‘The Fountain’ Kategorisi için Arşiv

Galiptir bu yolda mağlup

1998’de “Pi” ile çıkageldiğinde sinefillerce baş tacı edilen, 200’de “Requem for a Dream” ile izleyeni sarsarak bir anda gelecek vadeden yönetmen sıfatı ile takip edilen yönetmen Darren Aronofsky nedendir bilinmez 6 yıl ara verip hayli tuhaf bir filmde dönüş yapmıştı. İzleyicileri ikiye bölen “Kaynak” özellikle yükselen beklentiler söz konusu olduğunda koca bir hayal kırıklığından öteye geçememiş, derinliksiz ve bolca makyajlı bulunmuştu. İlk iki filminde inşa ettiği yapının gözleri önünde yıkıldığını gördü Darren Aronofsky…Yeni bir çıkış arıyordu…
1981’de kısa bir rolle de olsa, büyük kitlelere ulaşabileceği “Body Heat”le oyunculuğunda aradığı çıkışı “Rumble Fish”le yakalamış, hemen ardından 80’ler boyunca büyük bir sembole dönüşmüştü Mickey Rourke… “9.5 Hafta” ve “Vahşi Orkide” yardımıyla ikona dönüşmesi de gecikmedi. Filmlerdeki başarısına paralel bir hayat kuramadı bir türlü Rourke, eşini dövmesiyle başlayan bir dizi özel hayat skandalıyla, profesyonel boks denemeleriyle çok konuşulurken aynı zamanda da yıprandı… Kaydığı irili ufaklı rollerle devam ediyor gibi gözükse de, hızlı yükselip çakılmayı kariyerinde an be an yaşadı. 2006’da “Sin City” ile dönüyorum dese de, yeni bir çıkış arıyordu…
Filmin en büyük özelliği kuşkusuz yeni çıkış arayan iki ismi bir araya getirmesi. İkisi içinde değişim rüzgarları çoktan esmiş, ikisi de yeni çıkış fırsatını sahiplenmiş ve gerekeni yapmış gibi görünüyor.
Özellikle Kaynak’la iyice ayyuka çıkan görsel makyajlarından, planlarından dolayısıyla görsel süslerden arınmış bir Aronofsky var karşımızda bu kez. Her şeyi süslemek yerine, mesajlarını doğal anlatım üzerinden ufaktan veren bir yöntem izliyor. Bazı sahnelerde direk fotoğraf gibi ana karakterinin yalnızlığını resmetmek dışında bu kez maceraya girişmiyor.
Rourke’sa zaten yaşam özdeşliği dolayısıyla Randy’i oynamıyor adeta yaşıyor… Ortak yönlerinin çokça olmasını müthiş bir avantaja dönüştürüp, izleyicinin gözünde galip başlıyor maçlarına. Aslında tipik bir spor filmi öyküsü var her şeyin arkasında. Kaybeden, kaybetmesine ramak kalmış sporcu öykülerine, kaybedeceğini bile bile devam eden ölümüne dövüşlere bir yeni halka daha ekleniyor… Sadece bununla kalmamasını sağlayan ise bu ikilinin tercihleri oluyor. Eldeki senaryoyu süse püse girişmeden, kimi zaman dökümanter havasında, çoğunlukla elinde kamera Randy’i takip eden izleyiciymişcesine bir atmosfer yaratan, izleyicisine sende oradasın diyen Aronofsky bu yolla filmle çok daha kısa sürede ve doğal bir şekilde bağ kurulmasını sağlıyor.
Zaten Mickey Rourke’un maç sonrası tüm o kasların, heybetli görüntünün ardında mağlup bir adamı canlandırmakta zorlanmıyor. İnandırıcılık konusunda hiç sıkıntı çekmiyor. Bir zamanlar efsane olan, şimdiyse işitme cihazı takan, kızıyla sorunları olan, ring dışında bir yere ait olamayan bir adam olarak her sahnede biraz daha büyüyor… Tüm filmi de sırtlıyor… Tüm detaylarda, önemli anlarda süslerden ve özellikle vurgulardan kaçıldığı her şeyin doğallıkla verilmek istendiği filmde Rourke’un performansı daha da büyüyor. “Yaşlı, bitik bir et parçasıyım ve yalnız olmayı hak ediyorum. Tek isteğim, benden nefret etmemen” diyor kızına Randy, inanmamak mümkün mü…
45 yaşındaki Marisa Tomei’nin de striptizini ve kucak dansını görmek de hayli doğal gelen, sırıtmayanlardan. O da arada kalmış, sıkışmış artık talep görmemekten, yaşlı bulunmaktan kaybedene dönüşmeye başladığının farkında olduğunu veriyor her sahne boyunca. İki oyuncunun yönetmenin tercihleriyle parlayan oyunculuğu da, tüm filmin albenisini özelliğini oluşturuyor sonuçta. Önceki filmlerinde yarattığı atmosferi kullansa tüm anlatımı komediye dönüştürebilecek olan Aranofsky, hiçbir sahneyi da ya da planı kurmamışlık havası ile aradığı çıkışı Rourke ile birlikte buluyor.
Anlatılan hikaye epi topu spor filmlerinde alışık olduğumuz türden… Zamanında Rocky’nin de başına gelmişti. Tüm sporcu filmleri de konuya bir yerinden teğet geçiyor zaten. Hesaplı kitaplı yapılan Amerikan Güreşlerinin doğallığı da arada verilince, son derece doğal gelen, bir filmden çok dökümanter gibi algılanıyor Şampiyon. Bu arada Güreşçi adı yerine filmi anlatmayan Şampiyon adının tercih edilmesi de sadece bizde olur dedirten bir komedi.Yeni çıkış arayan iki ismin aradıklarını fazlasıyla bulduğu “The Wrestler” kanların aktığı düzmece güreşlerin, cinsellik dozu yüksek anlarda striptiz ve kucak danslarının altında “buranın dışında hiçbir yere ait değilim” diyenlerin kazandığı öykü olarak her daim izlenecek bir doğal seyirlik…
Reklamlar
Geçtiğimiz yılın filmlerine toplu bir bakış
Yeni bir yıla geçmişken, geçen yılın değerlendirmesini yapmakta fayda var. Neler izledik, neleri beğendik ve uğurladık 2007’yi…
Genel olarak bakıldığında ilk göze çarpan % 20’lik izleyici düşüşü. Geçen yıla oranla daha az insan film izlemek için sinemayı tercih etti. Büyük rakamlara erişen yıldız filmler olmadı maalesef. Özellikle de Babam ve Oğlum gibi, Kurtlar Vadisi gibi sinemaya gitme alışkanlığı olmayanları bile çekecek filmler çıkmadı.
2007 yılı genel olarak, fantastik filmlerin, çizgi roman uyarlamalarının ve devam filmlerinin yılı oldu. Büyük merakla gösterime giren Shrek, Örümcek Adam, Karayip Korsanları, Testere ve Bourne serilerinin şimdilik son filmlerini izledik. Aralarından ön plana çakan önceki iki filmi aratmayan Bourne Ultimatom oldu. Devam filmleri kötü olur önyargılarını da kırarak senenin en iyi aksiyonlarından biri idi.
Roberto Rodriguez ile Tarantino ortaklığı ürünü Grindhouse projesi bizde pek değerini bulamasa da sinefillerin kucakladığı bir proje oldu. İki filmde amaçlarına ulaşıyor zevkle izleniyordu.
Yeniden çevrim harikası olarak, ilk filmin açıklarını da kapatan 3.10 to Yuma iki iyi oyuncu ile ön plana çıktı. 1957 yapımı ilk filmden 50 yıl sonra bir klasik daha da güçlendirilip karşımıza geldi.
Çizgi roman uyarlaması 300 spartalı tüm fanatiklerini memnun ederken senenin en çok izlenen filmleri arasındaydı.
Gücünü Beatles şarkılarından alan Across the Universe çok az şehirde ve sinemada gösterime girmesine rağmen izleyen herkesi mesteden filmlerdendi. 70’lerin müzikali gibi idi adeta…
Bazı filmler de uzun süre beklendi. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Kaynak’dı. Ölümsüzlüğün peşinden aşkın gölgesinde bir adam mükemmel müzikleri ile Kaynak da çok fazla gösterim fırsatı bulamadı.
Yine senenin sonlarına doğru gösterime giren ve oldukça uzun isimli Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı Brad Pitt faktörüne rağmen pek fazla izlenmedi, izleyenlerin de ortak görüşü entel dantel buğday sahneli film oluşu idi.

Usta yönetmen David Fincher’ın bir tutkunun peşinden gittiği Zodiac seyirciyi ikiye bölse de senenin en iyilerindendi. 60 ve 70’ler cinayetler işleyen ve asla yakalanamayan Zodiac lakaplı katilinden izinden giden izleyiciyi sürekli geren film Fincher’ın da iyice ustalaştığını kanıtlıyordu.
Geçtiğimiz yıldan sarkan filmleri de anmak gerek. Gecikmeli gösterime giren ama oscarların da gazıyla daha çok ilgi görmesine sevindiğimiz iki film senenin en iyileri arasında yerini aldı. Bağımsız yapım Küçük Gün ışığım oscarlarda hakkı yenenlerdendi. Zeki bir karamizah ve mükemmel bir ironi içeren film, genç bir oyuncuyu da sinema dünyasına kazandırdı.

Bir başka usta David Cronenberg, bu sene kara film janrını değiştirerek izleyeni mest etti. Senenin en iyi filmlerinden Şark Vaatleri özellikle hamam sahnesi ile unutulmazolacak.
Senenin kuşkusuz en iyisi Atonement-Kefaret idi. İki aşığın parçalanan hayatları mükemmel bir kurgu ile işlenerek harika bir film olarak seneye damgasını vurdu. Ama yankıları Oscarlarda devam edecek kuşkusuz.
Senenin Hollywood dışı yükselen seslerine bakıldığında göze çarpan klişelerden uzak orijinal fikirler oluyor. Büyük çoğunluğu ödüllü olarak gösterime giren filmlerden öne çıkanlarda şunlar oldu.
Balkanlar’dan acı dolu bir ana-kız öyküsü Esmanın Sırrı, Çizgi roman uyarlaması karakalem çizgileriyle saf sinema örneği Persepolis, yıllardır çekilemez denen bir başyapıtı sinemaya kazandıran Tom Tykwer’in ustalığının kanıtı Koku en çok ön plana çıkanlardı.
Uzakdoğu sineması elbette boş durmadı. Yine ince mizah barındıran ironik film harikası Yaratık, Ang Lee ustanın cinselliği yoğun kullandığı Dikkat Şehvet izleyenleri memnun etti.
2006 yapımı mükemmel film Pan’ın Labirenti geç tanıştığımız nimetlerdendi. Özgün film denince seneye damgasını dev harflerle damgasını vuran film yönetmenin yarattığı muhteşem atmosferi ile izleyenleri büyüledi. Beklide senenin birden fazla izlenecek ender filmlerindendi.
Oscar’lı Başkalarının Hayatı, sene içinde yitirdiğimiz oyuncu Ulrich Mühe’nin harika performansı ile ön plana çıkanlardandı. Berlin duvarının yıkılmasından öncesini anlatan filmler gelmeye devam ediyor.
Hollywood’dan iyi filmler, başyapıtlar çok çıkmadığı gibi özgün işler de göremedik. Genelde klişelere dayanan senaryolarla karşılaştık. Özgün senaryo sıkıntısı çeken sektör birde senarist grevinin gölgesinde seneye kötü bir giriş yaptı.
2007’de en çok dikkat çeken ve onların yılı oldu denebilecek üç isim vardı. Özellikle Transformersla çıkış yakalayan genç oynuncu Shia Labeouf, üç filmiyle dolu bir yıl geçiren Sienna Miller ve Kefaret ile dikkatleri çeken James McAvoy..
Sinema açısından bir iki notu da belirtmekte fayda var. Martin Scorsese’in sonunda Oscar alabildiği yıldı. Olamaz, kötüdür sesleri ile karşılanan Rocky 6 ile Slyvester Stallone dostu düşmanı çatlattı. İlerleyen yaşına rağmen iyi bir film yaparak Rambo 4 için özgüven tazelemişte oldu.
Kendi ilk üçümü vererek değerlendirmemi bitireyim…
3. Fountain – Kaynak
2. Eastern Promises – Şark Vaatleri
1. Atonement – Kefaret