‘Olivier Megaton’ Kategorisi için Arşiv

Luc Besson, 2008 yapımı “Taken”ın devamı için Ekim’de çalışmaların başlayacağını duyurdu. 

İkinci filmde, ilk filmdeki orijinal kadronun tamamı korunurken, Liam Neeson’ın eski eşi olarak ufak bir rolle gözüken Famke Jannsen de yine rol alıyor.

“Columbiana”nın yönetmeni Olivier Megaton’un zamanının çoğunu Los Angeles’ta çekim yerlerini saptamakla geçirdiğini söyleyen Besson, filmin bazı sahnelerinin orada çekileceğini belirtiyor. 

Konuyla ilgili henüz bir ipucu verilmezken, Neeson’ı yeniden acımasız Bryan Mills olarak görmek güzel olacak.

Devam filminin 2013’de gösterime girmesi planlanıyor.

Yıl 1992. YerKolombiya. 9 yaşındaki Cataleya anne babasının katledilişine seyirci olur vekendisi de katledilmekten kılpayı kurtulur. Bir gangter olan amcası Emilio ileAmerika Birleşik Devletleri’ne sığınır. Bundan onbeş yıl sonra, bir kiralıkkatil olarak amcası için çalışacak ve geride hep anne babasının katilleri içinbir kartvizit bırakacaktır: Her kurbanın göğsüne çizdiği bir orkide. ÇünküCataleya intikamını sonuna dek almaya yeminlidir… Sevdiği herşeyi de bu uğurdakaybetmeye hazırdır…
Yönetmen Olivier Megaton şöyle diyor: “LucBesson aşağı yukarı on yıldır bana LEON: THE PROFESSIONAL filminin devamınıçekmeyi istediğini söyler dururdu. O filmi çekemedik ama gene de aklımızdaki“kadın kahramanlı aksiyon filmi” fikrini değerlendirip COLOMBIANA’yı çekebildik.”
Luc, Kasım 2009’da Olivier’ye BEŞİNCİELEMENT’ten beri kendisinin senaryo ortağı olan Robert Mark Kamen ile beraberyazdığı bir senaryoyu gösterir: COLOMBIANA. Bu filmde, anne babasınınkatledilişinden bu yana intikam ateşiyle yanıp tutuşan bir genç kızın öyküsüanlatılır. Genç kızın amcası Emilio onu bir kiralık katil olarak yetiştirir.Genç kızın tek arzusu, anne babasının katillerini bulup öldürmektir.
“Ben de, Jason-Bourne türünden, kahramanıkadın olan bir aksiyon filmi çekmek istiyordum zaten.” diyor Olivier. “TRANSPORTER3 filminden daha ciddi ve gerçekçi bir film çekmek istiyordum. COLOMBIANA aklımdakibu fikre çok uygundu. Bu filmi, NIKITA ve LEON: THE PROFESSIONAL filmlerine birselam gibi de düşünebiliriz. Ana karakterin psikolojisini derinlemesineçözümleyip sınırları zorlamak istedim.”
Olivier, Cataleya için oyuncu arayışınagirdiği anda aklına hemen Zoe Saldana geldi. Önceleri bu seçimin kumardan farkıolmadığını düşünse de, birden bu oyuncunun tam bu rol için biçilmiş kaftanolduğunu fark etti : “Zoe sadece güzel bir yüzden ibaret değil. O hem çokakıllı, hem yürekli, hem çok iyi bir insan, hem de önüne çıkan engellere karşıçelik gibi bir iradeye sahip. Zoe senaryoyu okuduğu anda, yepyeni fikirlerleçıkageldi. Üstelik, çalışmaya çok istekliydi ve, tıpkı benim gibi, fena haldemükemmeliyetçiydi.” Zoe karaktere ilk anda ısındığı için, Olivier’nin onu iknaetmek için pek uğraşması gerekmedi. Zoe diyor ki : “Cataleya yapayalnızbir insan. Normal bir yaşam nedir, hiç bilememiş. Sürekli bir yas havası içindeve her türlü toplumsal kaynaşmadan uzak yaşamış. Konsantrasyon ve kararlılıkkonusunda onun eline kimse su dökemez, Cataleya her an teyakkuzda.” Zoe,Cataleya’nın bu yönlerini çabucak çözebilmiş olsa da, bazı diğer özelliklerinikavramak o kadar da kolay olmamış. “Cataleya’nın şahit olduğu şiddet veyaşadığı acı, benim hayal bile edemeyeceğim duygular. Bu yüzden, Cataleyarolüne bürünebilmek için, çok ciddi bir şekilde bu duygular üzerinde çalışmamgerekti.” Cataleya’nın karakteri iki yönlü: Aynı anda hem atletik, hem kurnaz,hem de sadece işine konsantre olduğu bir yaşama sahip olsa da, diğer yandankırılgan, hayatta yapayalnız ve içini kemiren ama bir şekilde de ona yaşamadevam etme gücü veren intikam duygusundan da son derece yorulmuş durumda. Buintikam duygusu onun yegane varlık nedeni, intikam almak için kendi kendine sözvermiş. İşte bu nedenlerle, Olivier, Zoe’den iki yönlü bir performansbekliyordu: Bu rol hem fiziksel, hem de psikolojik olacaktı. Zoe’nin hembirilerini öldürebilmesi, hem de gözyaşı dökebilmesi gerekiyordu.
Cataleya’nın psikolojisi üzerine, Zoe ve Olivierbirlikte çalıştı. Zoe ayrıca, dövüş koordinatörü Alain Figlarz’ın verdiği fizikseleğitime de katıldı. Bir yandan da, saatlerce vahşi hayat belgeselleriniizlemesi gerekti çünkü Cataleya, tıpkı bir hayvan gibi, avına hiç sezdirmedenyaklaşıyor ve üstüne atılıyor. Bunun yanısıra, Zoe gerçek kurşunlarla ateşetmeyi ve silahları söküp takmayı da öğrendi. “Cataleya askerlik ya da polislikeğitimi almadı” diyor Zoe, “Onun yerine, bir gangter olan amcası Emilio’daneğitim aldı ve sonunda silahlarla değişik bir ilişki kurdu. Onları, silah gibideğil de, arkadaşları gibi görüyor.”
Ve Cataleya, senaristlerin karşısınaçıkardıkları birçok tehlikeyi savuştururken, bu arkadaşların çok yardımınıgörür.
ÜÇ DÜŞMAN,YANİ NEREDEYSE…
Senaristler Luc Besson ve Robert Mark Kamen, Cataleya’nınkarşısına bir değil, üç düşman çıkartır: Bunların ikisi Cataleya’yı yok etmekiçin izleyip ona fiziksel olarak çok zorlu anlar yaşatır; üçüncüsü ise, Catalena’yıizleyerek onun işlediği suçlarla, geçmişiyle ve bugünüyle yüzleşmesini sağlarve genç kıza basbayağı manevi bir sorun yaşatır.
Bir uyuşturucu kartelinin şefi olan Don Luis veonun sağkolu Marco Cataleya’nın anne babasının katledilişinde rol sahibiolmuştur. “Don Luis biraz demode bir tip.” diyor Olivier ve devam ediyor: “Berbatpurolar içiyor, berbat bir konyak içiyor ve berbat operalar dinliyor. Onunkarakterinde, 1970’lerin tipik kötü adam imgesini yakalamak istedim. COLOMBIANA’da,Don Luis’in her yerinden “süper kötülük“ akmasına akıyor da, asıl tehlikekaynağı o değil.” Asıl tehlike ve felaket kaynağı, Marco. Don Luis’in kirliişlerini hep Marco yapıyor. Adam resmen psikopat. Ama hiç de psikopatabenzemiyor. Ekranda ilk belirdiği andan itibaren, aktör Jordi Mollà’nın sahneyekoyduğu Marco karakteri, bir aksiyon havasından daha çok, insanda zerafet vekibarlık hisleri çağrıştırıyor. Yaptığı planla, Catalena’nın anne babasının vahşibir biçimde katledilmesinden hemen sonra küçük Catalena ile karşılaşan Marco,kızla sakince konuşmuş, onu güzel sözlerle avutmuş ve böylece kızın kaçmasınaengel olmuştur. Ama Catalena bir yolunu bulup kaçtığında, Marco’nun gerçek yüzüortaya çıkar. Küçük bir çocuğun canına kıymak, Marco için pek üstünde durulacakbir konu değildir. O noktadan sonra, artık Marco’yu elinde bir silahla görmekhiç gerekmez çünkü adamın kendisi başlı başına bir tehlikedir, tehlike onunkişiliğinde kılığa bürünmüştür.
Bir FBI ajanı olan James Ross ise dört yıldırCatalena’yı izlemektedir. Ajan Ross gerçekten bir düşman mıdır? “Ross ve Cataleyabirbirlerine benziyorlar” diyor Olivier. “Her ikisinin de hayatı paramparçaolmuş, her ikisi de yapayalnız ve her ikisi de avcı konumunda. Bir gün yüzyüzegeldiklerinde, Ross’un davranış ve yaklaşımı onu sempatik gösterir.” Ve Ross oanda derin bir şaşkınlığa düşer çünkü yıllardır bir türlü ele geçiremediği,neredeyse bir saplantı haline getirdiği ve erkek olduğunu sandığı seri katil,aslında bir kadındır. “Ross bir suçlu profili uzmanıdır.” diyor aktör LennieJames. “Çıkardığı profillerde asla yanılmamış olmasıyla ün salmıştır. Ama busuçluda daha baştan yanıldığını görmek, onun herşeyi sorgulamaya başlamasınaneden olur.”
AKSİYON İLEDUYGULAR KARIŞTIĞINDA
Cataleya o güne dek 23 kişiyi öldürmüş birseri katildir. Ve öldürülecekler listesinde daha hala birileri vardır. “Buöykünün ahlaki bir mantığı yok,” diyor Olivier. “Bu yüzden, önümüzdeki en büyükzorluk, Cataleya’nın sevilirlik katsayısını herşeye rağmen yüksektutmaktı. Gene de, düşmanlarına yenik düşen birini sahnelemek hoş olmazdı.Bu nedenle, karakteri daha dokunaklı kılmak için, oyuncularla birlikteCataleya’nın kurbanlarının herbirini Zoe’nin karakterine göre şekillendirdik.” Okarakteri dengede tutmak sürekli çaba gerektiriyordu. Çözüm kısmen, annebabanın katlinin nasıl karşılandığında yatıyordu. “Cataleya’nın çocukluğunakısa süreli geri dönüşler yapmak istemedim. Kızın kişiliğini bu yolla aktarmakistemedim. Onun yerine, küçük kızın karakterini geliştirmek ve onuolabildiğince dokunaklı bir şekilde tanıtmayı yeğledik. Böylece, Cataleya’yıbüyümüş gördüğümüzde, bu geçiş pürüzsüz olacaktı. Büyük Cataleya, küçükCataleya’nın sadece büyümüş hali olacaktı. Bu bağlantı bizim için çok önemliydi.”Zoe ve küçük Cataleya’yı oynayan Amandla Stenberg uyum içinde çalışıpbirbirinin huylarını kaptılar. Bütünleşik, eşsiz, mantıklı, tutarlı ve eksiksizbri karakter yaratabilmek için, her ikisinin tavırları sürekli olarakyapılandırıldı.
Bir kadın olarak,Cataleya’nın hayatında bir takım karmaşık duygularla bağlandığı iki erkekvardır: Amcası Emilio ve erkek arkadaşı Danny.
Emilio artık Cataleya’nınailesinden geriye kalan tek kişidir. İlk baştaki duygu dolu buluşmalarındantutun da, en sondaki şiddetli tartışmaya kadar, amcayla yeğenin berabergöründüğü tüm sahneler, filmin en duygusal kareleridir. “Hayatta birdenbire buçocukla yaşamak zorunda kalan amcanın dokunaklı olmasını istedim.” diyor Olivierve devam ediyor: “Ve bu amca, hep dokunaklı kalmalıydı, hatta Cataleya’nıncanının istediği gibi büyümesine ve kendisini kandırmaya başlamasına şahit olsabile. Ama bu dokunaklılık bir yerde bitmeliydi. Ne zaman ki Emilio, genç kızınintikam planlarını gizlice uygulamaya başladığını fark eder, asıl sürtüşme işteo zaman başlar. İki vahşi kedi arasında geçen bu sürtüşme gitgide büyür.”
Cataleya’nın erkekarkadaşı Danny ile ilişkisi ise öyküdeki ikinci bağdır. “Bu aşk filmin akışınıbölüp Cataleya’yı başka bir dünyaya çekebiliyor” diyor Olivier. Danny rolünüoynayan Michael Vartan ise “Danny, Cataleya hakkında pek birşey bilmiyor çünkügenç kız ona gerçek hayatıyla ilgili hiçbir şey anlatmıyor.” diyor. Cataleyaerkek arkadaşına kendi yalanlarla dolu yaşamı hakkında neredeyse dirhemle bilgiverir çünkü, yavaş yavaş, Danny’ye sandığından daha fazla bağlanmayabaşladığını fark eder. Cataleya bu yüzden çok acı çeker ve intikam ile aşkarasında birbirinden dağlar kadar farklı iki yaşam sürdürmek, her geçen gün onadaha ağır gelir.
GERÇEK DÖVÜŞ
COLOMBIANA ayakta vearabada geçen kovalama sahnesi bol, ateşli silahların sıkça kullanıldığı ve,Don Luis’in malikanesinin havaya uçtuğu son sahne gibi, çok sağlam patlamalarolan bir aksiyon filmi. “Son sahnenin eşi benzeri yok.” diyerek gülüyor Olivier.“Şunu söylesem yeter: Sahne başlarken Cataleya elinde bir roketatarla çıkıpgeliyor!” Olivier, Cataleya’nın karşı karşıya kaldığı onca ölümcül engelerağmen, aslında gerçek bir fiziksel tehlikeyle adam akıllı karşılaşmadığınıdüşünür çünkü tehlikeye her düştüğünde, elinde kendini savunabileceği bir silahvardır. Bu yüzden, “Bana bayağı kafayla kolla girişilen fiziksel bir dövüşgerekiyordu.” diyor Olivier ve devam ediyor: “Şöyle, Jason Bourne’un bizesevdirdiği türden bir dövüş, yani.”
Hal böyle olunca, Olivierve Alain Figlarz, Cataleya ve Marco’nun daracık bir banyoda silahsız, sadeceelleriyle dövüştüğü bir sahne tasarlar. Tabii, sadece elle diyorsak, o lafıngelişi çünkü, bu iki ezeli düşman, ortama girdikleri anda, havluymuş, dişfırçasıymış, ellerine ne geçerse derhal silah olarak kullanmaya başlar. “Alain’insetteki malzemeleri kullanarak bir dövüş sahnesi tasarlamasını istedim.” diyeaçıklıyor bu durumu Olivier. “Hani, THE BOURNE IDENTITY filminde JasonBourne’un sıradan bir kalemi ölümcül bir silaha dönüştürmesi gibi bir tasarım olsunistedim. Bir de, son hamlesine kadar önceden planlanmış bir dövüşten çok, şöyleallah ne verdiyse türü, gerçekçi bir dövüş olsun istedim. Akdi takdirde,izlediğimiz şey, ne günümüz gerçeklerine, ne de bu iki karaktere uygunolacaktı.” Zoe ve Alain iki ay dövüş dersi yaparlar ve sonunda Zoe, ekrandakidövüşlerin %98’inde dublör kullanmaz. Tabii, bu karaktere başlı başına ayrı birinandırıcılık kazandırır. Bu sürede, Jordi de İspanya’da dublörüyleçalışmalarını tamamlar. “Ben aksiyon için yaratılmamışım.” diyor Jordi. “Aksigibi, cildim de çok çabuk morarır. “ Olivier ise, “Zoe çok sıkı dövüşeğitimi almıştı, Jordi ise neredeyse hiç.” diyor. “Jordi dövüş sahnelerindebirçok şeyin üstesinden gelebildi ama fiziksel olarak sınırlıydı. Ben, her ikioyuncuyu da, dayanma sınırlarının sonuna kadar zorladım, zaten ne kadar yorgunoldukları net olarak görülüyor. Haliyle, bu da dövüş sahnelerinin geriliminiarttırıyor.” Jordi ise “Zoe, dövüşe bir dublörle çalıştığı için yumruk atmayaalışıktı, karşısındakinin bu yumruklara dayanabileceğini biliyordu.” diyor. “Amaben hiç dayanamam. Bu yüzden, yumruklarına dikkat etmesini rica ettim. Ama genede bir iki kere kazayla da olsa sağlam yumruk yedim. Ben onun canını yakmışmıyımdır, hiç bilmiyorum. İnşallah yakmışımdır!” diyerek gülüyor Jordi.
MEGATON KÜPÜ
FİLM Ağustos – Kasım 2010arasında başlıca Paris, Chicago, Miami, New Orleans ve Mexico City’den oluşan 5şehirde çekilmiş. Bu yüzden Olivier’nin 5 değişik film ekibiyle çalışmasıgerekmiş. Temel olarak da yanında 15 kişilik bir Fransız ekip varmış. Bu ekibinvarlığı filme bir nevi tutarlılık ve devamlılık sağlamış. “Amerika BirleşikDevletleri’nde, film ekipleri otomatik olarak çok geniş oluyor.” diyor Olivier.“Amerikalılarda bir setten diğerine hızlıca gidiverme kavramı yok. Bütünşirketin hep beraber taşınması gerektiğini düşünüyorlar. Meksikalılarda ise buotomatik refleks yok, sanki daha bir «bekleyelim görelim» havasındalar. Bir de,teknik sorunlarla her karşılaştığımızda, MacGyver moduna geçmek zorunda kaldıkçünkü aksi takdirde, zaman kaybedecektik. Film ekiplerinin hepsinin suyunuçıkarttım diyebilirim. Ama, sizinle sadece birkaç günlüğüne ya da bilemedinizbir haftalığına çalışan insanları motive etmenin hiç kolay olmadığınısöyleyebilirim. Fakat, sonunda, başardık işte!”
Ama film ekiplerinin dehakkını verelim çünkü Olivier bazı sahnelerin çeşitli çekimlerini birden fazlaşehirde ve birden fazla sette yaparak, ekipleri resmen sabır küpüne döndürmüş. Örneğin,Cataleya’nın Rizzo adında bir karakteri öldürdüğü karakol sahnesi için Paris,Mexico City ve New Orleans’da çekim yapılır. Başka bir örnekte ise, Cataleya NewOrleans sokaklarında arabasını durdurur, sonra Mexico City’de bir karakolun büyükodasına girer, sonra Paris’te bir stüdyoda kurulan hücreye konar. Bununardından, Mexico City’de başka bir mekanda çekilen, tutuklu Rizzo’nun gelişisahnesi vardır. Daha sonra, Rizzo hücresine girer ki bu da Paris’te bir seslifilm stüdyosunda çekilen bir sahnedir. Cataleya’nın hücreden çıkış sahneleriise Paris’te çekilir ve o sahnelerin arasına Mexico City’de çekilen güvenlikkontrolü odasının görüntüleri ve Paris’te bir stüdyoda çekilen havalandırma borusugörüntüleri serpiştirilir. Rizzo’nun ölümü Paris’te bir stüdyo setindekameralara yansırken Cataleya’nın çatılardan kaçışı, Paris’teki bir stüdyodakurulan çatılar üzerinde çekilir, arka fonda da New Orleans ve onu çevreleyen MexicoCity vardır. Uzun lafın kısası, tek bir çekim içinde tam üç şehir! “Hiçbirşeyin gözden kaçmaması için herşeyin titizlikle planlanması gerekiyordu.” diyorOlivier. “Herşeyi aynı anda sentezlemeniz, sonra da tekrar yaratmanız lazım ki settasarımı, kostüm tasarımı ve bunun gibi konularda bir devamlılık ve tutarlılıksağlayabilesiniz. Akıllı adam işi değil, yani!” Filmin kendisi kadar, sette deaksiyon hakimdir, anlaşılan.

Yeni dünya ekonomisi ve kurallar!
Yönetmenlik kariyerinin yedinci filmi olan 1997 tarihli “The fifth element” ile hayal ettiği filmi çektiğini söyleyerek, kendini Fransa sinemasının popcorn film piyasasına adayan Luc Besson, taşıyıcı serisine kaldığı yerden devam ediyor. Yaygın Fransız filmleri sıkıcıdır yargısını kırmak üzere, 1998’de “Taxi” serisi ile başlayan, farklı türlerde devam eden yeni Fransız popcornları artık seri haline geldi ve başarısını kanıtlamış durumda. Hollywood popcornlarına karşı yapılan mücadelenin bir diğer başarısı da “Taxi” filminin bizzat Hollywood’a transferi. Besson temelde son derece basit fikirlerden çıkan her filmi halen ilgi görmeye devam ediyor. İlk dönemde yaratılan hikayeler varlıklarını halen sürdürmekte. Jet li başrollü karate filmleri, arabaların ön planda olduğu süratli öyküler, gençlerin banliyölerdeki zıplama öyküleri ile geniş alana yayılan bu yeni popcorn sineması, her yıl örneklerini çoğaltacak gibi.
Arabasıyla özel kargo taşımacılığı yapan katı kuralları olan bir adamın maceralarıyla tanışmamız 2002 yılına dayanıyor. Temelde çok basit olan bu öykü, fazla ayrıntılara boğulmadan kolayca seyirciyi yakalamayı başarmıştı. 80’li yılların başarılı seri filmi “Karate Kid”in yaratıcısı olarak tanınan Robert Mark Kamen’in yarattığı Frank Martin, donuk bakışlı, neredeyse tek ifade veren yüze sahip Jason Statham’ın oyunculuğu ile sevilip, özdeşleşmiş, oyuncunun da aksiyon yıldızları ligine çıkmasını sağlamıştı. B türü karate filmlerinin yönetmeni Corey Yuen’in yönetmenliğinde atılan sağlam başlangıç, 3 sene sonra tüm ekibi tekrar arabanın başına toplamıştı.
İlkine göre daha vasat olan Taşıyıcı 2, her aksiyon devam filmi gibi, işe biraz ara verip sakinlik dönemine denk gelen günlerle açılıp, klasik şekilde sen busun kurtulamazsın kuralına yenik düşmüştü. Hayli abartılı sahnelerle bezeli filmin ilkine göre daha iyi oyuncu kadrosuna sahip olmasına rağmen beklenen heyecanı vermemesinde filmdeki “hadi canım” naraları attıran inanmaması zor abartılı sahnelerin payı büyüktü.
Taşıyıcı 3, seriyi ileriye taşımak için geliyor bir anlamda. Temelde bazı değişiklikler yaratmak isteyerek üstelik. En basiti ilk iki filmde Martin’in en büyük prensibi olan üç kural filmde sık sık tartışılır hale geliyor…
Kural 1: Anlaşmayı asla değiştirme.
Kural 2: İsim yok – Frank kimin için çalıştığını ya da ne taşıdığını asla bilmek istemez.
Kural 3: Asla paketin içine bakma.
Kendi ağzından “kim takar kuralları” cümlesi geldi gelecek derken, bolca sorgulama yaşanıyor… Ki bu sorgulamaya onu tanıyan herkes de katılınca, Martin aşka hazır hale gelmiş oluyor bir bakıma…

Bu kez çevre sorununu, yeni dünya ekonomisinin yarattığı yeni dünya’ya değinerek açılıyor Taşıyıcı. Hayli eğlenceli balık tutma sahnesiyle, filmin temeldeki diğer başrol oyuncusu Tarconi ile aralarındaki bağı göstererek açılıyor film. Daha sonra ne anlama geldiğini anlayacağımız gemilerle aynı sularda yüzen ikili, doğacak sorunu karada çözüyor elbette.
Ukrayna Çevre Koruma Ajansı Başkanı Leonid’in kaçırılan kızı Valentina’yı taşımakla zoraki görevlendirilen Martin, aslında evinde tv izleyip keyif yapıyor ilk başta. Kendisine önerilen işi kabul etmek yerine, arkadaşını önermiş. O da görevde başarısız olunca soluğu duvarları yıkarak Martin’in salonunda alıyor. Arabadan ayrıldığında gerilimin tek dayanak noktası da ortaya çıkıyor: Bileklik. 3 kademeli olarak, arabadan uzaklaşanı patlatacak bomba olarak kurulan düzenek, Valentina’nın hapisanesinin araba olduğunu gösteriyor. Oysa Martin için sorun yok… Kötü adam rolünde Prison Break dizisinden tanıdığımız psikopat T-Bag’in olması da gayet güzel bir sürpriz. Johnson bileklerine geçirdiği bomba ile Martin’i arka bagaja koyduğu paketi götürmeye zorluyor. Valentina ise yanında yol arkadaşı olarak tanıtılıyor.
Beklenen her şey bolca oluyor, Martin sürüyor, birileri kovalıyor… Başına buyruk yeni kararlar alıyor, bolca adam dövüyor. Beklenmeyen şey ise Frank Martin’in aşık olması. Tamamen duygusuz görünen bu sert bakışlı adamın aşık olduğuna inanmak zor. Hele söz konusu yakınlaşmanın yaşandığı sahnelerse son derece sıradan… Zaten ilk anda Valentina’nın “yoksa sen eşcinsel misin?” her şeyi özetliyor. Apar topar cinsiyetini belli eden Martin aşık da oluveriyor. Ama Stathman’ın de etkisi ile inandırıcılıktan uzak aşk sahneleri çıkıyor ortaya.
Valentina’yı oynayan Natalya Rudakova, Luc Besson’un oyuncu keşfetme fantezisinin bir ürünü olarak ilk filminde oyuncu etiketine bürünmüş. Her şey tamamda bu kadar çilli bir yüze sahip kızın beyazperde de güzel görüneceğini nerden çıkarmış Besson bunun cevabını bulmak hayli zor.
İlk filmin yönetmeni Corey Yuen, dövüş sahnelerinin koreografilerini yönetiyor üçüncü kez. Yönetmen koltuğunda ise Olivier Megaton oturuyor. Megaton, filmdeki aksiyonu ve adrenalini yükseltme adına kendince serinin sorgulamasını yaparak eksikleri giderme yöntemini benimsemiş. “Anlatım yapılandırması açısından John McTiernan’ın yapıtına eğilim gösteriyor olsa da, bu serinin “James Bond” ile “Die Hard” arasında bir yerlerde olduğunu düşünüyorum. Yakışıklı baş karakterin mizah ile ciddiyet arasındaki ince çizgide yürüdüğünü; düzenli olarak kendisini zora sokacak durumların içine çekildiğini görürüz. Ayrıca elimizdeki verilere göre, bir Fransız şirketinin, izleyicinin giderek daha çok bağlandığı bir karaktere dayalı seri yapacak konuma geldiğini göstermeyi başardık.” Diyerek durumu özetleyen Megaton, filmi çekerken Tony Scott’un Man on Fire’a yaklaşmayı denemiş. Öyle ki bazı sahnelerde ne gösterilmek isteniyor, neyi izliyoruz belli olmuyor. Sürekli kısa kesiklerle adeta slayt gösterisi şeklinde ilerleyen filmin en büyük handikapı da dövüş sahnelerinde ortaya çıkıyor daha çok. Hangi yumruğun kime atıldığını, kimin kime vurduğunu göremeyince hızlı bir şeyler olduğunu görmek dışında tat vermeyen görüntüler geçidine dönüyor sahneler.
Farnk Martin’in garajdaki dövüş sahnesi ise hayli yaratıcı. Üzerindeki kıyafetleri çıkararak dövüşte kullanması, filmin akılda kalıcı anlarından… Son gelen iri adamla arasındaki diyaloglarda sahneyi tamamlıyor.Hızlı araba sürüşü konusunda, bekleneni fazlasıyla yerine getiren taşıyıcı 3, birde eski karate filmlerinin havasını bonus olarak sunuyor izleyicisine. Sık sık bire karşı çok dövüşen Martin, çevre sorunlarını da çözüp, dünyayı kurtarıyor nihayetinde. Neredeyse kadınsız geçen taşıma işleri sonunda ödülü ise çilli bir Ukraynalıyla aşkı tatmak oluyor…