümlerde devreye giren karakterleriyle durumu toparlasa da en büyük kusur pilot bölümün süresinin standart süre olması şeklinde göze çarpıyor. 2 bölümlük sürede işlenecek konuyu, biraz alelacele işleyerek özet gibi vermesi beklenen etkiyi vermekten uzak bir başlangıç yaratıyor. Pilot bölüm dolayısıyla harcanmış bir anafikir var ortada. Diğer bir kusur ise, geleceği değiştirme konusundaki fikirlerin özellikle son birkaç bölümde tamamen inanç meselesine dönüşmesi. İlk başlarda aksiyonla renklenen dizi deyim yerindeyse gümbür gümbür giderken, rahatsız edici bir inanç sömürüsüne dönmüş durumda. Amerikan izleyicisinin zaafı olan “inanç” konusunun suyunu çıkarma harcanan karakterler, yapılan ağır çekimler ve durumun suyunun çıkarılması en azından bir bölümün heba olmasıyla sonuçlanmış durumda.
Bilim kurgu olarak başlayan, 137 saniyelik öngörülerin dünya üzerindeki her insanda birikmiş dev bir bulmacanın parçası olarak işlendiği “FlashForward” bir yandan polisiyeyi, bir yandan dramı işlerken izleyicilerini de 29 Nisan 2010’da olacakları merak etmeye ve soluksuz bir seyir yaşatmaya çağırıyor…
İlk Gecede Hamile…
Geçen ay yeni sezonun tüm dizilerini kısaca değerlendirdikten sonra küçük paragraflara sıkışan özetlerimizi açalım ve ilk dizimizle tanışalım… “Accidentaly on Purpose” ilk bakışta, yeni sezon dizilerinden hemen ayrılan, çok kısa sürede sevilen komedilerden biri olarak ön plana çıkıyor. Daha önce değinmiştik; Yeni dizilerde ön plana çıkan iki şeyden biri yalnız yaşayan başarılı iş kadın karakterlerin artışı idi. AOP’de bu tanıma uyan dizilerden biri olarak konusunu kuruyor ve tüm ağırlığı kadın karakterin üzerine vererek, onun peşinde sürükleniyor.
“Dharma & Greg”le keşfedip sevdiğimiz Jenna Elfman’ın sevimliliği ve doğal mimikleriyle sürüklenen dizi, bir gazetede sinema eleştirmeni olan orta yaşlı bekar bir kadının yaşadıklarına odaklanıyor. Billie, gazetedeki patronuyla yaşadığı ilişkisinin hüsranıyla arkadaş grubuyla gittiği barda, güzelliğiyle radara yakalanıyor önce… Yaşça kendinden küçük, savruk ve dağınık Zack ile geçirdiği geceden sonra hayatı değişiyor. Hamile olduğunu öğrenmesiyle iki arada bir derede kalıyor ve bir yandan durumdan ve çocuğunun babasının yaşamdaki konumundan şikayetçi oluyor, bir yandan da hamile bir kadın olmakla yüzleşiyor. Bu hesapsız hamilelikle yüzleşmesine yardımcı olanlar ise kız kardeşi Abby ile işyerinden arkadaşı Olivia oluyor.
Tıknaz İrlandalı Olivia ile sakar saf kız kardeş Abby de dizinin renkli karakterlerinden. Komedinin tek bir karakterden çıkmaması ve her karaktere gayet doğal dağılmasında payları olacak şekilde kısa sürede tanıdığımız ve özümsediğimiz yan karakterlerin en iyisi ise Zack’in arkadaşı Davis oluyor. Her daim kafası dumanlı Davis hem boş gezegenin boş kalfası hem de son dönemde tüm komedilerde karşımıza çıkan pasaklı ve uçuk komedi unsuru yan karakter kontenjanının son halkası.
Henüz pilot bölümüyle tüm öyküsünü belirleyen, ikinci bölümünde de bu öyküye yaptığı doğru eklemelerle bir önceki bölümden aldığı detayı zekice taşıyan dizi sezon arasına girdiğimiz günlerde 12. Bölümüne gelmiş durumda. Kısa süresine rağmen bölüm içi tempolarında kusuru bulunmayan, doğru bir ritim yakalayan dizi, Elfman’ın önceki dizileri gibi sevilesi olma özelliğini devam ettiriyor…
Kalabalık bir yaratıcı grubu tarafından hazırlanan dizinin künyesine referansı büyük isimler bulunmuyor. “Cashmere Mafia” ve “The War at Home” dizilerinden bildiğimiz Claudia Lonow’un başını çektiği yazar grubu seyircisine daha ilk bölümlerden ne izleyeceği konusunda güven veren yolu seçmiş. Aynı doğrultuda öyküsünü sürdürerek çizgisini koruyor ve gayet sıradan görülebilecek ama oyuncuların enerjileriyle tırmanan eğlenceli anlar yaratıyor… Karakterlerini de bu doğrultuda kısa sürede tamamlayıp tanıtan dizinin başarılı olmasına etkenlerden en büyüğü de bu haliyle…
Dizilerle tanınıp sevilen ama nedense sinemada pek ses getiremeyen Jenna Elfman’a eşlik eden isimlerde sırıtmıyor. 2009 yılını beş filmle kapatarak yavaş yavaş yıldızı parlayan Jon Foster’ın Elfman’la uyumu gayet iyi. Başarısız ve savruk bir aşçı iken, hayatına giren kadın ve doğacak bebekle sorumlulukları günden güne artan şaşkın genç erkek rolünde hayli başarılı… İrlandalı iş arkadaşı rolünde izlediğimiz Ashley Jensen ise yıllardır başarısını gözlemlediğimiz karakter oyuncularından. En son “Ugly Betty” ile ekranlarımıza konuk ettiğimiz Jensen, bildiğimiz çizgisini sürdürüyor. Kız kardeş rolündeki Lennon Parham ise ilk ciddi rolünün altından kalkmışa benziyor. Elfman gibi vücut dili ve mimiklerine yüklenerek sevimliliğiyle dizinin güldürü öğelerinden biri. En çok ön plana çıkan ve şansı yaver giderse adını bundan sonra çok duyacağız gibi görünen ise Davis karakterine can veren Nicolas Wright. 2004’te yazıp yönettiği kısa filmi “Toutouffe” ile ödülü de bulunan çok yönlü oyuncu alıştığımız görüntüsünden uzak, pasaklı haliyle pek de tanıdık gelmiyor ilk bakışta. Ama Wright’in üçüncü dizisinde oynadığını üstelik ilk ikisinde başrolde olduğunu da belirtelim…
Lost, Flash Forward, Fringe gibi dizileri takip ederken bulmaca çözmenin yorgunluğu yaşayanlara ilaç olacak “Accidentaly on Purpose” seyircisine hoş vakit geçirtmek, rahatlatmak ve güldürmek üzere kumandanın diğer ucunda bekliyor…

Dizi Cephesinde Değişen Bir şey Yok
Malumunuz sonunda yeni sezona girdik ve yeni dizilerde sezonlarının ortasına geldi ve kendilerini belli etmeye başladı. Fırsattan istifade genel bir bakış atalım, neler var neler yok, kimin karnesi iyi kimin kötü bir görelim… Önce yayındaki dizilerin yeni sezonlarına bakarak elbette… Önden buyurun…
Dizi dünyasının en çok takip edilenleri bolca gürültü patırtı ve beklentiyle girdi yeni sezonlarına. Aynı ilgiyi devam ettirecek şekilde devam edeni de, yeter artık sıktı dedirteni de mevcut.
Bir doktorun etrafında dönen “House” yeni sezonunda da ilgi toplamaya devam ediyor. Genel yorumlar daha da iyi döndüğü ve canlandığı şeklinde. Fenomene dönüşen doktoru seyretmeye doymadığımız kesinken benzerlerinin yapıldıkça tutmaması da değerini arttırmaya devam etmekte.
İlk sezonunda “Lost”la karşılaştırılan “Heroes” ise hızla kan kaybetmeye devam ediyor. Dizinin uzun süredir sadece konuşmaktan ibaret olması hayli sıkıntı verici. Tek tek yetenekleriyle dünyayı yönetebilecek insanların köşelerine çekilip pısırık pısırık beklemeleri ve sürekli geçmişle gelecek arasında dokunan mekiklerle artık kabak tadını çoktan vermiş durumda. Sözde panayırda toplanması düşünülen karakterlerin peşinden nereye gidilirse gidilsin, hala en beğenilen karakterlerinin hakkında bir karara varılmamış olması dizinin çok hesapsız kitapsız olduğunun kanıtlarından biri olarak göze çarpıyor. Belli ki dizi haftayı kurtarmak üzere yazılıyor. Zira ilk sezonun sonrasında şaşırtıcı hiçbir şey göremedik…
En sevilen katilimiz “Dexter”da ise işler çok olumlu. Yazarlarının çoktan oturttuğu karakterlerle her şey akıcı ve finale doğru gittiği çok belirgin… Bu da dizinin başarısının en önemli sebeplerinden… Bugüne dek yakalanmayan bir katile hayranlıkla geçen sezon yine başarılı, birde bebeğin getirdiği problemler dizinin sevimli yanlarından.
En çok ön plana çıkan “Gossip Girl”de ise işler tıkırında. Kahramanlarımızın üniversiteye başlamalarıyla yaşadıkları değişimlerle bildiğimiz tat aynen devam. Kökleri kitaba dayanınca kolay kolay yıkılmıyor nasıl olsa. Gençlerin takip ettiği diğer dizilerde de durum aynı diyelim kısaca geçelim kalanları.
Geçen sezonun yıldızı olan dizilerde de düşüş yok neyse ki… “Lie to Me”, “The Mentalist” ve “Merlin” ikinci sezonlarında teklemeden gidenlerden. “Fringe”, yeni sezonunda sanki yaratıcılarının histerilerinin kurbanı gibi. Bir görüntü ya da etki uğruna yaratılan mantıksız sahneler biraz rahatsız edici. “Sanctuary” ise besbelli düşüşte ve uzatmaları oynuyor. Artık altıncı sezonuna giren “Nip/Tuck”, yeniden aile olmak üzerine bir şeyler söyleme derdinde. O da ana karakterlerini çok sağlam oturtanlardan. Dolayısıyla da yıkılması zor… İkinci sezonunu yaşayan en talihsiz dizi ise iyi bir fikirle doğan ama bunu kötü kullanan “Dollhouse”. İkinci sezonun finalini bile göremeyecek bu gidişle. En özgün dizilerden biri olan “Californication” da aynı tadı koruyarak daha uzun yıllar süreceğinin ipuçlarını veriyor.
Gelelim Tazelere…
“Dharma & Greg”den bu yana hepimizin sevgilisi olan Jenna Elfman’ın yeni komedisi “Accidentaly on Purpose” şimdiden sevilenlerden oldu bile. Orta yaşlı bekar bir sinema eleştirmeninin, savruk ve sorumsuz bir adamla yaşadıkları, iyi yaratılmış yan karakterlerle destekleniyor ve takibi kolay bir durum komedisi çıkıyor ortaya. Elfman’ın enerjisi de diziyi kurtarıyor zaten…
Sezonun en özgün işi yine HBO’dan… Bir yazarın tuhaf maceralarını izlemek hiç bu kadar keyifli olmamıştı demek ve övmek de mümkün. Yılın en özgün dizisi demek daha iyi. “Bored to Death” kesinlikle uzun sürmesi gereken ve kendi kitlesini memnun eden dizilerden olarak kalacak. Zaten kanalın desteği de arkasında.
Sezonun ilginç komedilerinden “Community” ise en çok sinema göndermeleriyle ön plana çıkıyor. Çıkış konusu iyi olsa da yarattığı karakterleri ve atmosferiyle bildik bir görüntü çiziyor ve pek de uzun soluklu gibi görünmüyor. İlk bölümden itibaren her şeyin çok belirgin olması da dizinin dezavantajlarından biri… Belli ki aynı şeyin etrafında dönecek ve ileri gitmeyecek.
Orta yaşlı dul bir kadının banliyöde yaşadıklarını anlatan yeni Courtney Cox dizisi “Cougar Town” ise oyuncunun gözünün içine bakıyor. Onun hırsı ya da hevesi ile geleceği belli olacak dizi, ergen oğlu olan orta yaşlı dul bir kadının buna rağmen cinselliği yaşama, gecikmiş isteklerinin, heveslerinin peşinden koşma ve genç erkeklerle olma maceralarının çevresinde dönüyor. Çok da iddialı olmasa da sessiz sakin ilerleyecek gibi.
Sezonun direk sinemadan uyarlanmış dizisi “Eastwick” ise erken havlu atanlardan. Meşhur “Kasabanın Cadıları” filminden uyarlanan “Desperate Hosewives”ın cadılı versiyonu diyebileceğimiz dizi beklenen reytingleri alamayarak sezon finalini göremeden sona erdi. İyi mi oldu, yazık mı oldu derseniz… İyi oldu…
Sezonun en şaşalı işi ise “Lost”un hayatlarımıza soktuğu “flash forward”dan doğan dizi. Keza adı da aynı… “Flash/Forward” dünyadaki herkesin gözlerinin kararıp geleceği gördüğü 2 dakika 17 saniyeye odaklanan evrensel bir terörden bahseden ve bunu önlemeye çalışan bir birimin çevresinde gelişen olaylar zinciri olarak ön plana çıkıyor. Ama daha baştan kötü bir pilot bölüm yapmış durumda. Daha çok ayrıntılandırılabilecek bir malzemeyi bir saate mahkum eden ilk bölümden akılda kalan tek şey final anı. Sonrasında tempo yükselmeye başladıysa da sürekli inançtan bahsetmeye başlayan, geleceği değiştirmek temasına sıkı sıkıya yapışan bir kötü gidişe adım atıyor. Oysa konsept başarılı. Tabii oyunculukların kötü olduğunu da eklemekte de fayda var. Kısacası yarattığı heyecana rağmen tatmin etmeyen dizilerden…
“Nip/Tuck”ın yaratıcısı Ryan Murphy’den bir özgün iş daha… Bir kolejin gönüllülükler üzerinden yürüyen müzik kulübü hakkında renkli karakterleriyle müzikseverlerin çoktan baş tacı ettiği “Glee” şimdiden sonraki sezonlarını garanti etmekle kalmadı, ilk soundtrack’inin başarılı satış rakamıyla da ilgi odağı olduğunu gösterdi.
Geçen sezon yeniden çevrilen “90210”nun başarısıyla karşımıza gelen “Melrose Place” ise ilk bölümünde yakaladığı enerjinin sonunu getiremeyenlerden. Yayıncı kanalında mutsuz olduğu dizinin sonu yakın gibi. En son çare olarak kadroda yapılan değişiklikler dizinin geleceğini çizecek. Ama durum pek de iç açıcı gözükmüyor.
Sezonun komedi adına en önemli çıkışı hiç kuşkusuz birbiriyle bağlantılı üç aileyi anlatan komedi “Modern Family”. Çocuklu bir dilberle evli baba ile iki çocuğunun maceraları. Çocuk dediysek onlarda alem… Evlat edindiği bebekleri ve partneriyle yaşayan bir gay ile kocası ve üç çocuğuyla yaşayan kızıyla babalarının her bir araya gelişleri ayrı olay, ayrı komedi. Birde yeni dönem mockumentary, yarı belgesel atmosferi üzerine ekleyince ortaya tadından yenmez bir aile komedisi çıkıyor ki, yeni sezonun komedi kategorisinde en iyi işi demek hiç de abartı olmaz.
Bir filmle başlayan sonrasında bölünerek çoğalan temasıyla “Stargate” de sonunda birleşip gelenlerden. Bilimkurgu sevenlerin elindeki yegane dizi olarak görünen “Stargate Universe” hayranlarını mesut edenlerden. Ama kıyısından köşesinden takip edenlerdenseniz değişiklik yok, aynı tas aynı hamam…
Sezonun en şaşaalı dizisi “The Vampire Diaries”de köklerini kitaptan alanlardan. Hem uyarlama olmasının avantajını, hem de Alacakaranlık’la gelen gündemin avantajını kullanan dizi izlenme rakamlarına bakılırsa herkesi memnun eden düzeyde. Ancak bolca işlenen kolejde vampir konusunu şu ana kadar çeşitlendirmeyi ya da özgünleştirmeyi de başarabilmiş değil. Beklentilerin biraz uzağında kalan dizi yine de Alacakaranlık serisini sevenlerin baş tacı…
Christian Slater’lı kadrosuyla dikkat çeken “The Forgotten” aslında bildik konusuna rağmen bir duyguyu yaşattığı ve umut dağıttığı için beklenmedik şekilde izlenenlerden. Kim oldukları bilinmeyen bir yerlerde bulunan cesetlerin kim olduğunu arayan bir gönüllü ekibin arayışları, yakınlarını kaybetmiş insanları ekran başına kitliyor her şeyden önce. Birde Amerikan izleyicisinin bayıldığı CSI tarzı araştırmalar devreye girince ortaya çıkan şey pek formüle olduğu. Biraz “Cold Case” biraz “CSI” derken bölüm sonu geliyor…
Dizi dünyasının minik unutulmazlarından “Malcom in The Middle” tarzındaki yeni aile komedisi “The Middle”da bekleneni veremeyenlerden. Bu dizinin başarısızlığımı yoksa öncüllerinin başarısı mı orası tartışılır. Ama pilot bölümün her şeyi çok iyi özetlediği kesin. Süpermen olmaya çalışan bir annenin komik maceraları…
Avukatlık dizilerine yeni soluk getirdiği söylenen ve beklenenin üzerinde beğenilen, çok başarılı bulunan “The Good Wife”, özellikle oyuncu kadrosu ve başarılı pilot bölümüyle ön plana çıkmış durumda. İlerleyen günlerde sezonu tamamlayacağı konusunda pek şüphe uyandırmıyor.
Hastane dizilerinin pek bir revaçta olması bazen ardı ardına gelince pek de işe yaramıyor. Bu durumdan muzdarip olan iki yeni dizi “Three Rivers” ve “Mercy” arasındaki rekabet tamamen hangisinin önce yayından kaldırılacağına kitlenmiş gibi görünüyor. Yine hastane dizisi sayılabilecek dizilerden “Trauma” çoktan tartışılmaya başlandı bile. Bol aksiyonlu dizinin acil yardım ekibini oluşturan kahramanları geceleri uyuyamıyorlar tıpkı yapımcıları gibi. Sezonun ilk yarısında pek rağbet görmeyen dizisi son birkaç bölümdür iyi izlenme payı alınca en azından sezonu tamamlasın görüşü hakim ama bir ayağı çukurda gibi.
Yine polisiye, yine yüksek izlenme payları ama bildik konu ve atmosferden oluşan “NCIS: Los Angeles” bildiğimiz tutan diziyi evirip çevirip önümüze koyan yapımcı kurnazlığı. Yedi sezondur devam eden “Navy NCIS”in şehir şubesi, tıpkı Kanıt Peşinde serisi gibi. Sevenlerini mutlu edecek ama sevmeyenlerinin umrunda olmayacak yapımlardan.
Biraz geç başlayan ama başlar başlamaz sevilen dizilerden “White Collar”da tanıdık oyuncuların avantajından faydalanmaya çalışan bir polisiye. Şöhretli bir dolandırıcının yakalandıktan sonra ayağındaki kelepçe ile suçla savaşma mücadelesi. Kendisini yakalayan dedektifle kurduğu dostlukla, tuhaf yardımcısıyla çizilen başarılı ana karakterin peşinde ilerleyen dizinin önü şimdilik açık ama tekrara düşmesi muhtemel…
Son diziye geçmeden önce birkaç yapımdan daha bahsetmeli… Sezonun başlamasıyla biten dizisi “TBL: The Beautiful Life” sadece iki bölüm yayınlanabilen, moda dünyasını anlatmaya çalışan bir yapım olarak kalakaldı. İyi oyuncu kadrosuna, bolca güzel kızla yakışıklı erkekle dolu olmasına ve modellerin dünyasına odaklanmasına rağmen daha ilk bölümden kaybetmiş dizilerden oldu. Yine sezonun umut vadeden komedisi “Hank”de sezonun en kötü komedi dizisi adaylarından biri olarak sezon finalini göremeyenlerden.
Ve gelelim son diziye… Uzaylıların biz dostuz deyip bizi kandırdığı, gizli gizli aramızda yaşarken örgütlenip düşman olduğu, bu sayede de kimselere güvenip bu uzaylılar sandığınız gibi dostluk için gelmedi savaşmalıyız diyemediğimiz “V: Visitors” uzun bekleyişin ardından yeni sezonun en geç başlayan ve en fazla gürültü koparan dizisi oldu. TRT-2 zamanlarından hatırlanacak olay dizilerden olan “Ziyaretçiler” eskisine kıyasla teknoloji soslu görünse de ciddi ciddi ne varsa eskilerde varmış dedirtiyor izleyene. Temelleri sağlam konu ne de olsa. Al istediğin kadar işle, uzat… Yayınlandığı zaman diliminde altın çağını yaşayan TRT’nin en gözde yapımı olan ziyaretçilerin hamsi yer gibi kuyruğundan tutup fare yemesi unutulmazlardan. O döneme yetişemeyen bilim kurgu sevenlerin çoktan favorisi arasına giren dizi, belki de nostaljinin etkisiyle orjinalinin tadını vermiyor…
Kara Şimşek, Evimiz Hollywood’da, Melrose Place derken eski klasikler yavaş yavaş dönüyor. Bu yeniden çevrimlerin başarısı diğer klasiklere de kapı açıyor. Çarli’nin Melekleri’nin de bu zincire yeni halka olacağı dillerde dolaşmakta. Bir çırpıda incelediğimiz dizilere bakıldığında görünen de aynı hemen hemen… Sezonun özgünlük ve yaratıcılık konusunda hayli kısır olması yetişin klasikler naralarına neden oluyor. Bağımlılık yaratacak yeni bir Lost arayanlar mecburen Ocak ayında başlayacak dizileri bekleyecekler. Unutmadan sezon arası verildiğini de eklemeli.
Tüm dizilere minik bir kuşbakışı atarsak; ilk görünen, genelde tutmuş dizilerin benzerlerinin geldiği ve yapımcıların pek de risk alamadığı… Polisiyeler ve kanıt peşinde tarzı, her sezon çoğalıyor zaten. Yeni dizilerden çıkan ortak özellikler ise, giderek eşcinsel karakterlerin çoğalması, orta yaşlı kadınlara dayalı dizilerde artış ve eskinin kalabalık karakterli dizilerinin yerinde yellerin esmesi. Bir de yeni dizilerin çoğunun filmlere gönderme yapmasını eklemeli. Sezonun ikinci yarısında her şeyin netleşeceğini beklemekten başka çare yok gibi…
Hareketli zamanlar içinse Ocak ortasını beklemek gerekiyor. 24, Chuck, Caprica ve elbette Lost başta olmak üzere birçok dizi de aralarına katılınca bakalım bu rekabetten kim galip çıkacak ama; kısır bir sezon yaşadığımız kesin…

Warehouse 13

Yayınlandı: Ocak 7, 2010 / Dizi, Kritik, To be contunied, Warehouse 13
Objelerle dolu bir depo ve yan etkileri
Dizi dünyasının konu zenginliğinde en özel ilgiyi bekleyenler genelde fantastik bilim kurgulardır. İnanılmaz olana inanmak için bekleyen izleyici bir kere inanmaya başlarsa işler kolaylaşır iki taraf içinde. Dünyalar, paralel evrenler, zaman yolculuklar ve insanlığın sonu derken bilim kurgu kanalı da boş durmaz, yeni öyküler yaratır. Özellikle de büyük dizilerin tatil dönemlerinde. Ara sezonun en sevimli dizisi “Warehouse 13” böyle doğanlardan.
Geçtiğimiz ay 13. Bölümüyle ilk sezonunu tamamlayan, ikinci sezonu için henüz bir açıklama gelmeyen “Warehouse 13” temelinde tutmuş dizilerin basit formüllerini barındırıyor ve buna biraz komedi ekliyor. Bilim kurgu meraklılarına tamda hedef kanalında seslenmesi bir yana bir de üstüne tutmuş yapımlardan besleniyor ki, yabancılık çekmeden hemen benimseyip izlemeye başlayın. Tanıdık ve sempatik yüzlerden oluşan oyuncu kadrosu da cabası…
2 bölümlük pilotla izleyicisine kendine tanıtan “Warehouse 13” daha ilk bölümden hem gizemini hem de eğlencesini verirken, karakterlerini ve adeta sezon boyunca neler izleyeceğimizin özetini vererek başlıyor. İnsanlık tarihinin çığır açan muhteşem buluşlarının, çılgın deneylerinin sonucu olan objeler ve onları toplayıp nötrleştirmekle görevli bir birim. Elbette birimin topladıklarını biriktirdiği bir depo… Diziye adını veren deponun da başlı başına bir eğlencelik yer olduğunu belirtmeli…
Bir parça X-Files gizeminin yer aldığı dizinin ana beslenme kaynağı ise ülkemiz kanallarında da gösterilen ve çok beğenilen “The Lost Room”… Sadece 3 bölümden oluşan bu mini serinin bir odaya hapsolmuş çocuğunu kurtarmaya çalışan bir adamın hikayesi diye özetlenemeyecek yapımın en dikkat çekici noktası farklı özelliklere sahip objeleriydi elbette. 3 Bölümde bittiğinde bunca malzeme varken uzatabilirlermiş cümlesi de herkesin dilince olunca, bu dilek onun kadar ciddi olmasa da biraz daha eğlenceli halde gerçekleşmiş oluyor.
Pilot bölümde hemen ana karakterlerle karşılaşıyoruz. Elbette birime katılmadan önceki halleriyle… Kısa süre içinde birime dahil olan karakterlerimiz de tipik ikililerden. Sorumluluk sahibi, duygusal kadınımız Myka ile sezgileri güçlü büyümemiş oyuncu erkeğimiz Pete birlikte dengeyi sağlayan takım oluyorlar. Onları yöneten ise bilgili ama sırlarla dolu panik atak depo sorumlusu Artie… Önündeki bilgisayardan araştırmalar yaparak mevcut objeleri tespit ederek Myka ve Pete’i göreve yollayan Artie’ye yardım eden takımın ev sahibesi Leena’nın da aura’ları okuma becerisi mevcut.
Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde bulunan depodan ve içindeki objelerden daha tuhaf olan ise birimin başındaki Mrs. Frederic… Sessiz sedasız ortada bitiveren Mrs. Frederic az konuşan ama öze konuşan karakterlerden.
Dizinin ilerleyen bölümlerindeyse ekibe bir vaka da yardım edildikten sonra Claudia katılıyor. Yaşından büyük işler başaran genç bilim adamı etiketiyle Artie’ye yardım eden ama bu yardımlar sırasında bolca da ortalığı karıştıran kişi oluyor. Özellikle sezonun ikinci yarısı bolca sahne aldığını hatırlatalım.
Sezonun ilk yarısı boyunca objelerin kötü etkilerinin ortaya çıkmasından sonra olay yerine gidip hem hayatları kurtaran hem de aksiyon sunan dizi, ikinci yarısında ise tamamen farklı bir yola sapıyor. Adeta hızlandırılmış bir finale gider gibi eski ajandan kötü adam yaratıp her şeyi sabote ettirmeye kalkıyor. Son bölümlerinde ciddileşen dizi hayli beklenmedik bir finalle de şaşırtıyor…
Dizinin yaratıcısı ise bir ikili… 1994’ten bu yana dizilerin yazar kadrolarında bulunan Jane Espenson ilk 15 yılın sonunda kendi yarattığı dünyayı yazıyor. Yaratıcı ekibin diğer üyesi ise D. Brent Mote. Oyuncu kadrosunun en göze çarpan ismi Artie rolüne hayat veren oyuncu Saul Rubinek. 1976’dan bu yana oyunculuk yapan Rubinek adı bilinmeyen ama siması tanınan karakter oyuncularından. Ekibi oluşturanlarda tanınmış simalardan oluşuyor. Eddie McClintock ve Joanne Kelly…
Yan etkileri daha çok da kötü etkileri olan objelerle dolu bir depo, ansızın ortaya çıkan siyah bir kadının yöneticiliğinde bilgi ama panik atak bir depo dahisi ile dedektif mantık ile sezgiden oluşan dengeli ekiple tanışmak isterseniz “Warehouse 13” sizleri bekliyor… Özellikle de bilimkurgu meraklılarını…

Hung

Yayınlandı: Ocak 7, 2010 / Dizi, Hung, Kritik, Thomas Jane, To be contunied
Mutluluk Doktoru Hizmetinizde
Sonunda beklenen ay geldi ve dizi mevsimi başladı… Bu mevsimin yeni ve iddialı dizileri getirmesinin yanı sıra özlenen dizilerin yeni sezonuna start vermesinin ardından dizi izleyicisi de rahat bir nefes almış oldu. Zira dizi tutkunları için geçen zor zamanlar nihayete erdi bile. Fringe, Gossip Girl ve Supernatural’ın yeni sezon premiere’leriyle hareketlenen Tv dünyasına gelecek yaz devam etmesi söz konusu olan hayli haşarı bir dizi de eklendi. Kablolu kanallardan birinde yayınlanan bu arsız dizi yaz boyu alternatif arayanları memnun eden, dönemi için keşke bitmeseydi denebilecek türden işlerden biri.
Malum daha önce bu sayfalarda yaz döneminin bir anlamda deneme tahtası olduğunu belirtmiştim. Dönem içerisinde daha iddiasız, ya tutarsa dizilerinin geldiğini, kısır sezonda çok az dizinin devam şansı yakalayabildiğini de söylemiştim. Yaz dönemini zaferle kapatan dizilerden biri hiç kuşkusuz “Hung” oldu. Bir jigolonun maceraları diye özetlenebilecek dizi ilk sezon macerasını şimdilik 10 bölümde başarılı bir şekilde kapattı.
Romantik komedi filmlerinin kalıplarını kırarak yetişkin filmlerine daha özgür baktığı, bolca argo ve cinsellik kullanılan döneme denk gelen dizi tam da zamanında karşımıza çıkıyor aslında. Yetişkinlerin de cinsel hayatlarının olduğu vurgusu yapan birçok filmin arasında ekranlara gelen dizi, bir lisede öğretmenlik ve basketbol takımının koçluğunu yapan Ray Drecker’ın hayatına odaklanıyor. Lisede takımının yıldızıyken sakatlık ile tüm gelecek hayallerinden kopan bu andan sonra da bir kaybedene dönüşen Ray’in hayatı Amigo kızların lideri olan lise aşkı Jessica ile boşanmaları ile büsbütün kötü durumda. Lise çağındaki ikizlerinin de velayeti annelerinde olunca Ray’i bekleyen yalnızlık ve kaybetmişlik hissi oluyor.
Tüm bu kaybetmişlik havasında Ray’in elindeki tek iyi şeyi anlaması ve bunu kullanması dizimizin konusunu oluşturuyor. Koca bir evliliğin muhasebesi yapılırken “eşinin tek işe yarayan şey aletinin uzunluğuydu” cümlesi ile tetiklenen durum Ray’e yeni bir çıkış kapısı da açmış oluyor. Amerika’da hayli yaygın olan “nasıl milyoner olunur” konulu girişimcilik programlarından birine dahil olan Ray, burada tanıştığı Tanya ile yaşadığı geceden sonra daha da fazla düşünüyor bu alet uzunluğu meselesini… Birde programda elinizdeki farklı malzemeyi paraya çevirin düsturu düşünüldüğünde her şey daha komik bir hal alıyor. Bu arada programın yöneticisinin ileriki bölümlerde ne hallere düştüğü de ayrı bir komedi…
Gelelim Tanya’ya… Üretkenlik sıkıntısı çeken şair kızımız da kaybedenler kulübünden… Onun da program vasıtasıyla aklına gelen tek şey şiirli kurabiyeler… Annesinin gölgesinde kalmış olan Tanya bir şirkette çalışan ve fark edilmeyen karakterlerden. Ama Ray’le yaşadığı gecede cinsel deneyiminin olağanüstü olarak tanımlanması gerekmesiyle her şey değişiyor ve talih dönüyor. Evinin yanmasıyla bahçesinde çadırda kalmak zorunda olan Ray’in para kazanma mecburiyeti iyice had safhaya çıkınca Tanya ile kaçınılmaz olan ortaklık başlıyor. “Mutluluk Doktoru” adı ile gazetelere verilen ilanlarla fısıltılarla kulaktan kulağa duyurma girişimleriyle Ray Jigololuğa, Tanya’da Pezevenkliğe adım atıyor…
Asıl konu da burada başlıyor zaten… Her şeyden habersiz tecrübesiz iki sıradan insan bunu bile eline yüzüne bulaştırabilecek potansiyellerini ıskalamıyor… İkizlerine hiç olmazsa harçlık vermek isteyen, evini onarma derdindeki Ray ile teorideki fikirlerini pratiğe dökemeyen Tanya’nın başlarına gelenler hayli ironik haller içermeye başlıyor. Bu ahlaksız ve komik iş ortaklığı ilerleyen bölümlerde de yeni karakterler ve sorunlar getirince ortaya parlak bir dizi çıkıyor.
“The Riches” adlı dizi ile adını duyuran Dimitry Lipkin’in yaratıcılığında sağlam bir ekiple kotarılan dizi 27 dakikalık 10 bölümle ilk sezonunu iyi bir noktada bitirenlerden. Mutluluk telalarlı ikiye çıkmak üzere iken, işi büyütmek ve daha fazla para kazanmak üzereyken sezon finali yapan dizi yaratıcısı dışında gücünü oyuncu kadrosundan alıyor. Ray rolüyle karşımıza gelen sinemadan tanıdık bir isim: Thomas Jane… “Mist” ve “Mutant Chronicles” ile yakınlarda sinemalarımızda konuk ettiğimiz oyuncu ilk dizisinde hayli başarılı… Sinemanın güzel sarışınlarından Anne Heche ve tam tiplemesine uyan Jane Adams’da ekibin başarısının mimarları…
Tanya ve Ray ikilisine Lenore’un katılmasıyla iyice hareketlenen, Jemma karakterinin katılmasıyla tuhaflaşan dizi yetişkin izleyicilerce keyifle izlenmeyi bekliyor… Ciddi dramlar ve aksiyon dizilerinin arasında nefes almak isteyenlere duyurulur…
Tedy İyi Niyet Turunda
Yavaş yavaş kış sezonu yaklaşırken, büyük dizilerin fragmanları ve duyuruları kanallarda dönmeye başlarken yapılacak tek şey izleyiciye yeni örnekler sunmaktır elbette. Tutarsa kışa devam edip sezonunu tamamlayabilme ihtimaliyle bir bir yeni diziler başlar. Senaryoları öyle Lost, Prison Break gibi karmaşık olmayan, daha sade senaryo ile atmosferini ön plana çıkaran diziler denk düşer bu döneme genelde. Tüm bu şartlar altında karşımıza gelen bir dizi var “The Philanthropist”.
Bizdeki karşılığı Hayırsever olan dizinin bu geçiş döneminde en çabuk fark edilen ve parlayan dizi olmasının altında ise son dönemin rüzgarını arkasına alması yatıyor. Formülü iyi hesaplanmış dizi Amerikan izleyicisinin kahraman izleme alışkanlığına iyi karşılık veriyor her şeyden önce. Üstüne birde son Bond filmiyle iyiden iyiye kural olan çok uluslu aksiyon formülünü de işletiyor. Birde ana karakterinin hayli karizmatik olmasının yanına kendini yardıma adamış olmasını ekleyin dizimiz hazır…
Klasik entrikalarla dolu bulmaca çözme dizilerinin aksine daha insani bir konuyu işleyen dizinin ilk bölümü hayli sempatik bir başlangıç yapıyor. Hem aksiyon, hem hayır işleme hem de birinci ağızdan hayli eğlenceli bir anlatımla. Barmen kadına asılan, onu elde etmek için atıp tutan adam görünümündeki Teddy Rist ile tanışıyoruz ilk karede… Ben şirket CEO’suyum diyor, yetmiyor Nijerya’da yaşadıklarını anlatmaya başlıyor…
Maidstone & Rist adlı çok büyük bir şirketin CEO’su, dünyanın en zengin yüz kişisinden biri olan Tedy Rist on yaşındaki oğlunun ölümü ve karısıyla sorunları ile boğuşurken iş gezisi sebebiyle gittiği Nijerya’da başına gelen olay sonrası bir değişim geçirip, yenileniyor… Yardıma muhtaç herkese yetişmeye çalışan Rist, soluğu tekrar Nijerya’da alıp işini tamamlamaya çalışırken güzel yanıtlarda alıyor. “Ben zenginim ve size yardım etmeye geldim” cümlelerine yanıt olarak “Siz zenginler ancak ellerinize pislik bulaştığında buralar gelip vicdanınızı rahatlatır sonra evinize dönüp arkadaşlarınıza hayatınızın ne kadar anlamlı olduğunu anlatırsınız” Nijerya’daki aşı sorununu ölüm kalım pahasına aşan ve bu uğurda bol parasından da harcayan Rist, kendi ağzından anlattığı hikayesine başarılı bir ilk bölümle bizi de ortak ediyor.
İkinci bölümde bu kez anlatıcımız Philip Maidstone. Hem de şirket yönetim kurulu toplantısında Teddy’i savunma halinde… Tedy ise Ordu’nun yönetime el koyduğu Birminya’da yine sorun çözme peşinde. Küçük bir kızın hayatının kurtulma mücadelesine paralel bir de ev hapsinde tutulan devrik lider söz konusu. Üçüncü bölümse Fransa’da geçiyor. Dağılan Sovyetler Birliği ülkelerinden kaçak olarak getirilen kadınların zorla pazarlanmasının önüne geçme mücadelesi anlatılırken, bu kez anlatıcımız yine Tedy ama dinleyen barmen değil, Fransa Başbakanı. Dizinin daha dördüncü bölümünde Nijerya’da geçen bir bölüme daha imza atması da doğru strateji… Kanalla yapılan anlaşma gereği 8 bölümden oluşacak dizinin devamı gelip gelmeyeceği resmi açıklamayla duyurulmasa da devam edeceğine kesin gözüyle bakılmakta. Tedy iyi niyet gezilerini Kosova, Kashmir, San Diego ve Tahiti ile tamamlayacak…
Gelelim dizinin künyesine… Alışık olunduğu üzere tek bir yaratıcısı olmayan dizinin üç kişilik beyin takımının en önemli ismi “Oz” ile rüştünü ispat etmiş olan Tom Fontana. Ona eşlik eden isimlerse Jim Juvonen ve Charlie Corwin. Tedy’yi canlandıran oyuncu James Purefoy ilk kez tek başına bir dizinin sorumluluğunu alıyor. İlk başrolünde başarılı görünen oyuncuyu “Rome” dizisinde “Marc Antony” karakterinde izlemiştik. Gelelim Maidstone cephesine… “Law & Order”ın Dedektif Ed Green’i olarak tanıdığımız Jesse L. Martin, Tedy’nin iş ortağı Philip Maidstone rolündeyken, eşi Olivia rolünde ise “Scream” serisinin yıldızı Neve Campbell dizinin ağır topu boşluğunu dolduruyor. Tüm kadrosu tanınmış simalardan oluşan dizi bu sayede yabancılık çekmeden kendini izletmeyi başarıyor.
Yazı yazıldığı sırada 4 bölümü yayınlanmış olan “The Philanthropist” unutulmuş değerleri hatırlatma, paylaşma ve kalkınma düsturuyla Amerikan izleyicisini tavlamış görünüyor. En büyük izleyici kitlesini oluşturan İnternet ortamında da kulak kulağa yayılmış ve öne fırlamış görünen dizi anlaşılan kış sezonunda da devam edecek… Bu da demek oluyor ki, daha uzunca bir süre Tedy iyi niyet gezilerine devam edecek…