‘Sine-sen’ Kategorisi için Arşiv


DİSK Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu üyesi, sinema ve TV çalışanlarının en büyük ve güçlü sendikası SİNE-SEN, Sinema Emekçileri Sendikası, sinema emekçilerine 01 Mayıs İşçi Bayramı kutlamaları için çağrıda bulunuyor. Çağrı şöyle: 

“Değerli Sinema Emekçileri, 1 Mayıs 2011 Pazar tatil günümüzdür. 
1 Mayıs İşçi Bayramı’nı 1 milyon kişiyle 1 Mayıs Alanı’nda kutlayacağız! 
Bu dayanışma ve şenlik günümüzde setleri tatil edelim… 
İnsan onuruna yaraşır çalışma koşulları ve sosyal güvenlik taleplerimiz için 
YÜRÜYELİM…”


Barda, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar gibi sinema filmlerinin ve Kurtlar Vadisi, Elveda Rumeli gibi birçok dizi filmin yönetmeni olarak tanınan Serdar Akar bu hafta ilk filmi Gemide ile Sine-Sen’in ‘Yönetmenler İlk Filmlerini Anlatıyorlar’ başlıklı etkinliğine konuk olacak.
Yönetmen Akar, 23 Mayıs 2010 Pazar günü Saat 17.00’de Sinema Emekçileri Hareket Noktası ve Kültür Merkezi Çok Amaçlı Salon’da ‘Gemide’ filminin gösteriminin ardından seyircilerle söyleşecek.
Etkinlikte gösterilecek olan Akar’ın ilk filmi Gemide bir kum kosterinin kaptanı ve personelinin başından geçenleri konu alıyor. Esrar ve içki içip, geyik muhabbetleri yaparak zaman geçiren gemi personeli yine muhabbet ettikleri bir gecede beklemedikleri bir olayla karşılaşırlar. Gemi personelinden boksör diye tanınan biri dayak yemiş, kaptanın paralarını çaldırmış ve beklenilen yemekleri getirmemiş halde gemiye gelir. Hem aç hem kafası güzel olan kaptan ve diğerleri Laleli’ye paraları çalan kişileri bulmak için giderler. Kısa bir gezinti sonrasında aradıklarını bulan gemi personeli parayı çalan grubu döverler ve alacaklarını alıp gemiye grubun yanındaki bir kızı da alarak dönerler. Sabah olduğunda hiç bir şey hatırlamayan kaptan gün içinde yavaş yavaş olanları hatırlamaya başlar. Gece esrarlı kafasının etkisiyle adam öldürdüğünü ve Rus bir fahişeyi kaçırdıklarını hatırlayan kaptan durumun ciddiyetinin farkına vardığında her şey daha kötüye gidecektir.
Oyuncular: Haldun Boysan, Erkan Can, Yıldıray Şahinler, Naci Taşdöğen, Ella Manea
Film gösterimlerinin ücretsiz olduğu ‘Yönetmenler İlk Filmlerini Anlatıyorlar’ etkinliğinde izlenen filmin ardından, yönetmenle bir söyleşi gerçekleştiriliyor. Söyleşiye katılan izleyiciler yönetmenlerin ilk filmlerini çekerken yaşadığı sıkıntıları, zorlukları ya da kimi güzel anıları öğrenme şansına sahip oluyorlar.
Etkinlik 30 Mayıs 2010 Pazar günü saat: 17.00’de Yönetmen Çağan Irmak’ın ilk filmi olarak kabul ettiği “Mustafa Hakkında Herşey” ile devam edecek. (Tel: 0 212 250 78 33-34)
Sinema Emekçileri Hareket Noktası
Kültür ve Sanat Merkezi Çok Amaçlı Salon Çini ve Mozaik Altgeçidi,
Bedrettin Mah. Refik Saydam Cad. No: 22-1/A-N ŞİŞHANE

Onur Ünlü İlk Filmi Polis’i anlatacak

Sine-Sen’in düzenlediği ve geçen hafta Handan İpekçi’nin BABAM ASKERDE filmiyle başlayan etkinlik bu hafta Onur Ünlü’nün POLİS filmiyle devam ediyor.
Şişhane’deki Sinema Emekçileri Hareket Noktası ve Kültür Merkezi Çok Amaçlı Salon’da 11 Nisan 2010 Pazar Saat 17.00’de Onur Ünlü’nün “Polis”, filmi izleyiciyle buluşacak.
Film gösterimlerinin ücretsiz olduğu etkinlikte izlenecek filmin ardından, yönetmenle bir söyleşi gerçekleştirilecek. Söyleşiye katılacak izleyiciler yönetmenlerin ilk filmlerini çekerken yaşadığı sıkıntıları, zorlukları ya da kimi güzel anıları öğrenme şansına sahip olacaklar.
Polis, Musa Rami mesleğinin zirvesinde bir cinayet masası polisidir. Bugünlerde kafasını meşgul eden iki şey vardır. Birisi kendisinden kırk yaş küçük üniversite öğrencisi Funda’ya olan aşkı, bir diğeri de ünlü mafya ailesi İzmitlilerin Rami ailesine yönelik bitmek bilmeyen tehditleri. Musa Rami iyi bir baba, iyi bir polis ve iyi bir aşıktır ve görünen o ki Musa Rami işi, aşkı ve ailesi arasında sıkışıp kalacaktır. Aynı günlerde aldığı bir haber ise Musa Rami’yi tamamen altüst eder. Filmde, Haluk Bilginer, Özgü Namal, Ragıp Savaş, Sermiyan Midyat, Emre Karayel, Settar Tanrıöğen, Kaan Çakır, Aylin Çalap, Sinan Çalışkanoğlu, Yeşim Ceren Bozoğlu, Emel Pala, Neşe Şayler, Engin Benli, Murat Cemcir, Gözde Akyıldız rol alıyor.
18 Nisan 2010 tarihinde de Semih Kaplanoğlu’nun ilk sinema filmi “Herkes Kendi Evinde”nin gösterimi ve Semih Kaplanoğlu’nun katılımıyla devam edecek.

Sinema Emekçileri Hareket Noktası Çok Amaçlı Salon
Çini ve Mozaik altgeçidi,
Bedrettin Mah. Refik Saydam Cad.
No: 22-1/A-N ŞİŞHANE
Tel: 0 212 250 78 33-34

Yıllardır söylüyoruz, sonuç alıncaya kadar da söylemeye devam edeceğiz… Biz sinema ve TV-dizilerinde çalışanlar olarak-oyuncusundan set işçisine-“ORMAN DÜZENİ” diye tanımlayabileceğimiz koşullarda çalışıyoruz. Sigortalarımız ödenmiyor! Bunun ispatı kolay, setlerde çalışan, jeneriklerde adı geçen 50’yi aşkın insanın kaçının sigortası ödeniyor, bakmak yeterli. Çalışanlara fatura kesmeleri konusunda dayatmalar var. Televizyonlarda yayınlanan diziler, dünyanın hiç bir yerinde 90+ dakika değil. Haftalık periyotlarla yayınlanan bu dizilerin çekilebilmesi ve yayına yetişmesi için günde ortalama 16-18 saat çalışılıyor. Zaten düşük olan ücretler ya geç ödeniyor ya da hiç ödenmiyor. Tüm bu olumsuzlukları yapımcıların büyük bir çoğunluğu da kabul ediyor.
Bu sorunları yetersiz de olsa meclis gündemine getirip soru önergesi veren sayın milletvekilinin sorularının büyük bir kısmının muhatabı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı. Bir kısmı RTÜK’ün inisiyatifinde. Bu sorulara Kültür Bakanlığı nazik yanıtlar vermiş, ancak tüm dünyada (yeraltı işçilerinden sonra) en ağır çalışma koşullarına sahip iş kolu olarak kabul edilen sinemanın özel ve başka kollarla kıyaslanamayacak koşulları olduğunu söylüyoruz. Örneğin seyrederken zevk aldığımız aksiyon sahneleri çekilirken oyuncu ya da dublorlerin hayati tehlikesi hiçbir iş yasasında yer almayan bir durum. 8 saatten fazla çalışıldığında konsantrasyonunu yitiren çalışanlar kazalara ve tehlikelere açık hale geliyor diyoruz. Yurt dışında film setlerinde ambulans bulunması zorunlu. Bizim insanımız, sinemacımız onlardan daha mı değersiz?
Mevcut iş kanununa göre mevsimlik işçi kategorisinde çalışan emekçilerimiz bir de sosyal güvencesiz çalıştırılınca, 80 yıl da çalışsa emekli olamıyor diyoruz. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı sadece iş kazalarından sonra mı sorunlara eğilecek, arkadaşlarımız öldü, ölüyor diyoruz… Çalışanlar yasaya göre sigortalı sayılmakta olabilir ama uygulamada sigortalar ödenmiyor diyoruz… Sigortasının yatırılıp yatırılmadığını öğrenmek isteyen çalışanlar sudan mazeretlerle işten atılıyor…
Medyada okuyoruz, “stratejik bir sektör” den bahsediliyor; ancak strateji ürettiği söylenen sinema emekçileri güvencesiz bir hayatı sürdürmeye çalışıyor. Güvencesiz çalışma hayatı, güvensiz bireyler ve güvensiz toplum demek değil midir?
Bakanlıkça “Sinema İş Yasası” çalışması yok deniyor; o halde acilen çalışmaların başlaması gerekmektedir. Önergeye verilen bu konularla ilgili cevaplar; diğerlerini zaten geçiyoruz ki -spekülatif konulardır-, tatmin edici olmamakla birlikte ısrarla üzerinde durduğumuz ve vahşi, insana yakışmayan bir biçimi tanımlamak için kullandığımız ORMAN DÜZENİ sorununu çözmeye yönelik bir girişimin dahi olmadığını ortaya koymaktadır.
Sine-Sen/ Sinema Emekçileri Sendikası
Genel Başkan
Zafer AYDEN
Sinema sanatı hareketli görüntü alfabesiyle yapılan bir sanattır. Diziler de öyle… Her ikisi de aynı alfabe ve aynı üretim ilişkilerini kullanır ama dünya yüzünde kimse TV dizilerinin sanat olduğunu pek iddia etmez. Çünkü TV dizileri genellikle sinema sanatının popüler bir yan ürünü olarak kabûl edilir. Paralel bir örnek roman sanatı ve “pembe roman” için de verilebilir. Fakat “sinema” ve “roman”ın bu paralelliği genel bir benzetmedir ve benzetmeyi yaratılık düzeyinde daha ileri götürmek yanıltıcı olabilir. Çünkü romanlar yaratıcıların kalem/kâğıt (veya bilgisayar) kullanarak tek başına ortaya çıkardıkları bir ürün/eserdir. Fakat sinema ve TV dizileri süreç içinde birçok yaratıcı, uzman ve teknisyen tarafından belli işbölümleri altında, üstelik birbirlerinin alanında da birlikte çalışarak ortaya çıkarılırlar.
Son bir yıl içinde 90 kadar (90 dakikalık!) sinema filmi ve haftada 40-70 kadar (90 dakikalık) TV dizisi bölümü çekildiği söyleniyor. Yani, kaba bir hesapla, TV kanallarında iki haftada sinema sektörünün bir yılda ürettiği kadar dramatik hareketli görüntü üretiliyor.
Maliyeti büyük birkaç sinema filmimiz dışında, sinemamızda üretim aslında oldukça kobileşmiş durumda. Üretilen filmlerin %90’ı küçük bütçeli ve gösterim imkânı bulamayan yapımlar. Elimizde net rakamlar olmasa bile, küçük bütçeli sinema filmlerinin, kabaca, 2-3 TV dizisi bölümünün maliyeti kadar olduğunu söyleyebiliriz. Yani sinema filmlerimiz ile TV dizilerinin ekonomik maliyet döngüsü arasında kabaca 20-25 kat fark var. İki sektör arasındaki bu orantısızlığın sinema sektörünü nasıl belirlediğine kısaca bakmakta yarar var.
Kadim sinemacılar anlatıyor. Bir zamanlar Yeşilçam’da, yapımcılar birlikte çalışmak için anlaştıkları çalışanlara, “Çıkmadan muhasebeye uğrayın ve işe başlama avansınızı alın” derlermiş. Şimdi herkes TV kanallarıyla taşeron olarak çalışan yapımcılardan şikâyet ediyor ama o zamanlar da yapımcılar Anadolu’daki film işletme zincirlerinin taşeronu olarak çalışırlardı. Ama gün oldu devran döndü. Sinemadaki egemen üretim tarzı artık senarist, yönetmen ve yapımcının aynı kişide toplandığı kobileşmiş bir üretim tarzı oldu. Bu sinemanın çoğunluğu şimdi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ulûfe gibi (gördüğü) dağıttığı destekleri alıp, üstüne borç-harç bir şey koyup, kendi yağlarıyla kavrulmaya çalışıyor.
TV kanallarına dizi yapan yapımcılar ise, her yıl, 30 tane fakülteden mezun, deneyimsiz insan kaynağının kapısında kuyruk olduğunu çok iyi biliyor. TV kanallarında çalışmak artık “bitmeyen bir stajyerlik”. Yani stajyer olarak al, bedava çalıştır, bazılarına, “Seni beğendik. Birkaç ay daha çalışırsan seni burada kadroya alabiliriz” denerek, ama sonra “kadro açılmadı” diye kapının önüne konuyor. Bununla da bitmiyor. Artık, kapıdaki kuyrukta yeni adayların olduğunu bilen stajyerlere, “İstersen böyle devam et, belki kadro açılır” bile deniyor ve umut sömürüsü ve bitmeyen stajyerlik devam ediyor.
TV dizilerinde çalışmak ise “ucuzun da ucuzu var!” mantığıyla ilerliyor. Başlangıçta TV dizisi sektöründe de aslında eski Yeşilçam’ın adabı vardı. Fakat önce çalışanlara, kapıdaki kuyruk yüzünden, “Valla, istersen, yarım haftalıkla başla” dendi. Ama birkaç yıl sonra kuyruklar uzayınca yarım haftalık teklifi de kalktı ve “yayın başlayınca” denmeye başladı. Fakat kuyruklar daha da uzadı. Şimdi artık, “5-10 bölüm içerden başlarsan” deniyor. Tabii, bu arada kadim dil de bozuldu. Dil “lütfen muhasebeye uğrayın”dan “yerse!”ye dönüştü. İşsizlik ve orman düzeni içindeki rekabet koşullarında, sanki bulanık suyun “dip”i hiç yok.
– Valla paramız yok ama satınca verebiliriz.
– Valla kanal paramızı vermedi.
– Valla kanalın durumu kötüymüş.
– Valla battım, ne yapabilirim?
– Valla istersen mahkemeye de gidebilirsin tabii…
Durum bu olunca, Sinema Emekçileri Sendikası Hukuk Birimi’ne yığılan 40 dava “bitmeyen mahkemeler” sürecinin başında olduğumuzu gösteriyor.
Diziler batınca herkes “yandık” diyor. Ama bu sektör tutan diziler için de “ucuzun da ucuzu var” mantığını sürdürmeye devam ediyor. Dizi tutunca taşeron yapımcı bu kez çalışanlar listesini masasına koyup, “Bu diziden daha fazla ne kadar kazanabilirim acaba?” diye düşünmeye başlıyor. Önce, işe başlarken diş geçirmediği yaratıcılardan başlıyor. Örneğin sanat yönetmeni için, “ben bu adama her hafta neden bu kadar vereyim ki?” düşünmeye başlıyor. Hemen onu işten atıyor ve yerine asistanını terfi ettiriyor. Çürümenin sonu da olmadığı için, işten atma haberini vermeyi de asistana veriyor. Yıllarca çalışıp işi öğrenmesi gereken asistan, kısa sürede “sanat yönetmeni” olunca, üstelik günde 16-18 saat çalışırken kendisini yetiştirmeye de artık hiç vakit bulamıyor. Böylece bilgi birikimi ve deneyimin de bir anlamı kalmıyor. Dolayısıyla deneyimsiz, üstelik sonuna kadar tavizkâr bir ruh hali ortaya çıkıyor. Bu şartlarda sendika artık “taban fiyatı” bile saptayamaz duruma geliyor.
Dünyada sineması başarılı ülkelerde hâlâ en yaşlı gruplar sanat ve görüntü yönetmenleri gruplarıdır. TV dizisi sektörümüz sayesinde sinema çalışanları o kadar gençleşti ki. Acaba dünya yüzünde bize benzer bir ülke var mı?
Mathieu Kassovitz’in “Protesto” adlı filminde apartmanın üstünden ağır çekimde yere düşen bir genç şöyle diyordu: “Düşüyorum ama şimdilik işler yolunda!…”
Disk/Sinema Emekçileri Sendikası Yönetim Kurulu