‘The Blair Witch Project’ Kategorisi için Arşiv

Kuralsız Program, Sınırsız Reyting

Televizyonun Reality Show’ları icat etmesiyle değişen dünyaya dair filmleri Hollywood’un keşfetmesi biraz geç oldu. Önce “Ed Tv” sonra da “Truman Show” ile gerçekliğin algısının ne kadar farklılaştığı sorgulanmıştı. Sonrası mı?… Televizyonun sinemayla dirsek teması özellikle Reality Show’ların etkisiyle yeni bir türü getirdi. Dökümanterlerin yenilenmiş hali ortaya çıktı. “Mockumentary” adı verilen yeni tür, adı üzerinde sahte bir gerçeklik içeriyordu ki, aslında sinema da bu değil mi? Yeni türe gelen örneklerin kapısını ise bir bakıma “Blair Cadısı” açmıştı. Medyanın tüm kaynaklarıyla yapılan reklamlarla dozu iyice arttırılan bu sahte gerçeklik, özellikle korku gerilim sinemasının baş tacı oldu. George Romero’nun bile kayıtsız kalamadığı bu yeni türün, hayli düşük bütçelerle film yapma fırsatı vermesi yüksek karları getirmesi sık sık yeni örneklerin gelmesini sağladı ki, karşımızda da böyle bir film var.
Öncelikle filmin yönetmeninden bahsetmek gerek. 2 Oscar ödülü sahibi, Bill Guttentag. 1988’de çektiği ilk dökümanteri “You Don’t Have to Die” Oscar kazanan yönetmen, peşi sıra çektiği filmlerle de Oscar adayı olmaya devam etmiş, bu alanda kendini kanıtlamış bir isim. 1988 ile 2007 yılları arasında çektiği 13 dökümanterden sonra Guttentag bu kez kendi gerçekliğini yaratıyor. Bolca ürün verdiği Televizyon dünyasına özellikle de yarışma programlarına mümkün olabildiğince geniş bir bakış atmaya çalışıyor.
Amerikan kanallarının reyting savaşlarında belli kaygıları bırakıp, üst sıralara tırmanma tutkusunu ele alan bir filmle, Romero’nun yaptığı gibi daha çok medyayı eleştirerek çıkıyor izleyicinin karşısına. Reality Show üzerine şimdilik bizim örneklere bakarak çok fazla şey söylenemez belki ama kıtanın diğer ucunda kıyasıya bir yarış varken her şey neredeyse mübah. American Idol programı yüksek reytingler alırken, Survivor ikinci sırada iken ordaki durumun daha feci olduğunu belirtir örnekler daha fazla. Bizde tartışılan durum, yarışma sonrası insanların yaşadığı travma olurken, orda ki durum nereye kadar gidilebilir oluyor.
Başkarakter Katie ile açılıyor sahte gerçekliğimiz. Kanalındaki yeni görevine başlayan Katie, reytinglere baktığında izlenmediklerini görünce yapıyor toplantısını, yeni fikirler üretmek üzere kafa patlatıyor. Verilen örneklerle de Amerikan izleyicisini gerçeği istediğini tespit ediyor. Toplantıda birinin ortaya öylesine söylediği “Rus Ruleti” fikri Katie’de tamamdır bulduk hissi yaratınca başlıyor hazırlıklar. Hazırlıklar bir yana, gelen başka çılgın fikirler, böyle bir programın yapılabilir olup olmadığının kanuni sorgusu ile konusunu tamamen gerçek gibi algılatmayı başarıyor Guttentag.
Katie karakterinin hırsı, özellikle kimileri için akan suları durduran Eva Mendes’in de yardımıyla daha inandırıcı kılıyor filmi. Katie’nin olayın dünyayı sarsacağı düşüncesinden hareketle tüm aşamaları çekip belgesel yapması için birini tutması da mockumentary için iyi düşünülmüş bir fikir. Tüm hazırlıklar yapılıyor, yayınlanabilir olup olmadığı bilinmezken, seçmelere ilginin yüksek olması geliyor peşinden. Ama başvuranlar intihara meyilli olanlar. Bu sırada bir fikir ortaya atılıyor. “Sana yaşamı değerli olanlar lazım” cümlesi geliyor. İlk planda ölene hiç bir şey yok, kalan beş kişi 1 milyon dolar alır şeklinde olan kural da düzeltiliyor. Ödül 5 milyona çıkartılıyor ve seçmeler artık izdiham yaratıyor…
Bu süreci, seçilen yarışmacıların hayat hikayelerinden görüntülerle geçen Guttentag, Katie karakteri ile TV’de neyin yasak, neyin mübah olduğuna dair de bir şeyler söylüyor ki, örneğin yarışmacılardan birinin striptizci olması sırasında yaşanan durum… Yarışmacının yarım saniyelik de göğüsleri yayınlanamaz ama rus ruleti canlı yayınlanabilir… Yada diğer yarışmacılardaki durumlar, gay bir Meksikalının çok şaşırtıcı olması önlemek için mariachi grubunun kısacık gözükmesi gerektiği gibi örneklerle televizyon dünyasının kodları da verilmiş oluyor.
Televizyon dünyasının kuralsız olduğunda, yüksek reytingler için neler yapabileceğine odaklanan “Canlı”, özellikle yarışma anlarında her şeyden faydalanarak gerilimini de yükseltiyor… Özellikle yarışma anları için doğru seçimlerle gelen, hayat hikayeleri de cuk oturan karakterlerle iyi bir final de söz konusu. Belki bir parça Katie’yi bekleyen son fazla gelmiş gibi duruyor ama o kadar da olur deyip geçiştirilebilir…
Belki günümüzde canlı yayında “Rus Ruleti” oynama fikri fazla gelebilir ama Televizyonların her şeyi bu kadar hızlı tükettiği düşünüldüğünde pek de aykırı olmayan bu sahte gerçeklik, orta karar bir seyirlik olsa da, ne izlediğinizi, nelere tav olduğunuzu düşünmek, önünüze gelen her şeyin ne kadar hesaplı kitaplı olduğunu düşünmekte fayda var… En önemlisi de ekranda gördüğünüz her şeye prim vermemek ki, unutmayın karşınızdaki kutunun bir kapanma düğmesi var…
Reklamlar

Siz uyurken!

Korku türü her yolu denedikten sonra, 90’lı yıllarda belli bir gerilemeye gitmeye başlamıştı. Hala devam eden bu kısırlık, yeni bir şeyler görememenin hayal kırıklıkları ve klişelerin tekrarı ardından, 6.His filminden sonra sürpriz finallerle biraz hareketlenmiş gibi dursa da ivme kaybetmeye devam etti. Türe yeni bir soluk getirecek, yeniden seri filmlere öncülük edecek konu bir türlü çıkmıyordu. Yaşanan bu boşluk eski klasiklerin yeniden çevrimleriyle biraz olsun doldurulmuş görünüyordu.
Gereken hareketlilik 1999 yılında geldi… Önce Joel Schumacher’in, gerçek cinayetlerin kameraya alındığı, bu filmlerin elden ele dolaştığı bir dünyayla tanıştırdığı “8 Milimetre” çıktı geldi. Yine aynı yıl içinde bu kez garip bir film ya da proje salgın halinde yayıldı. “The Blair Witch Project”, Daniel Myrick ve Eduardo Sánchez ikilisinin yarattıkları ve dönemin tüm reklam olanaklarından faydalanarak gerçekliğe yasladıkları kurmaca gerilimle büyük etki yarattılar. Blair Cadısı, yaşanmış olayları içerdiğini iddia ediyor, izlediğinizin kurbanlarca çekilmiş olduğunu, bulunan bu kasetinde üzerinde oynanmadığını da ekliyordu. İnternetin reklamlardaki etkisi de gözler önüne serilmiş oldu. Bir pazarlama harikası olarak anılan film istediği etkiyi seyircide bırakmamış gibi görünse de, korku filmlerinin önünü açmış oldu.
Yine bu yıl içinde izlediğimiz “Cloverfield” aynı yöntemleri tekrar ederek ama bu kez içini doldurarak denedi ve etki yarattı. Son olarak izlediğimiz bir diğer benzer örnekte “Ölülerin Günlüğü” idi. Bu örneklerin arkasından yenilerinin geleceği gerçek. Malum yeniçağ, artık bilgi çağı… Cep telefonlarının sayesinde elinizde her daim kamera var ve çektiklerinizi insanlara ulaştırmakta zor değil. Bu gerçekliğe sırtını dayayan filmlerin de, bundan inandırıcılığı çok kolay yakalaması büyük bir artı olarak yazılıyor hanesine…
Rec de bahsi geçen öncüllerinin ardından geliyor… Üstelik yaygın örneklerin aksine İspanya’dan… Artık İspanya dendiğinde kulak kabartmak gerekiyor. Üstüste gelen başarılı örneklerin sonuncusu “Yetimhane” ile Avrupa sineması korku türüne iyi örnekler verme konusunda bir adım öne geçmiş durumda. Yeni halka Rec ile tamamlanırken, yönetmenlik koltuğunda da bir değil, iki isim birden oturuyor.
Jaume Balagueró ile Paco Plaza’nın ortak yönetmenlikleri ilk değil… İkisi de önceki filmleriyle kendilerini kanıtlamış, bol ödül almış isimler. İkilinin adlarını duyuran filmlerin kaynağı da ortak bir isim: Ramsey Campbell. Balagueró’nun 1999’da çıkış yaptığı film “El Sin Nombre”, Campbell’ın öyküsüne dayanıyordu. 15 ödül alan film, “Darkness” ve “Fragile”la biraz düşüş yaşayan yönetmen için hala en iyi işi gibi görünüyor. Plaza’nın çıkışı ise 2002 yılında “El Segundo Nombre” filmine dayanıyor ki, oda Campbell’ın romanından uyarlama. Plaza’da Romasanta ile gözle görülür bir düşüş yaşamıştı.
Balagueró ile Paco’nun birlikte yazdıkları senaryo, gerçekçilik ve inandırıcılık sorununu hiç yaşatmayacak bir çatıya sahip. Üstelik konusunu kurma konusunda da, temposunu ayarlama konusunda da acele etmiyor. Söz konusu olan aslında bir Tv programı. Angela ve kameraman Pablo, “Siz Uyurken” adlı program için itfaiyecileri konu alıyorlar. İtfaiye ekiplerinin yaşamına odaklanırken, sıkıntıdan patlıyorlar adeta. Beklediği heyecanı bulamayan Angela, basketbol oynuyor, tüm odaları tanıttıktan sonra röportaj sırasında keşke telefon çalsa ama çalmasın her şey iyi gitsin ikilemini yaşıyor.

Beklenen ihbar geliyor. 6 daireli bir apartmana gidiliyor. Yalnız yaşayan, pek evinden çıkmayan yaşlı kadının evinden çığlıklar gelmiş olması ihbar sebebi. İki itfaiyeci, Tv ekibimiz, hasta kızı ile annesi, yaşlı bir çift, stajyer doktor, uzakdoğulu bir aile ve iki polis’ten oluşan kadro tamamlanmış oluyor. Bu arada hala her şey sakin elbette… Ne olacak beklentisi anbean yükselirken sadece kameramanın çektiklerini, doğal ortamı görüyoruz. Herhangi bir müzikten film boyunca faydalanılmıyor.
Polis ve itfaiye ekipleri çığlıklar gelen daireye çıkıyor. Yaşlı kadının görünmesi ve polislerden birini ısırması ile de film dizginlerinden boşanıyor. Etkili sahneler, bağrışmaların, paniğin ortasında hayat mücadelesi ile kayıt hızla devam ediyor.
Bilinmeyen hastalık sebebiyle apartmanın çepeçevre sarılması, kimsenin dışarı çıkmamasına izin verilmemesi ile de hikaye zirvesini bulmuş oluyor. Tempo sorunu çekmeyen film, belli aralıklarla küçük sıçramalarını yaptığı gerilimi de tatmin edici ve mantıklı bir finalle bitiriyor.
2007 yapımı “Rec” İspanya’da vizyona girişinden bir sene sonra ülkemizde vizyonda. Birçok kişinin korsan piyasada keşfettiği, kulaktan kulağa yayılan filmin vizyonu için aslında geç kalınmış olsa da, sinemada aynı deneyimi bir kez daha yaşamak isteyenleri de çekeceği kesin.Çeşitli festivallerden 16 ödülle dönmüş “Rec”, iyi ayarlanmış temposu, bir an eksiltmediği gerilimi ve tatmin edici finaliyle özgün korku filmi örneği ihtiyacını fazlasıyla karşılarken, Blair Cadısı’nın araladığı kapıyı da sonuna kadar açmış oluyor…