‘Nicolas Cage’ Kategorisi için Arşiv

Nicolas Cage’in çizgi-roman düşkünlüğü sebebiyle oynadığı 2007 yapımı Hayalet Sürücü, başarısız bulunmasına rağmen devam filmiyle geliyor demiştik. 

Crank serisiyle çıkış yapan, Gamer’da stillerini devam ettiren Mark Neveldine – Brian Tylor ikilisinin yönettiği Ghost Rider: Spirit Of Vengeance” Blade’den tanıdığımız oscarlı senarist David S. Goyer destekli senaryosuyla daha iddialı geliyor. Ekibin memnuniyet içeren açıklamalarıyla mutlu geçen çekim aşamasında da sona gelinmiş durumda. 

Post-prodüksiyon aşamasındaki filmden ilk afiş ve fragmanda geldi. Kısa fragmanda görülen ilkinden daha fazla aksiyon ve ateş olduğu… Hayalet Sürücü, Şubat 2012’de yeniden sürecek ve ateşi körükleyecek…


Reklamlar
Joel Schumacher’in yönettiği gerilim filmi “Trespass”ın ilk fragmanı online olarak izleyiciyle buluştu. Nicolas Cage, Nicole Kidman ve Cam Gigandet’in yer aldığı filmde; Kyle ve Sarah Miller’ın (Cage ve Kidman) zengin hayatlarını ve evlerine olan saldırıda hem kendilerinin hem de kızlarının (Liano Liberato) hayatının nasıl tehlikede kaldığı anlatılıyor.

14 Ekim’de gösterime girecek olan film, bundan iki hafta kadar sonra 1 Kasım tarihinde DVD olarak izleyiciye sunulacak.
Büyük ilgi gören filmin devamında Nicolas Cage, Marvel’in doğa üstü kahramanının her iki tarafını da oynayarak, ilk filmdeki CGI rolünü de üstleniyor.

Süper kahramanı canlandıran Cage, oynarken alev başlı sürücüden ilham aldığını itiraf ediyor.  

İlk filmdekinden farklı şeyleri deneyecek olmasını ilginç bulduğunu söyleyen Cage, yönetmen Brian Taylor ve Mark Neveldine ile birlikte başka bir beden dili ve hareketler keşfettiklerini, bunları yaparken daha çok hayvanları – özellikle de kobrayı – referans aldıklarını söyledi.

Hayalet Sürücü 2’nin Amerika’da gösterime gireceği tarih: 17 Şubat 2012.  


Yönetmen Patrick Lussier ve yazar Todd Farmer, birlikte hazırlayacakları ikinci projeyi daha ilki, My Bloody Valentine 3D gişede başarı kazanmadan önce tasarlamaya başlamışlardı. Dünya çapında 100 milyon dolardan fazla hasılat yapan korku filmini çekmenin kazandırdığı deneyim, onlara yeni yeni gelişen 3-D formatının daha derinine inmeleri ve teknolojinin nereye kadar gitmelerine olanak sağlayacağını görmeleri için ilham verdi.

Konuşmanın yönü ikisinin de çocukluklarından beri sevdikleri, adrenalin yüklü aksiyon filmlerine kaydığında, Drive Angry/İntikam Yolu’nun fikri doğmuş oldu. “Todd’la birlikte bir sonraki projemizin ne olacağı konusunda beyin fırtınası yapıyorduk,” diyor Lussier. “1967’den 70’lerin ortalarına kadar yapılmış, Steve McQueen ve Charles Bronson gibi isimlerin rol aldığı aksiyon  filmleri hakkında konuşmaya başladık. Bu filmlerde metalin metalle mücadele ettiği, harika araba takip sahneleri vardı. O zamanlar bilgisayar destekli görüntüler yoktu; o yüzden arabaların içinde, onları mümkün olan en hızlı biçimde süren adamlar olduğunu biliyordunuz. Biz de bu havayı 3-D ile yakalamak istediğimize karar verdik.” 

Farmer ve Lussier başarılı korku filmleri yazmıştı. İkisi de aksiyon türünde şimdiye dek herhangi bir deneyim sahibi olmadıkları halde, ikisi de uzun süredir türe hayrandı.  “Yazmak için L.A.’e taşındığımda, aksiyon filmleri yazacağımı düşünüyordum,” diyor Farmer. “Büyürken izlediğim türde filmler yazmak istiyordum ama artık o tarz filmleri çekmiyorlardı. O filmlerin en ilginç yanlarından biri, kahramanın her zaman iyi biri olmayışıydı. Bugünlerde, kahraman tertemiz olmalı ama benim kitabımda kimse tertemiz olamaz. Kahraman kötü adam olduğunda, yazması da eğlenceli oluyor. Bu, oyuncuların diş geçirebilecekleri roller yazmamıza olanak tanıyor.”
1970’lerin tarzında bir yol filmine 3-D teknolojisi eklendiğinde, heyecan faktörünü arttırabileceklerini ve izleyicileri yarattıkları hareket ve şiddet dolu dünyaya çekebileceklerini fark ettiler. Lussier “bu bir aksiyon filmi, bir yol filmi, 70’lerin filmlerine bir dönüş,” diyor. “Böyle bir şey daha önce 3-D ile yapılmamıştı. İzleyiciyi Nic Cage’le birlikte direksiyon başına geçiriyoruz. Amber Heard ve Billy Burke’le karavana binip bir temiz dayak yiyecekler.”  

Teknolojiyi ve tekniği bu düzeye taşımak, Lussier ve Farmer’ın seve seve kabul ettiği bir sınavdı. Farmer, “Daha önce öğrendiklerimizin üzerine bir şeyler koymaya karar verdik çünkü bu bizim çıktığımız ilk rodeo değil,” diyor. “Bazı 3-D filmler 3-D’nin cazibesine sırtını yaslar, bazıları da insanı içine çeker. My Bloody Valentine biraz daha cazibeye dayalı olabilir ama teknoloji o kadar geliişti ki o zamandan beri yapılan filmler eşsiz bir dünyaya bakış halini aldı. Drive Angry/İntikam Yolu ile, ikisini de yapmak istedik.”

Yapımcılar yola kızını kurtarmak için hapisten kaçan bir kötü adam olan anti kahramanları John Milton’la çıktılar.  “İntikam arayışındaki normal bir adam ve onu bulacak.” diyor Farmer. 

Ama kısa süre sonra, Lussier ve Farmer öyküyü ayakları yere basan bir dramdan doğaüstü bir ödeşme arayışına dönüştürdü. Milton’ın peşinde olan ve Muhasebeci olarak anılan karanlık figür, evrim geçirerek güçlü ve sıra dışı bir güce dönüştü. “Sonunda, Muhasebeci karakteri Milton’ın geldiği yerde değişti,” diyor Lussier. “Karaktere doğaüstü bazı özellikler verdik ve bu da bizi Nic’in karakterinin… başka bir yerden geldiği fikrine götürdü..” 

Farmer, “Fikir üzerinde konuşurken, peki ya kaçtığı yer hapisane değilse? diye düşündük,” diyor. “Ya Cehennem’se? Görselleri bir düşünsenize!”

Ellerinde senaryoyla görüştükleri, fikri cazip bulan çok sayıda yapımcı arasında Michael De Luca da vardı. Hollywood’un en üretken yapımcılarından biri olan De Luca’nın imza attığı filmler arasında Ghost Rider, 21, eleştirmenler tarafından beğenilen Brothers ve yakında gösterime girecek olan Priest, Moneyball ve Fright Night bulunuyor. “Mike De Luca’dan istediği değişiklikleri içeren notlar istedik,” diyor Farmer. “Hiçbir şey yoktu. Sadece, çekelim şunu dedi. Bunu daha önce hiç duymamıştık.” 

De Luca şöyle anlatıyor: “Senaryoyu okuduğumda, filme almamız gerektiğini biliyordum. Benim izlemek istediğim türden bir filmdi. Ayrıca, arabaları çok seven Nicolas Cage’in de senaryoya bayılacağından emindim.”

Yapımcılar, John Milton için gözlerini Akademi Ödülü sahibi oyuncuya diktiler. Lussier, “De Luca’yla ben Drive Angry/İntikam Yolu’nu Nic’le konuşmaya başladığımız anda, filme bizim kadar tutkuyla yaklaşacak bir ortak bulduğumuzu biliyordum,” diyor. “Filmimiz için kusursuz bir kahraman olacaktı.”

Paranormal olaylara karşı ilgisi uzun süredir bilinen Cage, Ghost Rider, Knowing ve The Sorcerer’s Apprentice gibi filmlerde doğaüstü temalara el atmıştı. “Ama bu senaryo beni çok şaşırttı,” diyor Cage. “Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu ve bu harikaydı. Beni epey rahatsız etti ve ilgimi çekti. 

“Drive Angry/İntikam Yolu adrenalin, yoğunluk ve komedi dolu,” diye ekliyor. “Filmin gittiği uç noktaların yanında komik bir çizgiye de sahip olması hoşuma gidiyor. Bu karışık tavrından utanmıyor. Bazı sahnelerde insanların kendilerini tutamayıp güleceklerini umuyorum. Bu kesinlikle gece yarısı seansına gelen izleyiciler için hazırlanmış bir film; ben de gece yarısı seyircisi için film yapmayı seviyorum.”

Drive Angry/İntikam Yolu’nda John Milton genç ve güzel bir kadının sürdüğü, takviye edilmiş bir arabayla ülkeyi boydan boya geçiyor. “Bu bir intikam ve bağışlanma yolculuğu, Milton da gizem içinde bir gizem,” diyor Farmer. “Bunu, Milton’ın olayının ne olduğunu asla tam olarak bilemeyeceğiniz şekilde tasarladık. Kendisine kızını hatırlatan güzeller güzeli genç bir kadınla güçlerini birleştiriyor. Ama ülke boyunca yapılan bu yolculukta cinsel bir yan yok. Bu, özünde bir baba kız hikâyesi—bol R sınıfı aksiyon, kan, çıplaklık, seks ve başka her şey.” 

Yazarlar, öykülerini taşıyacak dört benzersiz karakter oluşturdu. Lussier, “Burada sıra dışı olan şey, her karakterin bir dereceye kadar kötü olması,” diyor. “Billy Burke’ün oynadığı baş kötü, Jonah King tamamen kötü ve acayip eğlenceli bir tip. Milton’a yolculuğunda katılan Piper, dinle ilgisi olmayan, şiddete meyilli ve seksi. William Fichtner’in canlandırdığı Muhasebeci, Milton’ı adım adım takip ederek Milton’ın görevi ne olursa olsun onu avlamaya çalışıyor. İşi Milton’ı Cehennem’e geri götürmek. Onu götürmeli ki hesaplar dengelensin. “Yanılayım demeyin, Milton çok kötü biri,” diyor Lussier. “Asil bir iş yapmaya çalışan kötü bir adam. Cehennem’e gitmeyi hak etmiş. Oraların bürokrasisini yürütenler onu geri götürmek için ne gerekiyorsa yapıyorlar ve peşinde olduğu şeyi veya nedenini zerre kadar umursamıyorlar.”

Milton ve Muhasebeci, pek çok açıdan benzerlik taşıyor ve avcıyla avın klasik yakınlığını taşıyorlar. Farmer “Bir bakıma ikisi aynı kişi,” diyor. “İkisi de hedef odaklılar. Milton bebeği geri almak istiyor; yoluna kim çıkarsa çıksın, kimi kullanırsa kullansın, kime eziyet ederse etsin, çiğnesin, öldürsün önemi yok. Muhasebeci de Milton’o geri almak istiyor; bunu başarması neye mal olursa olsun. Ve ne gariptir ki, filmin sonuna doğru ikisi de başarılı olmak için birbirlerine yardım etmeleri gerektiğini anlıyor.”

Altı eyalette zamana karşı yapılan bir yarışta yol boyunca ortalığı birbirine katarlar. Farmer “İnsan doğasının gerçekten karanlık, korkutucu bir yanı var,” diyor. “Dediğim gibi, bu herkesin, kahramanın bile kötü olduğu bir film. Ama kötülük derecelerini yazmak bizim için, canlandırmak da oyuncular için çok eğlenceli oldu. Özünde bir bağışlanma hikâyesi ama başladığında tüm karakterler tehlike altında. 

“İzleyici kitlemiz aksiyon merkezli, heyecanlı yolculukları seven ya da güçlü baş kadın karakterler görmek isteyenlerden oluşuyor,” diye devam ediyor. “Amber Heard, Piper rolünde silah kullanmaktan ya da yumruklarıyla bir adamı yere yıkmaktan korkmuyor. Yapması gereken şeyleri yapmak için ne gerekiyorsa yapıyor.”  

Lussier ve Farmer, kendileri için senaryo yazdıkları ve bunun izlemek istedikleri türden bir film olduğu konusunda aynı fikirdeler. Yönetmen “Bunu bir lunapark treni olarak düşündük,” diyor. “İnanılmaz derecede şiddetli, tehlikeli, haşin karakterler hakkında ama en önemlisi, eğlenceli. Arkanıza yaslanın, emniyet çubuğunuzu kiiltleyin ve enfes bir yolculuğa hazır olun..” 

Geçiniz! Kolay karar…
Uzakdoğu filmlerinin sırayla Hollywood transferi anlaşılan bitmek bilmeyecek. Korku klasiklerinin sırasıyla yenilenmesinin ardından, sıkıntıdaki senaristlerin imdadına bu kez de aksiyon filmleri yetişti.
2007 yapımı Messengers’la Amerikan sinemasına transfer olan Pang kardeşlerin, yapımcıların gazıyla geçmiş filmlerinin portföyünü sunma çabası sonucunda 1999’da çektikleri Bangkok Dangereous bu kez İngilizce ve tekrar karşımızda.
Neden sebep bilinmez cümlesini birkaç kez durduran bir soru dizesiyle karşılanıyor Zor karar. Neden ikinci çevrim öncesi senaryoya Jason Richman el atmış mesela… En önemlisi de Nicolas Cage’in bu filmde işi ne. Cage’in filmografisinde oynadığı bir çok iyi filmi görmesi zaman zaman rahatsızlık mı veriyor aktöre? Senaryo eline geldiğinde okumada mı anlaşma yapıyor acaba… Menajeri mi kötü yoksa… Aktörün kötü filmleri son derece isabetli seçtiğiyse mutlak bir gerçek…
Diğer yandan yönetmenlerin adlarını duyurdukları, kendi sinema dillerinin göstergesi olan neredeyse kartvizitleri gözüyle bakılan filmleri sırf Amerikan izleyicisi altyazılı film izlemiyor diye, İngilizce olarak yeniden çekmelerini anlamak da bir hayli zor. Böyle bir yeniden çevrim söz konusu olduğunda neden sadece senarist olmakla yetinmeyip, yöneterek (ya da yönetemeyerek) filmi sevenlere eziyet ediyorlar anlamak mümkün değil. Haneke’nin Tehlikeli oyunlarını birebir aynı çekmesi gibi özel durumlar haricinde bazı iyi filmler, iyi öyküler bu yolda heba olup gidiyor. Üstelik bu bizzat yaratıcısının elinden oluyor ki üzücü olan da bu. Oxide Pang bu konudaki düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor: “1999 yılında Tayland dilinde çektiğimiz bir filmi aradan 10 yıl bile geçmeden yeniden güncellemenin ilginç bir fırsat olacağını düşündük. Aynı konsepti, aynı fikri ele alıp, bugüne uygun şekilde güncelleyerek daha geniş izleyici kitlesinin önüne getirme fikri ikimize de çok cazip geldi.” Bu açıklama sonrası cazibe nerde kaldı diye sormak gerekiyor. Sağır ve dilsiz bir tetikçi ile yardımcısını konu alan güzelim film daha ilk sahnesinden itibaren ilkiyle alakasız olduğunu bağırıyor neredeyse. İlk film için; “Bugüne kadar katilleri konu alan birçok film izledik. Konuşarak boşuna zaman harcadıklarını düşünüyorduk. Bir katilin aslında çok konuşmayacağını, tüm zamanını ve dikkatini hedefine odaklamaya ihtiyaç duyacağını hep düşünürdük. Sağır ve dilsiz katil fikri buradan kaynaklandı” diyen Oxide Pang, aynı durumu Cage söz konusu olduğu için uygulayamamış olsa gerek. Öğrenilmesi zor bir dili olaya hiç karıştırmadan, çevrisini izole ederek aynı etkinin yaratılamayacağını keşke görselermiş…
Karakterlerde yapılan değişiklikler son derece kötü bir karar en başta… Bu durum, sanki Amerikan izleyicisi drama ile dramatik yapı ile fazla oyalanmasın, kafası karışmasın hemen bağ kursun, bir an önce aksiyona boğulsun dercesine filmin ağır aksak ilerlemesine yol açıyor.
Aldığı iş tekliflerini paket halinde uygulamak üzere uzakdoğu seferine çıkan Joe, kendince bağlı olduğu kurallara sıkı sıkıya bağlı bir adam. Bağlantıları ile patronunun kim olduğunu öğrenmesine gerek kalmadan, kimse tarafından tanınma ve teşhis edilme tehlikesi olmadan işlerini yürütüyor. Bu yolda vazgeçtiklerini gördüğümüz ilk sahneyle de kuralların önemi net şekilde görünüyor.
Ama tuhaftır Uzakdoğu topraklarının kerametiyle Joe, birdenbire nedensizce tüm kurallarından vazgeçiyor. Söz konusu uzak doğu olunca beynimizde kodlanan görüntüler bir bir tekrarlanıyor, işin mistik yönü de halledilmiş oluyor. İnanışlar, yöresel özellikler, kültür farklılıkları bildik klişelerle geçip gidiyor.
Tetikçimiz, ilk filmdeki sağır ve dilsiz karakterini bu kez aynada değil, bir eczanede buluyor. Kıza aşık olma sebebi basit aslında ama filme hiçbir derinlik katmayan bu aşkın filmin en etkili sahnesine sebep olmak dışında hiçbir katkısı yok. Parkta geçen sahne ağır çekiminde etkisiyle filmin dişer dokunur tek sahnesi zaten.
Kurallarının dışına çıkan tetikçinin etkisi de bir türlü hissedilmiyor. Bundan Cage’in de payı çok büyük. En başta bu role yakışmıyor. Aksiyona ne kadar uyan bir isim olursa olsun bu rolle bütünleşemiyor bir türlü. Saf kötü ya da kafası karışık bir kötü olarak durmuyor bir türlü. Hele aşık olduğu kızla aralarındaki uyumsuzlukla hiç olamıyor…Felaket mahiyetindeki kötü senaryonun da yardımıyla saçmalıklar silsilesi sürüp zorlukla finale ulaşılırsa kafalardaki tek şey filmi izleme kararının pişmanlığı olsa gerek.
Savaştan farklı yaralarla dönen iki çocukluk arkadaşının öyküsünü anlatır Birdy… Birinin yüzünü şarapnel parçası yemiş, diğerinin ise ruhu yaralanmıştır. Çocukluğundan beri kuşlara ilgi duyan, onlardan biri olup ‘Uçup gitme’ özlemi içindeki Birdy sakeri hastanedeki odasında dış dünyayla ilişkisini kesmiş biçimde yatmakta, sadece odanın küçük penceresinden masmavi gökyüzüne bakmakta ve hiç konuşmamaktadır. Çocukluğundan beri içe kapanık bir tip olan genç adam, şimdi dış dünyayla her türlü iletişimi kesmiştir. Psikoloğu derin bir ruhsal bunalım geçiren delikanlının sessizliğini bozmak amacıyla gençlik yıllarındaki en yakın arkadaşı Al’dan yardım ister. Al da savaşta yaralanan binlerce kişiden biridir ve yoksul mahallesindeki tek dostu “Birdy”i umutsuzca gerçeğe döndürmeye çalışır.
Birdy bir savaş filmi değildir. Yönetmen Alan Parker geri dönüşlerle savaş sahneleri sunsa da asıl meramı bu değil. Hatta gerçek bir savaş sonrası filmi bile sayılamaz. Çünkü asıl önemli olan Matthew Modine’in bizim gördüğümüz haldeki, ruhu yaralı, iletişimi kopuk, boynu bükük “kuş” hali değil; o noktaya nasıl geldiği. Parker iki genç kahramanının arkadaşlıklarını sevgiyle anlattığı gibi modern hayatta eksik olanları da anlatıyor. Cage’in yüzü harap olmuş, bandajla saklıyor, Modine’in yara alan yeri ise ruhu… Zaten içe dönük bir çocukken Vietnam’dan çevresiyle her türlü iletişimi kesmil biri olarak karşımıza çıkıyor. Filmin en etkileyici yanıda Modine’in olağanüstü yansıttığı bu iletişim eksikliği zaten. Alan Parker, William Wharton’un İkinci Dünya Savaşı dönemini anlatan romanından Vietnam sonrasını anlatan bir film yapmış. Sözlerle anlatılması ve konu özetine gidilmesi imkansız filmi benzersiz bir dostluğun öyküsü olduğu kadar, savaşın yıkıcı etkileri üzerine de geniş bir parabol oluşturuyor. Ve yalnız Alan Parker’ın en iyi filmi olmakla kalmıyor, olasılıkla modern sinemanın da öncü ve yol gösterici yapıtlarından biri oluyor…
Sisli gökyüzünden parmaklıklara, oradan da Birdy’nin hastanedeki odasına, sinmiş görüntüsüne akar kamera ve başlar şiir…
Al görünür hemen ardından. Oda yaralıdır. Doktorun nasılsın sorusuna “Görünmez adam gibiyim” diye cevap verir.
Tüm öykünün anahtarı Al’dadır. Onun sözüyle akar dostluk… “Ah Birdy, başıma ne işler açtın. Senin hep tuhaf tuhaf olduğunu söylerlerdi, küçük kardeşim bile… Bıçak olayını hatırlıyormusun” sözleri ile geçmişe gideriz… Filmin sık sık tekrarlayacağı yapının ilk adımı elbette tanışmalarıdır.
Tanışma sahnesinde adının sorulmasına cevap vermez Birdy, aralarındaki itiş kakış sonrası Al gitmek üzereyken, kardeşinin kuş alabileceğini söylemesi üzerine Al ve Birdy arasındaki ortaklık kurulur… Al’ın kuşlarla hiçbir alakası olmadığı daha ilk sahneden itibaren bolca işlenir…
Filmin ilk gözalıcı anı Güvercin kıyafeti sahnesidir… Kanatlardan yaptığı kıyafetle kuş toplamaya giden ikili arasındaki komik diyaloglar sonrasında Peter Gabriel’in enfes müziği eşliğinde Birdy kum yığınına atlamayı seçer, yoksa düşecektir… 5 kez slow motionla tekrarlanan sahne sonunda Birdy mutludur… “Uçtum Al, uçtum. Çok güzeldi…”
Vietnam dönüşü ikisi de gazi olmuştur. İlk karşılaşmaları da ilginçtir… Al, Birdy’nin numara yaptığını zanneder. Birdy kuş gibi tünemekte, Al ise sargılar içindeki yüzünü düşünmektedir… Traş olurken aynadaki yüzü tanıyamamaktan korkmaktadır.
Kuma atlayış Birdy’nin yaptığı kuş kafesinin yıkılması ile sonuçlanır. Oda yatağının altına büyük bir kafes yapar. Kafese girip, uçma tutkusu hakkında ipuçlarını vermeye başlar. “Öğreneceksem onları daha yakından görmeliyim. Uçarlarken orada olmalıyım”
Aldıları eski model Ford ise ikilinin ender keyifli anlarından birini yansıtır izleyiciye…Uzun uğraşlar sonrası tamir ederler arabayı… Ve hayal kurarlar… Birdy’nin okyanusu hiç görmediğini söylemesi bir sonraki sahnede yeni bir tutkuya açılır… Su altında nefesini tutan Birdy, bu deneyimi “Yoğun bir havada uçmak gibi” diye tanımlar.
Otovolanttaki çılgınlığı sırasında da sık sık tekrarlanan diyaloglardan biri gelişir… Al arkasındaki Birdy’i uyarır; “Sakın aptalca bir şey yapma Birdy, o kahrolası aptal kafandan ne geçtiğini biliyorum”
Al, kızla sevişirken Birdy nefesini tutma denemeleri yapmaktadır… Dış dünyayla ve karşı cinsle kopmalar da yavaş yavaş başlar böylece… Daha sosyal olmayı öğrenmelisin başlıklı uzun konuşmada kadın-erkek ilişkilerini konuşurlar. Ama Birdy tamamen hissizdir artık. “Aynı ineğinki gibi, sadece daha aptalca bir yerde” diyerek tanımlar, Al’ın tahrik olarak anlattığı göğüsleri…
Yönetmenin görüntüsel anlamda küçük çaplı dokunuşları da devreye girmeye başlar. Birdy’nin “Bizim yaşamımızın kuşlara nasıl göründüğünü hiç düşündün mü Al?” sorusuna kuşbakışı açıyla yanıt gelir…
Al giderek dünya üzerine yargılarda bulunmaya başlar… Birdy’i her ziyaretinde içindeki ruh ağırlaşmaya başlar… “Dünya boktan, çok boktan… Sana bir şey söyleyeyim mi? Artık bu dünyaya ayak uydurmaya çalışmıyorum. Bu dünyayı anlayamıyorum. Sadece herkes gibi ciddi olacağım!” sözleri ile ikilinin dünyaları önceki zamanda olduğu gibi paralelleşmeye başlar. Bu konuşma sonrası Birdy’nin kilitli odasından bağıra çağıra (bir an önce kapının açılması için) çıkan Al, zor yürümeye başlar…Müzikle birlikte kısa bir sahnede Vietnam kabusu işlenir…
Filmin enteresan bir karakteri de vardır. Sürekli tükürmekte olan karakterin yanıtı bellidir… “Savaştan beri ağzında kötü bir tat varmış”
Birdy’nin insanlar içindeki en keyifli anıda yine uçmaktan geçer… Okulundaki sunumunda uçmak hakkında yaptığı sunum, bir kişi hariç herkes için alay konusu olur. Daha sonra annesinin baskısı ile partiye gideceği Daisy’de kendisini sunsa bile çok uzaktadır Birdy…


Sonunda çöplükte uçma denemesi yapılır. Bisikletin önünde, kendi yaptığı kanatları takan Birdy Al’a sorar. “Nasıl görünüyorum?” Aldığı yanıt sık sık tekrarlanacaktır… “Aptal gibi”…
Doktorun sıkıştırması sonucu Al’ın Birdy’i geri döndürmesi için elinde tek koz kalır. Annesinin geri vermediği Beyzbol topları. Toplar gelene dek kalacaktır Al. Ama öfke nöbetlerini kontrol edemediğini öğreniriz… Bu öfke nöbeti savaş eleştirisini beraberinde getirir. “Komik, kahraman olduğumuz başka savaş yok. Ya oğlum… O John Wayne saçmalıklarının bizi nereye götüreceğini bilmezdik. Enayimiydik yani… Her zaman enayiydik.”
Birdy’nin ruhunun dış dünyadan kopmasının hızlanmasına yönelik enfes sahnlerden birinde de bir kedinin yaklaşmasına verdiği tepkidir. Paralel kurgu ile geçmişle birleştirilen sahne Birdy’nin içinde bulunduğu ruh halini tamamen seyirciye geçirir artık.
Kanaryasıyla neredeyse çiftleştiği vurgulanan sahnede apartman duvarında dev kuş gölgesi ve Peter Gabriel’in enfes müziği ile kilit sahnelerden biridir. “Bu düş bana, şu anki uyanışım kadar gerçek geliyor. Hangisinin nerede başlayıp hangisinin nerede bittiğini bilmiyorum” diyerek düş dünyasına dalar Birdy… Bir sonraki sahneyle artık film kendi zirve noktasını bulur. “Düşlerimde beni aşağıya çeken bir şey yok. Herşey dışımda ve uzak. Hayatımda beni burada tutan bir şey yok artık. Keşke ölebilsem ve bir kuş olarak doğabilsem” Parker da karakterin bu isteğini gerçekleştirir. Kamera odanın içinde bir kuş gibi süzülmeye başlar. Birdy artık kuş olmuştur…
Artık finale gelinir… Al yine huzursuz yürümeye başlar. Odanın kapısının önünde uyur. Bir çanta dolusu topun geldiğini görerek sevinç içinde uyanır. Ama pek işe yaramamış gibidir. Doktorda herşeyin farkına varır ve Al’a son bir veda şansı verir…
Vietnam hakkındaki herşey de bu sahneye paralel olarak verilir. Al’ın vietnama gidişi sırasında Birdy’nin sevdiği kanaryası Petra ölmüştür. Aynı duygusal patlamayı Vietnamda çığlıklar atarak verir Birdy. Şimdiki zamanda da Al’ın gidişine ağlayarak tepki verir… İşte filmin en büyüleyici anı gelmiştir… Al, Birdy’i kucaklar ve o nefis monolog başlar…

“Merak etme beni ayıramazlar senden. Dünyaya dönemem artık. Buna gücüm yok. İkimizin de hakkından geldiler. İkimiz de çıldırdık sonunda. Böyle olmasını biz istemedik ama bu yolu biz çizmedik.
Lanet olsun!
Kendimden öyle emindim ki… Ben ben olacaktım. Hiç kimse istemediğim bir şeyi yaptıramayacaktı bana. Ama şimdi şu halime bak. Posamı çıkarıyorlar. Kayıp listesinde kalıyor adımım. Nasıl bir insan olduğum hiç kimsenin umurunda bile değil. Kendimi istenmeyen köpekler gbi hissediyorum.
O bomba suratımda patladığında burnuma yanık et kokusu geldi. Çılgınca birşeydi ama o koku hoşuma gitti… Evet hoşuma gitti Birdy. Tanıdık bir kokuydu. Sonra farkına vardım ki, bu yanan benim derim, benim tenim. Ve acıyı hissetmiyordum bile.
Bundan sonra nasıl bir suratım olacak bilemiyorum Birdy. Şu sargıların altındaki benmiyim bilmiyorum. Ben, ben asker olmak istemiyorum. Sargıların altında Al olsun istiyorum Birdy. Al olsun. Sargıların altında Al olsun. Kesilmiş, biçilmiş lanet bir maske değil.
Lanet Olsun!!!
Şu dünyanın özenilecek nesi var sanki? Burda kalacağım bu dünyanın canı cehenneme… Gidip sargıları çıkarttırmama gerek yok. Ne yapmak istediğini anladım arkadaşım.
Biliyormusun? Haklısın burada saklanıp, kimseyle konuşmayalım.
Sonra da yavaş yavaş çıldıralım.
Duvarlara tırmanalım!
Haykıralım…
Tükürelim…
Karşı odadaki manyak gibi pisliğimizi duvarlara fırlatalım.
Evet, evet aynen böyle yapalım. Böyle yapalım….”

Son dönemde Da Vinci’nin şifresi ile başlayan tarih ve bulmacayı birleştirme trendi kendi klişelerini yaratma konusunda hızla ilerliyor.
İşin sonunda bir hazine olması da bulunmaz bir nimet. İnsanlık tarihinin genellikle hazıra konma, saklı olan arama, bulma dürtüsünden beslenen filmlerin de izleyiciyi yakaladığı da bir gerçek.
Kayıp Hazine ilk filmde tüm bu macera olgusunu çok başarılı bir şekilde işlemiş, gişe de hatırı sayılır bir başarı ile karşılanmıştı. Walt Disney filmi havasına yaşanan ve anında unutulan öykü ile geçen zaman seyircide keyif yaratmıştı.
Tarihe ve bulmacaya meraklı bir karakterin atıldığı macera, espri üreten yan karakterler ve rakip kötü adamlarla öyküsünü hızlı kurup bolca bulmaca çözmeye atılıyordu. Bu kadar ilgiden sonra ikinci filmin gelmesi de kaçınılmazdı kuşkusuz.
İkinci film de ilk filmin bıraktığı yerden, aynı karakterleri tanıdık yüzler olarak kullanarak, fazla sıkmadan hemen öyküsüne ve bulmacalarına odaklanıyor.
Başkarakterle birlikte çıkılan yolculuk yine keyif veriyor vermesine ama ilk filmden sonra benzer yapının kullanılması özellikle ikinci yarıda temponun hızlanması gereken yerde sıkıcılaşmasını sağlıyor.
Bildik bir hikayenin karbon kopyası olmaktan öteye gidemiyor…