‘Stanley Kubrick’ Kategorisi için Arşiv

Gün 26 Temmuz olunca, büyük ustayı anmak şarttır. Şöyle derli toplu, tanımayanın bu adamı niye anıyoruz ki sorusuna ilaç bir yazı gelsin… Hem analım, hem de amme hizmeti yapalım… Yazıyı da arte’nin enfes kolajına bağlayalım…


Stanley Kubrick Filmleri Üzerine Toplu Bir Değerlendirme

Çağımızın en önemli yönetmenlerinden biri olan Stanley Kubrick, New York’lu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hayatı sinema ile iç içe geçmiş olan New York’lu yönetmenin yapımları zaman zaman toplumdan büyük tepki görmüş, çoğu zaman ise ayakta alkışlanmıştır. Ancak Kubrick ne ayakta alkışlanırken tebrikleri kabul etmiş, ne de şiddetle tenkit edilirken kendisini savunma ihtiyacı duymuştur. Zaten onu diğer çağdaşlarından ayıran önemli özelliklerinden biri de budur. Bu tenkitlerin herhalde en acısı, son filmi olan “Eyes Wide Shut” isimli filmi vizyona girerken Amerikan basınının kendisini “Hollywood’un Kaçık Yönetmeni” olarak nitelendirmiş olmasıdır.

Kubrick fotoğrafçılıktan sinemaya geçmiş bir yönetmendir. Henüz 17 yaşındayken “Look” adlı dergide fotoğrafçı olarak işe başlayan Kubrick’in ilk filmi de Look dergisi için fotoğraflarını çektiği boksör Walter Cartier’i konu alan 16 dakikalık kısa belgesel filmidir. İlginç olan ise sinemaya ve yönetmenliğe dair çok fazla şey bilmeyen Kubrick’in kameraları kullanmak dair pek çok şeyi, filmi çekebilmek için kameraları kiraladığı yerden öğrenmesidir.

Stanley Kubrick’i Amerikan sinemasından bağımsızlaştırmaya başlayan ilk filmi, yakın zamanda da tekrar çekilen, 1960 yapım yıllı Lolita’dır. Ancak her ne kadar bu filmle bağımsızlaşmaya başladığı söylense de, Amerikan toplumunun o dönemki yapısı nedeni ile filmden bazı sahneler çıkartılmak durumunda kalınmıştır. Filmde, yakın zamanda yeniden çekilen filme göre zannedildiği gibi cinsellik ön planda olmaksızın sade bir anlatım vardır. İki film karşılaştırıldığında Stanley Kurbick’in bize gösterdiği cinselliğin filmde gösterilmeden de sade ve sarsıcı bir şekilde de anlatılabileceğidir.

Aslında Kubrick’in filmleri izlendiğinde pek çoğundan keyif almak mümkündür. Savaşa tarafsız bir gözle bakabilen Paths of Glory (1957), Amerika ile Rusya arasında büyümekte olan soğuk savaş ve nükleer krizi eleştiren Dr. Strangelove (1964), ki pek çok eleştirmene göre siyasî sinemanın en iyi örneklerinden biridir, ya da The Killing (1956) ve diğer filmleri sayılabilir. Ama Stanley Kubrick’i Amerikan sinemasından bağımsız ve sinemaya yeni bir soluk getirerek klişelikten kurtaran ve o döneme kadarki sinema anlayışını yok eden filmi 2001: A Space Odyssey (1968)’dir.

2001: A Space Odyssey, eleştirmenler, sanatçılar ve izleyiciler tarafından sıklıkla en başarılı bilim kurgu filmi olarak anılır. Film, Kubrick’in alışılagelmiş anlatım tekniklerinin dışına çıkması, çekilen yıla göre şaşırtıcı görsel efektler ve gösterime girdiğinden bu yana tartışılan sonuyla sinema tarihinin ün kazanmış başyapıtlarından biridir. Filmin isminde her ne kadar 2001 yılı geçse de film zaman kavramından bağımsızdır. Film insanoğlunun varlığı ve yaradılış dogmasını irdelenmekte ve insanlığın sonunu yalnızca insanların getirebileceğini betimlemektedir. Filmin ilk sahnelerinde geçen ve maymun klanlarının diğer maymun klanlarına üstünlük kurma çabasında, insanların birbirine karşı kurmak istedikleri üstünlük ve kaynak paylaşımındaki insanoğluna özgü bencillik vurgulanmaktadır.

2001: A Space Odyssey gibi yine bir roman uyarlaması olan A Clockwork Orange (1971) yönetmenin bir sonraki filmidir. Aynı ismi taşıyan romandan uyarlanan film, İngiltere’de ve dünyada romana gösterilen tepkiden çok daha fazla tepki ile karşılaşmıştır. Filmde İngiltere’de endüstri sonrası bir şehirdeki, ahlakî değerlerin birbirine karıştığı, iyi ile kötünün ayırt edilemez hale geldiği bir toplumda gençlerden oluşan bir çetenin insanlara uyguladığı şiddet konu alınmakta, filmin başkarakteri Alex üzerinden insan doğası ve toplumsal değerlerin çatışması konu edilmektedir.

A Clockwork Orange’ın, Kubrick’in en çok konuşulan yapımlarından biri olması, içerdiği şiddet unsuru ve şiddete bakış açısı olarak değerlendirilebilir. Ancak bu eleştirilerin çoğu filmin amacını görmezlikten gelmektedir. Alex’in Beethoven hayranı olması, sanatta şiddet temasının izlerinin bulunduğunu göstermek istediği gibi aynı zamanda her insanın içinde bulunan şiddeti de vurgular. Ancak İngiliz basını bu filmi bu şekilde yorumlamamış ve gösterdiği tepki sonrasında film Stanley Kubrick’in ricası üzerine İngiltere’de gösterimden kaldırılmıştır. Bu kararı almasındaki en önemli etken Kubrick’in İngiltere’de yaşaması ve eleştirilerin sözlü bir linç kampanyasına dönüştürülmesi gösterilebilir.

A Clockwork Orange’ın böylesine tepki görmesinden sonra Kubrick yeniden sanatsal içerikli filmlere geri dönmüştür. A Clockwork Orange’tan dört yıl sonra Kubrick, Barry Lyndon isimli filmini çeker. Filmin konusu Avrupa’da yedi yıl savaşlarının yaşandığı sırada, düelloda öldürdüğü bir soylu nedeniyle cinayetten tutuklanmamak için kaçan ve tüm Avrupa’yı dolaşmaya başlayan maceracı bir kişiliğin hikâyesini anlatır. Alex karakterinde, nasıl ki Alex üzerinden her insanın içinde olan şiddet duygusu anlatılmışsa aslında burada da Barry Lyndon üzerinden her insanda olan yükselme, mevki sahibi olma ve iktidar hırsı anlatılmaktadır. En iyi dönemsel film olarak nitelendirilen Baryy Lyndon, Amerika’da çok fazla ilgi görmemesine rağmen Avrupa’da yoğun ilgi ile karşılaşmıştır. Bunun nedeni Amerikan tarihinde benzer bir dönemin yaşanmamış olması, Avrupa’da yoğun ilgi gösterilmesinin nedeni ise Stanley Kubrick’in başarılı yorumunun yanı sıra Avrupalılar’ın gerçek hikâyesinin anlatılmasıdır.

Titiz bir çalışma prensibine sahip olan ve bu sayede filmlerini kusursuz yapan Stanley Kubrick’in yapımları arasındaki süreler uzundur. Tabii Kubrick yapması gereken kadar film yapmış ve yaptığı her filmde ayrı bir türün en iyi örneklerinden birini vermiştir. Barry Lyndon’dan sonra, The Shinning isimli filmi beş yıl sonra çekmiştir. Yine The Shinning de diğer filmleri gibi bir roman uyarlamasıdır. Romanın yazarı ise pek çok romanı sinemaya uyarlanan Sthephen King’tir. Yine Kubrick’in yönettiği bu film sinema tarihinin kült gerilim filmlerinden birini oluşturur. Filmde göze çarpan en önemli özelliklerden biri simetri unsurunun ön planda olmasıdır. Ayrıca kelime oyunları da kullanılmıştır. Filmin çocuk karakterinin otel koridorunda bisikleti ile gezerken halıda ve parkede gitmesinden kaynaklanan ses farkı bile insanı germeye yetmektedir. Ancak şunu da belirtmek lazım ki filmin sinema tarihine geçen başarısında Stanley Kubrick’in yönetmenliği kadar Jack Nicholson da oyunculuğu ile yadsınamaz bir pay sahibidir. Sinemaseverlerin gerilim filmleri sıralamasında üst sıralarda yer alan The Shinning’i, romanın yazarı Stephen King’in hiç beğenmediği notunu da belirtmek gerekir. Ancak onun eleştirisi, Kubrick’in, kitabı çok farklı yorumlayarak sinemaya aktarmasıdır.

Yönetmenin bir sonraki filmi olan Full Metal Jacket’ın çekilmesi ise yedi yıl sonraya rastlar. Kubrick bu filminde Vietnam Savaşı öncesinde Amerikan ordusunun eğitimlerini ve Vietnam Savaşı sırasında Amerikan ordusundaki askerlerin başından geçen ve savaş sırasında olağan sayılabilecek olayları çarpıcı ve gerçek yaklaşımlarla anlatmaktadır.
Kubrick, Full Metal Jacket ile savaş filmlerine çeşitli yenilikler getirmiştir. Elbette ki sinemanın her türünden önemli örnekleri başarılı bir şekilde sunan ve bu türlere yenilikler getiren Kubrick’ten bu filmde de farklı bir bakış açısı beklemek normaldir. Kubrick, bu filminde sinemada senaryo kavramını altüst ederek senaryoyu ikiye bölmüştür. Senaryonun ilk bölümünde bir karakter çözümlemesi yapmıştır, ikinci bölümde ise genel bir çerçeve çizmiştir. Kubrick bu başarılı savaş filminin ardından II. Dünya Savaşı ile ilgili bir film çevirmeyi tasarlamış olmasına rağmen, Steven Spielberg’ün Schindler’s List isimli filmin prodüksiyonuna başladığını öğrenince vazgeçmiştir. Uzun bir süre, elinde yeni projeler olsa da, yeni bir film yapmayacaktır. Ta ki 1999 yılında Eyes Wide Shut’ı çekene kadar.

Eyes Wide Shut, Sigmund Freud’un çağdaşlarından psikanalist Arthur Schnitzler’in romanından uyarlanmıştır. Filmde psikanaliz ile cinsellik iç içe geçmiştir. Yine filmde kullanılan efektler ve sahnelerde karakterlerin psikolojisine göre kullanılan renkler filmi benzer yapımlardan ayırt etmeye yeterli özelliklerdir. Filmin çekimleri bitip gösterime girdiği sırada ve yeni bir filme başlamışken, Stanley Kubrick İngiltere’de geçirdiği kalp krizi sonucu ölmüştür. Yarım kalan filmi Artificial Intelgence ise 2001 yılında, Steven Spielberg’ün Kubrick’e duyduğu saygı nedeni ile kendisi tarafından tamamlanmıştır.

Bence büyük ustanın filmleri arasında “en güzel filmi şudur” diye bir ayrım yapabilmek mümkün değildir. Filmlerindeki gerek kurgu gerek senaryo, gerek konuyu anlatış tarzı mükemmelin ötesindedir ve hepsi kendi türünde kült olmuş filmlerdir. Zaten diğer usta yönetmenlerin arasından sıyrılıp, herkes tarafından saygı görmesinin en önemli nedenleri de bunlardır. Ömrü el vermiş olsaydı Yapay Zeka’yı da Kubrick’in yorumu ile izlemek güzel olacaktı. Ama Kubrick yapması gereken kadar film yaptı ve bugünün postmodern sinemasının temellerini attı. Kendisini saygı ile anıyorum.

Barış Sönmezler



Sinema sanatına gönül vermiş herkes bilir ki Kubrick’in Fear And Desire’ını izleyebilmek mucize ile eşdeğerdedir. Özellikle Kubrick hayranları için sonsuza dek sürse bile asla vazgeçilmeyecek bir bekleyiştir…
Yönetmenin 1953’de arkadaşlarından ve akrabalarından aldığı paralarla çektiği, her şeyini üstlendiği ama sonrasında içine sinmediği için tüm kopyalarını topladığı Fear And Desire nihayet arşivlerde yerini alabilecek (mi?).
Kayıp filmlerin bulunuş öyküleri her zaman ilginç olmuştur. Orijinal negatifinin Porto Riko’da kullanılmayan bir film labaratuarında bulunduğu haberi de sinemaseverleri şaşırtmalı mı, yoksa aslında son derece olağan bir durum mu?
Herşey bir yana, restorasyon girişimi onaylanan film için sorulması gereken soru şu; Kubrick de onaylar mıydı? Stanley Kubrick mükemmeliyetçiliğinde beğenilmemiş bir film olsa bile izleyici olarak bizler bir Kubrick eserinden neler bekleyeceğimizi biliyoruz, bu yüzdendir ki; Kubrick’in de onaylayacağını farzederek Fear and Desire’ı heyecanla bekliyoruz.