‘Nick Stahl’ Kategorisi için Arşiv

Never Let Me Go ile adını duyuran ve yeni hayran kitlesi edinen Mark Romanek, Fox tarafından beğenilmeyerek rafa kaldırılan dizisi Locke & Key için yaşadığı hayal kırıklığını atmaya çalışıyor.

Joe Hill’in yaratıcısı olduğu, Gabriel Rodriguez’in çizdiği serinin uyarlamasının kendisi için büyük bir deneyim olduğunu belirten Romanek; “Harika olduğunu düşündüğüm çizgi romanın uyarlaması sırasında, çekimlerde çok şey öğrendim. Herkes çekimlerin başarılı olduğunu düşünüyordu. Televizyon dünyasının cilveleri ve bazı nedenler anlaşma sağlanamaması benim için hayal kırıklığı oldu” dedi.

90’lı yıllarda starların video kliplerinde yönetmenlik yaparak başladığı kariyerinde ilk kez dizi yöneten Romanek, uyarlamanın senaristi Josh Friedman’ın harika bir iş çıkardığını ve Steven Spielberg’in de diziyle özel olarak ilgilenmesinin kendisine gurur verdiğini de sözlerine ekledi.

Fox tarafından yayın takvimine uygun olmadığı açıklamasıyla rafa kaldırılan dizinin kadrosunda Miranda Otto ve Nick Stahl yer alıyordu. Son olarak Comic-Con’da yapılan pilot bölüm gösterimiyle Romanek ve yapımcılar ilgiyi yeniden canlandırmak ve yayınlanabilmek için ısrarını sürdürüyor. 

Kısasa Kısas

İnsan neden kötürüm kalmak ister?… Sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürmek varken… Tekerlikle sandalyeyle dolaşma isteğini neden duyar? Neden bunu önce kendisi gibi isteyenlerle dolu bir odada toplanmaya başlayarak, grup içinde konuşa konuşa yaşamaya çalışır? Grupta konuşarak başladığı dürtüyü, neden toplum içinde kendini ifşa etmeye kadar sürdürür?… Tüm bu sorulara yanıt arama derdini taşıyan bir filmimiz var. Hemde yakın tarihli ve gözden kaçmış bir film: Quid Pro Quo…

Önce radyo anonsunu duyarız… Radyo WPKV’deyiz… Şehrin Sakinleri programında… Sonra onun sesini duyarız… Mikrofon başında bir kötürüm vardır: Isaac… Ve konuşmaya başlar, anlatmaya… 5 Nisan 1989 sabahında, henüz 8 yaşındayken ailesiyle arabadadır. Yol kenarındaki laleleri hatırlıyordur, bir de annesinin babasını öptükten sonra kendisine dönüp şeker attığını… Sonrası, yerde gördüğü ponponlardır. Kazada annesi ve babasını kaybetmiştir, kendisi de ayaklarını hissetmeyi… Tekerlekleri sandalyededir, taksi çevirememekten, kendisine ayarlanan kızların onu ilk gördükleri anda tek kelime etmeden dudak büküp omuz silkmeleri sonrası çekip gitmelerinden muzdariptir. Cehennemime hoşgeldiniz der bize adeta…

Yaşadığı cehennemin gönüllüleri olduğunu öğreniriz sonra… Hiçbir sağlık sorunları olmadığı halde, olmuş gibi yaşayanların var olduğunu… Kimisi sadece tekerlik sandalyede oturmakla yetinir, kimisi cinsel fantazilerinde kullanmakta… En ileri boyutuysa kendini kısım kısım doğratanlar… Yeni çağın hastalıklı kusurlarındandır nede olsa. Bir bacağı kestirerek başlayan, kendini kısım kısım azaltma hastalığı… Ne garip tezattır. Genç kızlar kusursuz sıfır beden arayışında mükemmel ölçüler isterken, diğer yandan kusuru arayanların olması… Isaac onların hikayesini anlatmak üzere peşlerine düşer…

Fiona’yla tanışırız… Sanat eserleri restorasyoncusudur, kusursuz eserlerin zamanla oluşan kusurlarını örten, yenileyen kişidir… Ama iş bedenine gelince, kusurları ön plana çıkarmaktır derdi… Kötürüm olmak istiyordur. Bu uğurda tekerlekli sandalyeyle başlar işe… Tekerlekli sandalyeyle toplum içine karışmak ve annesinin karşısına o şekilde çıkmaktır arzusu… Annesi tarafından hor görülmüş bir genç kadındır, kabul görmemiştir bir türlü…

Isaac ve Fiona’nın yolları “İnsan neden kötürüm olmak ister” öyküsüyle birleşir. Ginger Jake koduyla anlatılan felç kalma yönteminin peşindeki Fiona ile vitrinde gördüğü ayakkabıyla yürüme hayalleri kuran Isaac’in öyküsüdür bu…

2008 yapımı bir ilk film… Adını gelecekte sık duyarmıyız bilinmez ama Carlos Brooks’un hem senaryosuna imza atıp, hemde yönettiği, adını da o bildiğimiz deyimden alan Quid Pro Quo… Hikayesini derli toplu ve son derece basit yollardan sessiz sedasız anlatan bir bağımsız… Durum tespitlerine girişmeden, konuyu dağıtıp yormadan, bulandırmadan anlatan, böyle insanlar var içlerinden biri de bu diyerek derdini anlatan bir film. Sıçrama yapmanın öncesindeki Vera Farmiga ile sıçramayı yapması beklenen Nick Stahl’ın uyumu ve performanslarıyla, bittikten sonra yazının girişindeki soruları sorduran film… Laleler, ponponlar ve tekerlekli sandalyenin sessizliğinde, sakin bir çığlık…


Taşradan çiftliğe; kanunsuz, bağımsız ve evsiz!

Sinemanın endüstrileşmesi, medyadaki tüm yayın organlarını kullanarak seyirciye izleyin çağrısı yapmaya başlamasıyla start aldı her şey. Bu derece iddialı bütçelere sahip olmayan, bu kaynakları kullanamayan veya kullanmamayı tercih eden yepyeni bir kulvar oluştu. Biraz içerden eleştiriler yapan, yaygın Hollywood kurallarına uymayan bu yeni kulvar 1981’de tamamen kendi yolunu ve sınırlarını çizme konusunda büyük aşama kaydeder.
1981’de ödüllü oyuncu ve yönetmen Robert Redford tarafından kurulan ve Sundance Enstitüsü’nün sponsorluğunda gerçekleştirilen bir film festivali Park City’de yapılır. Sundance Film Festivali sadece, hem tarzı hem de konusu açısından cesur ve yenilikçi filmler sergilediği için değil, aynı zamanda küçük ve büyük dağıtım ile satış şirketlerinin, dünyanın çeşitli bölgelerindeki sinemalarda gösterilecek bağımsız film almaları için geniş çapta bir uluslararası pazar sağlaması açısından da önemlidir. Sundance de atılan tohumlar güzel gelişmeler devam eder. Birçok bağımsız film festivali, kulvardaki yönetmenlerin filmlerini seyirciye ulaştırmasını sağlar. Giderek kendi içinde türlerini, “auteur” yönetmenlerini, yıldız oyuncularını ve başyapıtlarını çıkarır. 2000’lere gelindiğinde ise artık görmezden gelinemez, son olarak Oscarlarda artık bağımsız filmlerin adaylıklarının olması buna en güzel örnek herhalde.
Bağımsız sinema son yıllarda taşra’da yaşayan küçük dağılmış aile temasını bolca işlemeye başladı. Bu konudaki son örneği “Mürekkep balığı ile Balina” hatırlatmakta fayda var. Bağımsız filmlerin Avrupa sineması örnekleri gibi insan odaklı öyküler anlatması, bu anlatımı ağır kamera hareketleri ve güzel fotoğraflarla desteklemeleri de adeta kural haline geldi.
Uyurgezer’de bu yolun yolcusu bir “dağılmış aile temalı yol filmi” olarak bunları getiriyor akla. Konuyu ele alışı da işleyişi de, sonlandırışı da bu formülle birebir örtüşüyor.
Erkek arkadaşının tutuklanmasıyla evinden kovulan Joleen Reedy’nin (Charlize Theron) 11 yaşındaki kızı Tara (Anna Sophia Robb) ile birlikte kalacak bir yere ihtiyacı vardır. Joleen, mütevazi kira evinde onları ağırlamaktan rahatsız olmayacak fazlasıyla güvendiği erkek kardeşi James’den yardım ister. Taşındıktan hemen sonra Joleen başka bir adamla gider. Tek başına bir çocuğun bakımını üstlenmek için son derece hazırlıksız olan James, perişan haldeki yeğenini mutlu etmeye çalışır. Ancak bir süre sonra, olaylar kontrolden çıkar: James işini kaybeder ve Tara’nın da çocuk esirgeme kurumuna gitmesi gerekmektedir. Tam da bu sırada James geleceğini etkileyen bir karar verir. Geçmişiyle yüzleşmek üzere, Tara’yı da alıp çocukluğunun geçtiği Utah’a, ailesinin olduğu çiftliğe gider. James’in çiftiğe dönüşü babası (Dennis Hopper) ile arasındaki eski yaraları deşer. James beklenmedik bir şekilde karşısına çıkan bu durumda, Tara’nın bugüne kadar hiç sahip olmadığı baba rolünü üstlenir ve bu onun hayatının asıl amacı haline gelir.
Bugüne dek adını duymadığımız Zac Stanford’un senaryosu ile yönetmenlik koltuğuna ilk kez oturan görsel efektçi Bill Maher iyi bir oyuncu kadrosu oluşturmuş ilk başta. Özellikle annesi tarafından terk edilmiş Tara rolünde Anna Sophia Robb çok iyi performans veriyor.
“Charlie’nin çikolata fabrikası” filmiyle iyi bir çıkış yapan genç oyuncu, “Hasat Zamanı” ve “Terebithia Köprüsü” filmleri ile 2007’de adından söz ettiren geleceğin parlak oyuncusu mertebesine doğru geçiş yapmıştı. Bu filmde de en iyi performansı verenlerden biri oluyor. Tv oyunculuğundan gelen, kült dizi “Carnivale” ile dikkat çeken Nick Stahl’da bu etiketin çok uzağında bir performans ve karakter yakalamış. Filme son çeyreğinde dahil olan Dennis Hopper ve bir başta birde sonda görünen Charlize Theron’un fazla bir şey yapmasına gerek kalmamış. Stahl ve Robb filmi gayet iyi taşıyorlar.

Az süresine rağmen olduğu sahnelerde filmin duyarlı olduğu yerleri işaret ediyor Joleen. Sevişme sahnesinde erkeğine yalvarırcasına “sevdiğini söyle, seni seviyorum de” demesi, evine taşındığı kardeşinden, yanına taşınabilir miyiz diye sormadığı için özür dilemesi iyi işlenen dokunaklı sahneler olarak hayli iyi işleniyor.
Tara’nın doğum gününe döneceğim diyen Joleen’in gidişi sonrası önce işe geç kalmalaya başlayan, sonra da kaçınılmaz olarak kovulan James, yiğenini de sosyal hizmetlere kaptırıyor. Doğum günü geliyor ama Joleen gelmiyor. Bunun üzerine de James ve Tara arabaya atlayıp bulundukları taşradan yola çıkıyorlar. Yönetmen Maher’in görsel efektçilikten gelmesinin avantajları da bu noktadan sonra ortaya çıkıyor. Taşrayı puslu manzaralar eşliğinde terk eden James ve Tara uzun yolculukları boyunca ruh hallerine paralel gökyüzü manzarası alıyorlar fonlarına, çiftliğe gidene dek…
Boş ve ıssız yollarda geçen zaman, motellerde biten akşamlar birçok filme göz kırpıyor aslında. Bir ara cinsel çağrışımlı havuz sahnesi ile de en başta Lolita’ya ama yoldan çıkmaya pek niyeti olmayan Uyurgezer durumu hayli çabuk toparlıyor. Kanundan kaçarken yaşanan yolculuk boyunca müziği de çok iyi kullanan yönetmen Maher maalesef tempoyu ayarlamayınca, minik dokunuşları beklenir oluyor. O parlak anlarını filmin finaline sakladığını düşünürken, maalesef parlak bir final de yapamıyor Maher…
Babasının çiftliğinde ezilen James ve kızım diyerek Nicole adını verdiği Tara ile yaşadıkları, baba figürünün fazlaca düz olması bilindik finalin hazırlayıcısı oluyor. Elleri su toplayınca özgürlüklerinin bittiğinin farkına varan kanun kaçakları olarak da kalmayıp, açılış sahnesinden beri süregelen alışkanlığa uyarak daha da kötüye gidiyorlar. Maher, taşrada dağılmış bir ailenin çıkmazlarına odaklandığı filminde bildik senaryonun kurbanı olmuş gibi görünse de, yakaladığı başarılı kareler ile umut vaat ediyor…