‘Owen Wilson’ Kategorisi için Arşiv

Fox 2000, komedi filmi “The Big Year”ın ilk fragmanınıve afişini yayınladı. Filmde Steve Martin, Jack Black ve Owen Wilson’ın süreklibirbirini alt etmek için uğraşan üç adamı canlandırıyor. Her ne kadar Martin,Black ve Wilson’a doğru malzeme verildiğinde ortaya çok komik şeylerçıkacağından şüphemiz olmasa da, fragman pek de eğlenceli gelmiyor. Hikayeyebakılırsa film daha çok dramedi gibi gözükse de, bu muhteşem kadrodan gülünecekbir şeyler çıkacağı net. Umarız filmin en iyi kısmını fragmana değil, kalanınasaklamışlardır. 

Mark Obmascik’in kitabından uyarlanan ve “Marley &Me”den David Frankel’in yönettiği filmde, Rosamund Pike, Jim Parsons, JoelMcHale, JoBeth Williams, Brian Dennehy, Dianne Wiest, Anthony Anderson ve TimBlake Nelson da rol almakta. “The Big Year” 14 Ekim’de sinemalarda.
Reklamlar

Yıldız yarışçı Şimşek McQueen (orijinal ses: OwenWilson) ve çekici Mater (original ses: Larry The Cable Guy) Arabalar 2’dedünyanın en hızlı arabasını belirlemek için düzenlenen ilk Dünya GrandPrix’inde yarışmak için denizaşırı ülkelere gidince dostluklarını da heyecanverici yeni yerlere götürüyorlar. Fakat şampiyonluğa giden yol Mater’inentrikalı bir maceraya girişmesiyle birlikte çukurlarla, dolambaçlarla veşamatalı sürprizlerle dolar. Mater kendisini iki arada bir derede bulur: YaŞimşek McQueen’e bu büyük yarışta yardım edecektir ya da usta İngiliz casusuFinn McRoket (original ses: Michael Caine) ve stajyer ajan Holley Shifwell(original ses: Emily Mortimer)’in yürüttüğü çok gizli görevde yer alacaktır.Mater’in aksiyon dolu macerası onu Japonya ve Avrupa sokaklarında tehlikeli birkovalamacaya sürükler. Peşinde dostları vardır ve bütün dünya izlemektedir. Butempolu eğlencede renkli yeni otomobiller, acımasız kötüler ve uluslararası biryarış rekabeti var. 

John lasseter 2006 Altın Küre ödüllü Arabalar’dansonra serinin ikinci filmi için yine direksiyon başında. Arabalar 2’ninyardımcı yönetmeni ise Oscar® ödüllü Ratatuy filminin yapımcısı olan BradLewis. Yapımcılığı görsel efekt sektörünün deneyimli ismi Denise Ream (YukarıBak filminin yapımcısı, Yıldız Savaşları III, Sith’in İntikamı filminin görselefekt yapımcısı) üstleniyor. Film 19 Ağustos 2011’de, Disney Digital 3D ve IMAX3D seçenekleriyle gösterime giriyor.


Yılda bir film çekme geleneğini ısrarla sürdüren Woody Allen’ın bu yılki filmi “You Will Meet a Tall Dark Stranger”ın post prodüksiyon aşaması sürerken, 2011 filmi de yavaş yavaş belli oluyor. Henüz adı belirlenmeyen filmin komedi olacağı ve yazın çekileceği kesinleşmek üzere…
Son olarak Wes Anderson’un “Fantastic Mr Fox”unda sesiyle yer alan Owen Wilson’un filmde rol alacağı kesinleşirken, “La Mome” ile yıldızlaşarak oscara uzanan Marion Cotillard’ın da partneri olacağı netleşti.
Bu iki oyuncu dışında Woody Allen’ı yeni projeleri için heyecanlandıran isimse, yıllardır çalışmak istediğini söylediği Carla Bruni… Allen, Bruni’yi yılsonunda gösterime girmesi planlanan “You Will Meet A Dark Tall Stranger”da Nomi Watts, Anthony Hopkins, Josh Brolin ve Antonio Banderas ile birlikte görmek istediğini de sık sık dile getiriyor…

Bir Duvar, Bir İnanç

Genelde müzik klipleri ve grupların dvdleri için yönetmenlik yaparak kariyerine başlayan Mark Pellington’dan bugüne değin yaptığı işlerin uzağında bir film “Henry Pool is Here”… Hikayesini de bugüne değin hiçbir tecrübesi olmayan, ilk senaryosuna imza atan bir isimden Albert Torres’den alıyor üstelik. 2008 yapımı film, oyuncu kadrosunun tanıdık isimlerden oluşmasına rağmen, vizyonumuza uğramayan filmlerden. Ocak 2008’de Sundance film festivalinde prömiyerini yapan, tuhaftır üç Afrika ülkesinde (ki onlarda Güney Afrika, Tayvan ve Lübnan) gösterime girip, doğrudan DVD piyasasında izleyicisini bekleyenlerden…
Uzun süre klip çektikten sonra Televizyona irili ufaklı işler yapan, sinemanın her alanında da görev alma fırsatı bulan Pellington, ilk uzun metrajını 1997’de Dan Wakefield’ın 1950’ler sonrasında geçen iki kore gazisinin yaşama tutunma öyküsünü anlattığı “Going All The Way” ile gerçekleştirmişti. Sundance Film Festivalince büyük jürinin adaylarından biri olması da hatırı sayılır bir başlangıç yaratmıştı. 1999’da gelen ikinci uzun metraj “Arlington Road” ise bu başarıyı pekiştirmişti. Senenin en iyilerinden biri olarak gösterilen küçük ölçekli film, adaylıklarla yetinmek zorunda kalsa da, çok iyi açılış sahnesinden itibaren izleyiciyi iyi bir gerilime sürüklemeyi başarmıştı. 2002’de gelen “The Mothman Prophecies” yine bir roman uyarlamasıydı ama benzer konuda üst üste gelen filmler işini biraz zorlaştırmıştı. Richard Gere’in otel odasında sürekli çalan telefona cevap verme çabası sahnesi hala hatırlanmakta ve filmin yarattığı gerilim, sonuca pek iyi ulaşamasa da tadına varılır halini korumakta. Bu film sonrası ise yeniden kliplere dönüş oldu Pellington için. Ünlü dizi Colc Case’de 7 bölüm yönetti, U2’nun 3 boyutlu konser deneyimini yöneten Pellington, onca gerilimden sonra inanç ile ilgili bir komediye imza atıyor bu kez.
Hayatının sonuna geldiği öğrenen, bir hastalıkla boğuşan adamın kalan zamanını geçirmek üzere doğup büyüdüğü yere gelmesini konu alıyor film. Doğup büyüdüğü evi alamayan Henry, civarda bir ev alıyor. Evin fiyatına da itiraz etmiyor, yıkık dökük olmasına da. Yine de emlakçı kadının evi boyatması, işçiliğin kötü olmasıyla sonuçlanıyor. Ne oluyorsa da o boyadan sonra oluyor zaten. Komşu kadın Esperanza, duvardaki boya lekesini İsa’nın yüzüne benzetince her şey tuhaflaşıyor. Henry’nin deyimiyle tırlatmış dini bütünler görmeye geliyor bolca. İlerleyen anlarda, o lekeden kan akması da her şeyin tuzu biberi oluyor. Klise yetkilileri, tahliller araştırmalar derken, Henry hayatının sonuna istediği gibi ulaşmak bir yana giderek sosyalleşip, yan komşusu Dawn’la da yakınlaşıyor… Duvardaki lekenin ve akan kanın dokunan kişide yarattığı mucize de işin içine girince film iyice tempo kazanıp kendini seyrettirmeyi başarıyor.
Henry rolünde Owen Wilson iyi iş çıkarırken, diğer oyuncular iyi yazılmış karakterlerinden çok iyi faydalanarak filmde bir bütün oluşturmayı başarıyor. Sıradan bir bağımsızın birkaç adım ötesine geçmek de bu yolla mümkün olabiliyor zaten. Mucizelere inanmakla inanmamak arasındaki çizgiyi sürekli seyirciye bırakan taraf tutmayan film, finalde nabızlara şerbet vermese belki daha iyi olurmuş dedirtiyor yine de…
Küçük ölçekli, iddasız bir bağımsız yine de kendini izletmeyi başaran, özellikle inanç ve mucize konularında ne olacağını merak ettiren, küçük adımlarla yarattığı ihtimalleri çok iyi kullanan küçük bir Pazar gecesi filmi tadında izleyicisini bekliyor…

Alt tarafı bir köpek!…
2006’da Şeytana marka giydiren yönetmen David Frankel sıradan bir köpeğin ekseninde kurulan genç bir aileyi ve sıcaklığını anlatıyor bu kez Marley ve Ben’de. Yaşanmış bir öykü, kitaplaşıp herkesin hayatında bıraktığı izleri bu kez sinemada sürdürüyor. Gazeteci bir çiftin, çocuk öncesi aldıkları bir köpekle başladıkları serüvende, üç çocukları ve ilerleyen yaşlarına rağmen bir türlü söz geçiremedikler ama sevmekten de vazgeçemedikleri sıradan bir köpeğin öyküsü…
Lassie ile başlayıp K9’lar, Air Bud’larla süren uzun bir listeye eklenen bu yeni Labrador, önceki örneklerinin aksine çok sıradan bir köpek. Daha doğrusu perdeye hayal gücünden alınmış özellikler eklenmeden aktarılan bir köpek. Konuşan yada kahramanlıklar yapan değil, sahiplerini olduğu gibi kabul eden, onların yaşamın maceralarına eşlik eden bir aile ferdi.
Öykü aynı adlı kitap uyarlamasına dayanıyor. Filmde gördüğümüz gibi, köşe yazılarıyla başlayan ve kitaplaştığında okurların yoğun ilgi gösterip, kendilerinden bir şeyler bulduğu bir roman. John Gorgan’ın aynı adlı romanı evlilik ve aile temaları üzerinden ilerleyen evrensel bir anlatım sununca, çok satanlar listesine girmiş ve yapımcıların ilgisi de hemen ardından gelmiş.
“Dünyanın her köşesinden insanlar bana mektuplar yazarak, hikayenin kendi yaşamlarıyla nasıl örtüştüğünü anlattılar. Elbette bir çok insan aşık oluyor, evleniyor ve aile kuruyorlar ki Marley & Me de bunu anlatıyor zaten ama yine de insanlarla olan bu bağlantı tesadüfi değil elbette” diyor Gorgan ve ekliyor “Marley & Me bir köpeğin hikayesi değil. Daha çok bir ailenin oluşumunu anlatan ve köpeği de hikaye de katalizör olarak alan bir anlatım. Üzücü yanları da olan bir komedi.”
Her şey çiftimiz John ve Jenny’nin çocuk konusundaki korkularının arasında bir köpek almalarıyla başlıyor. Gazeteci çiftten Jenny daha iyi bir gazetede ve büyük sütunlara yazarken, John ise daha küçük ölçekli bir gazetede basit haberleri yazmakla görevli… Radyoda çalan Bob Marley şarkısı üzerine Marley adını alan bu sevimli labrador, haşarı ve bir türlü söz dinlemez haliyle özellikle filmin ilk yarısını eğlenceli hale getiriyor. Hele bir Köpek eğitmeni sahnesi var ki… Eğitmen rolünde Kathleen Turner’ı görmek hem sürpriz hem de keyifli…
Tipik bir sıcacık aile filmi tadında ilerleyen film, John’un köşe yazarı olması ile detaylanıyor, çiftin ilk çocukları ile de yeni bir serüvene ilerliyor. Çok satanlar listesine çıkacak kadar ilgi toplayan kitabın izlerinin köşe yazarlığı döneminde kimsenin ilgisini çekmemesi de filmde güzel işleniyor. Marley döşemeleri, duvarları yiyen, hiçbir sözü dinlemeyen, komşuların korktuğu John’un deyimiyle “dünyanın en kötü köpeği”… Marley ile birlikte başlayan yaşam yolculukları üç çocuğa değin sürüyor ve gelişen bir ailenin Marley ile çıktığı yolculuk beklendiği gibi sona eriyor. İlk anlarda kurulan eğlenceli yapı, klişe depresyonlar ve beklenen anlaşmazlıkları geçtikten sonra finale eriyor.
John’un gazetedeki patronu Arnie, Alan Arkin’in de etkisiyle filme ayrı bir renk katıyor. Çocuk korkusuna ilaç olarak köpek önerisinde bulunan başarılı muhabir Sebastian’ın köpeği kız tavlamak için kullanması da bilindik. Hiçbir kötü olayın ve kötü karakterin yer almadığı filmde kilit kişi de Sebastian. John’un konumuna ve yaşamına özendiği Sebastian, köpeği ve ailesi olmamasıyla ezik, renksiz biri gibi resmediliyor… Özellikle de üçüncü çocuk sonrası gördüğü fotoğrafa verdiği tepkiyle.
İlk yarısı hayli eğlenceli olan Marley ve Ben, özellikle uzun süresi ile izleyicisini biraz zorluyor denebilir. Ama bu yanını anlatımının sadeliği ile biraz olsun örtüyor. Büyük laflar etmeyen, çok cilalamadığı öyküsünü izleyicisine çok güzel geçiriyor. Karakterlerini çok iyi işlemekle kalmıyor, sevimli bir çift yaratıyor. Owen Wilson ve Jennifer Aniston’un kimyaları da uyuşuyor. Güzel bir çift oluveriyorlar.Normal bir evcil köpeğin kattığı enerjiyle kurulan sıcak bir yuva ile geçen iki saat sonunda özellikle köpek severlerin keyifleneceği, eve gittiklerinde kendi Marley’lerine sarılacaklarına şüphe yok, ailecek izlenecek Pazar filmi formülünü sevmeyenler ise evdeki film arşivlerine dört elle sarılsınlar daha iyi…