‘My Sassy Girl’ Kategorisi için Arşiv

İzleyenlerin gönüllerinde taht kuran Güney Korebaşyapıtı Yeopgijeogin geunyeo yada bildiğimiz adıyla My Sassy Girl’ün etindensütünden faydalanmak Hollywood’dan sonra Çin sineması kalmış belli ki. “MySassy Girl 2” adıyla pazarlanan 2010 yapımı “Wo De Ye Man Nu You 2” aslındagörünendende çakma. My Sassy Girl’den yola çıkarak çekilmiş 2003 yapımı “Wo deyeman nan you”nun devam filmi görüntüsünde bir yandan da… Bu karmaşık trafikteelde bir devam filmi, üçde ayrı ülke olması daha künyeye bakarken filme dairbir bilgi vermekte. Ne de olsa 2003 yapımı Hong Kong filminin yaygın adı “MySassy Boyfriend” olmasıyla işler de biraz daha karışıyor. Eldeki hırçınsevgililik iki filmden de karmalarla bu kez tek bir ilişkiyi değil, üç ilişkiyiele alıyor bu yüzden…

My Sassy Girl’ün yarattığı başarının uzakdoğudayarattığı pazarda Japonlarında olduğunu belirtmeden geçmeyelim. 2008’de “Ryôkiteki na kanojo” adıyla 11 bölümlük bir diziyle onlarda katılmışlardı bukervana… My Sassy Girl 2 tüm bunları izleyip ortaya bir karma çıkarmış ki,akıllara feza… Üç ilişki odağında herşeyi anlatma kaygısıyla dağılan,toparlamak için de klişelere başvuran bir film olmaktan gocunmuyor. Yaratıcılıkolmayınca serde, ortaya iyi bir şey çıkmasını beklemekte hayal zaten.

Olmazsa olmaz tesadüfi karşılaşma ile başlıyor film…Her seferinde aynı masaya oturmak, her filmi defalarca izlemek gibialışkanlıkları olan erkek, tam evlenme teklifi yapacağı günde terkediliyor,sıkıcı olduğu gerçekçesiyle… Kızımızda erkeğin sürekli oturduğu o masayı kapankişi olarak karşımıza… Hemen patlatıveriyor lafı, “evlenme teklifi için bumasaya ihtiyaç duyan biriyle ben olsam evlenmem” diyerek. Doğruya doğru… Amasonra anlaşılıyor ki, kızımızda aldatlımış ve terkedilmiş… Orijinal filmdenfarklarda tam o anda ortaya çıkıveriyor. Hemen başına gelenleri öğrenip geçmişegidiyoruz ve öğrendiğimiz diğer şeyde aldatan erkeğin evlenmek üzere olduğu…İki terk edilmiş insanın yeni hedefi de ortaya çıkıyor, o evlilik töreninibasıp kaos yaratmak. Bunun için ülkede değiştiriliyor ve kızımızın evinegidiliyor…

Hırçın kız davranışları da anlamsız şekilde devreyegiriyor böylece… Bu anlamsızlığın farkına varan ekip, bir de kızımızın kuzeniniekliyor öyküye… Teak-wando hocası kızımız olması da işin kolayı. Onundailişkisi anlatılmaya başlanıyor bir yandan. Ve iyice suyu çıkıyor filmin…Amaçsızca ordan oraya savrulan senaryoyu toparlamakta artık mümkün olamıyor.

Ana film başta, tüm örneklerin karması tadında, kesyapıştır filmi olup çıkıyor böylece My Sassy Girl 2… Vasat bir çakma, dağınıkbir uyarlama demek kesmiyor. Olan güzelim Güney Kore filmine oluyor ki, durumakahretmemek zor… En iyisi, adından yanılıp tuzağa düşülmemesi, uzak durulmasıgereken bir Hırçınlar karması diyelim unutalım…

Kalbini hissedebiliyorum

Yakın zamanda Amerikan çevrimi de yapılan “My sassy Girl”ü nasıl bilirdiniz?… Cyborg Girl’de tamamen onun yolundan gidiyor. Kadın karakterini onun gibi resmediyor, erkek karakterini onun gibi şaşkın yaratıyor. Ama karakterleri, öyküyü yaratırken ana fikri unutuveriyor.
2001 yılında kendini iyi hissetme filmleri ve ağlatan filmler koleksiyonu yapanlara bir saklı hazine niteliğiyle ulaşan, sevilen “My Sasy Girl”le sinemaya mükemmel bir adım atan, henüz ilk filmiyle beğenilen Güney Kore’li yönetmen Jae-young Kwak, çizgisini korumaya devam ediyor. İlk filmin ardından benzer tarzda filmlere devam eden, “Classic” ve “Windstruck” ile benzer fantastik aşk öykülerini anlatmaya devam eden yönetmenin dördüncü filmi “Cyborg Girl” adından da anlaşılabileceği gibi bilim kurgu altyapısını kullanıyor.
Kwak, ülkesinin romantik komedi türünde ön plana çıkan isimlerinden. “My Sasy Girl”ün yönetmeninden etiketi ile tüm filmleri ilgi toplamaya devam ediyor. Bu ilginin arkasında, filmlerinin senaryolarında da imzasının olması, fantastik bir aşk masalını kullanması, harika kadın karakterler yaratması ve şüphesiz ilk filmde yarattığı kalıbı sürekli kullanmasının da büyük etkisi var. İlk filminde oluşturduğu senaryo ve anlatım kalıbına sıkı sıkıya bağlı kalan yönetmenin filmleri her daim izleyicisini sıkmadan beklentilerini karşılıyor. Yönetmenin şimdilik 5 filmden oluşan filmografisinin en iyisi hala “My Sassy Girl”…. En kötüsü ise “My Mighty Princess”…
Her şey 22 Kasım 2008’de başlıyor. Kendi kendine doğum gününü kutlayan Jiro Kitamura’ya kendisine mağazada hediye seçerken gelecekten gelen bir cyborg’a rastlıyor. Tanışmaları, karşılaşmaları, aralarındaki iletişim ve filmin atmosferi akıllara direk My Sassy Girl’i getiriyor. Kontrolün kızın elinde olması, her şeyin ilk başta bir günlük yaşanması, aradan geçen zamanda Jiro’nun rutin hayatına geri dönmesi gibi benzerlikler mevcut…
Bir sene sonra Cyborg geri geliyor. Bu kez Jiro’nun rutin olarak her doğum gününde makarna yediği mekanda çıkan arbededen yağan kurşunlardan kurtarıp, getirdiği pasta ile kutlamayı yapıyor. Bir sene önce gördüğünü uygulayarak, Jiro’nun kafasını önce pastaya basıyor, sonrada yüzüne şampanya patlatıyor.
Küçük detaylar, ufak ayrıntılarla hikayesinin sıcaklığını da oluşturan yönetmenin, her zamanki perdeye yansıyan her karakteri özgün. Öğretmenin uyuyan öğrencilere tebeşir fırlatması başta olmak üzere yaşanan naif durum komedileri, başkahramanın mimikleri, Jiro’nun Cyborg’un göğüslerine, iç çamaşırına bakmaya çalışması gibi sahnelerde fantastik yapının tuzu biberi oluyor.
Ama bu rüya fazla uzun sürmüyor. Fantastik rüyanın sonu, Cyborg’un Jiro’nun sürekli yanında olması ile başlıyor. Cyborg’un Süpermen tarzı kahramanlıkları tutarlı olmayan sebeplerle boşa harcanan zamana dönüşüyor adeta. Tüm fantastik yapıyı bozan, hiçbir sebebe dayanmıyor gözüken klişe sahnelerle anlaşılıyor ki, cyborg kızımız 100 yıl sonrasından geliyormuş. Jiro’nun hayatını değiştirecekmiş…
İlk yılın sonundaki vedanın ardından, birkaç gerçekle örülü anlardan sonra yine fantastik dünyaya dönüş yapılıyor ve hayli etkili köy ziyareti sahnesi filmi tam anlamıyla ortalıyor. Köy ziyareti sonrası olanlarda hayli bilindik, beklenen şeyler aslında. Aralarında çıkan anlaşmazlık, Cyborg’un yanından ayrılması… Sonrası uzun, gerçekçi ve son derece etkili bir deprem sahnesi… Ne kadar dramatik olduğu tahmin edilir deprem sahnesi adeta filmin senaryosunda da ortaya çıkıyor ve filmde darmadağın oluyor. Uzadıkça uzayan Cyborg hassasiyeti ve Jiro’yu kurtarma mücadelesi, Terminatör 1’in final sahnesine selam çakan ikiye ayrılsa da peşinden gitme çabasıyla deprem sahnesi bir hayli uzun. Cyborg’un dünyaya yaptığı zaman yolculuğunun da terminatör’deki gibi olduğunu not düşelim bu arada.
Deprem sahnesi sonrası film bitti diyecekken, 3-4 final birden yapılıyor. Uzadıkça uzayan azap çektiren finaller serisi başlıyor. Bu finallerden birinin ilk günün ardından yaşanan veda sahnesi olması, sahnenin diyalogları ile birlikte tamamen aynı olması, sadece planlarının farklı olması bir facia… Sanki filmde kendi içinde zaman atlıyor ama bilmediğimiz bir şey sunmayınca gereksiz bir tekrar olarak fena tökezliyor.
En tutarlı finalde, Cyborg’un nasıl olup da 100 yıl sonrasından geldiğinin açıklaması var ki, o anda her şey anlaşılıyor. Benzer birçok filmde verilmeye çalışılan, bolca işlenen robotlarda sevebilir, onlarda insanlaşabilir teması her şeyin önüne geçiyor. Ama yine kötü senaryo bunları düşünmeyi bize bırakmadan her şeye dahil olup açıklamalarını yapıyor.
Deprem sahneleri sebebiyle büyük bütçeli olduğu belli olan filmin anlatmaya çalıştığı şeyin “robotlarda sever” olması film bittiğinde son derece klişe ve zorlama kalarak, sadece geçen zamanı zedeliyor. En kötüsü de fantastik giden öykünün bu derece sıradanlaşarak özgünlüğünü kaybedip bozulması, klişe bir sona imza atması oluyor.Cyborg Girl, ilk filminden itibaren nevi şahsına münhasır kadın karakterlerin merkezinde, fantastik aşk öyküleri anlatan bir yönetmenin kendini tekrar etmesi hepsi bu…
Aşk için tesadüflerden bir köprü inşa etmek!

Aşk filmi, Romantik filmi dediğimizde aklımıza pek gelmeyenlerden, bilinmeyenlerdendir “My Sassy Girl”… Pek az izleyicinin duyduğu, bildiği hayran olduğu klasiklerdendir. 2001 yapımı Güney Kore filmi maalesef henüz ev sineması seyircisine legal yollardan ulaşmadı. Uzakdoğu filmleri söz konusu olduğunda neredeyse tüm korku filmleri çıkarken, gariptir hala ses seda yok. Yakın zaman içerisinde Yann Samuel tarafından çekilen yeniden çevrimi ülkemizde vizyona bile uğramadan DVD raflarında yerini aldı. “Cesaretin varmı aşka” filmiyle özgün bir film yaratan Samuel kötü senaryonun kurbanı olarak orjinalinin yanına bile yaklaşamadı…
My Sassy Girl bir roman uyarlaması… Ama bildiğimiz tarzda bir roman değil. Ho-sik Kim adlı bir Güney Korelinin internette yayınladığı, kız arkadaşıyla aralarında geçen hikayeler kitaplaştırılmış ve kitap uzunca bir süre en çok satanlar listesinde yer almış. İnternet söz konusu olduğunda ne kadar araştırılsa da doğruyu bulmak zor, ne kadarının gerçek, ne kadarının kurgu olduğunu saptamanın zor olduğu bir öykü…
137 dakikalık süresi boyunca izleyene sürekli özgün anlar yaşatan, güldüren, ağlatan ama sonunda kendini iyi hissettiren bir masal aslında. Çerçeveye giren tüm karakterler son derece özgün, tamamen karakterleri özelleştiren, onları tanımamızı sağlayan repliklerle ne kadar gerçekse, arada geçen öykülerde olduğu kadar da fantastik…
Kitabı senaryolaştıran, aynı zamanda da yöneten isim Jae-young Kwak filmografisinin ilk filmine imza atmış. Ardından gelen 4 filme rağmen hala yönetmenin en iyi işi olarak görülmeye devam eden My Sassy girl, üç bölümden oluşuyor. Bir spor maçı edasıyla iki yarı ve uzatmalarla anlatılan öykü, ilk sahnesinde bir ağacın yanında duran başkarakter ile açılır. Ağacın gölgesine gömülen bir zaman kapsülünde birbirlerine yazdıkları mektupları 2 sene sonra okumak üzere sözleşmişlerdir ama kız gelmemiştir…
İLK YARI…
Anlatıcılığı da üstlenen Kyun-woo arkadaşlarıyla içmektedir. Bir kıza tam da benim tipim diyerek arkasından gitmek isterken çalan cep telefonuyla durur. Annesinden azar işitir. Neden teyzesinin evinde değildir… Kyun-Woo hareketlenir ve her şeyin başladığı metroya gider. Sarhoş bir kızı önce kurtarır… Sonra metroda kusmak üzere olan kızın karşısındaki mimiklerle geçen iyi seyirlik bayılmadan önce sevgilim işareti ile biter. Filmin en komik anları söz konusudur, daha sıcak bir başlangıç da beklenemez… Kurtulmayı denese de, sonunda sırtına alıp otele götürmekte bulur çareyi. Otelde kızın cep telefonuna cevap vermesiyle başı belaya girer ve hapse düşer… Özellikle otelde geçen sahneler mükemmel başlangıcın en komik anları ve zirve noktasıdır. Bu sayede Kyun-Woo seyircinin gönlüne girecek sevimliliği de göstermiştir… Detaylara verilen önem de filmin önemli anlarındandır. Özellikle banyo sahnesinde bir ışığın, havlusuzluğun nelere kadir olduğu da görmeye değerdir.
Evine gidişiyle Kyun-Woo hakkında tüm bilgiler aşağı yukarı tamamlanır. Mühendislik bölümünde okuyan, beynini anneden almış zeki ama çalışkan olmayan tipik bir öğrencidir. Annesinden o anda elinde ne varsa, ne yapıyorsa ona göre dayak yemektedir. İlk dayak sahnesi harika bir tek planla verilir… Tanışma sonrası bir öğüt de gelir… “Çocuklarınıza zeki olduklarını söylemeyin, asla çalışmazlar”
Kız ise tam tersidir… Buyurgandır, emirler yağdırır. Kimdir, neyin nesidir pek bilinmez bir türlü. Bir restoranda karşı masada yapılan fuhuş pazarlığına müdahele eden, içki içen, ağlayan ve sonrasında bayılan kız, yine oğlanın sırtında otelde alır soluğu… Seyircinin sevdiği sahne de böylece tekrarlanmış olur.
Dersi bölüp ara verdirten, çılgın bahanelerle Kyun-Woo için hocasından izin alan kız, sürekli tekrar edeceği repliği de söyler… “Ölmek mi istiyorsun?”
Film boyunca adını öğrenemediğimiz kız, senaryolar yazmakta ve okutmaktadır. Bu hikayelerde gelecekte geçer ve oldukça fantastiktir. Öpüşmelerle biten mutlu sonlar tartışılır…
Buluşamadıkları gün, yine arkadaşıyla içerken peşine takıldığı “bebeğim” dediği ta kendisidir kızın. Ve o sahneyle birlikte, emirler iyice artar, cezalar kesilir, oyunlar oynanmaya başlar. Asılma sahnesi ile geçmişe yapılan kurgu, tesadüflerin önemi ve ikiye bölünmüş ekran da yararlanılan anlatımların arasında yerini alır.
Kyun-Woo’nun intikam denemesi, kızın gelmemesi ile yeniden hapiste biter. Üstelik hapisten kurtarmaya geldiğinde çıkar çıkmaz gelen yumrukta cabasıdır. Ne yapacağı belli olmayan kız, 2 gün sonra kutlanacak doğum gününün siparişini de verir. Hem de “Unutursan Ölürsün!” uyarısıyla… Hazırlanan harika plan işlemeye başlasa da davetsiz bir misafir biraz daha gerçeklerle ilintilenir. Ama konumuz aldatmadır. Aldatılmanın bile komikleştiği anlar birçok güzel repliğinde eşliğinde klasik sahnelerden biri haline gelir. “Acı düşündüğünden de çabuk geçer” sözüne rağmen aldatılmış olan, kendini öldürmeye niyetlendiğinde gelen sözler de hayli dokunaklı olur… “Eğer sevseydin, gitmesine izin verirdin. İzin vermediysen bu aşk değildi”
İKİNCİ YARI…
Doğum günü sahnesi sonrası artık ilişkinin adı konmuştur. Yeni evre tamamen ilişkinin yürümesi üzerine kurulur. Kız hakkında az da olsa bilgiler ortaya çıkmaya başlar. Oyunlar da devam etmektedir. Yine metroda geçen kim hangi ayakla geçerse oyunu da filmin klasik anlarından biridir. Spor yaparken kazanan da hep kızdır. Squash’ta toplar hep Kyun-Woo’nun yüzünde patlar.

Hırçın sevgili yeni bir klasik sahnenin hazırlayıcısı olur. Ayakları ağrıdığı için topukluyu giydirir ve bombayı patlatır, “Bugün iç çamaşırı giymedim. Kovala beni… Eğer kovalamazsan ölürsün!”… My Girl şarkısı eşliğinde Kyun-Woo kadınları anlama uğruna giydiği topuklularla kızı yakalamaya çalışır…
Oğlanın annesi ile babası ne kadar özgün karakterse, kızın anne-babası da öyledir. Tanışma gerçekleşir. Kızın babası da içki içip bayılanlardandır… Baba sorgu suale çekerken bayılsa da, anne kızının ilişkisini onaylamaz. İkinci aile ziyaretindeki komik anlarda cabasıdır…
Kısa dönemli kızdan ses çıkmayan anlar sonrasında yaşanan 100. tanışma günü romantik anlardan biri olarak, filmin ana tema müziğini de sevdirir. Tüm oyunlar, emirler sonrası gelen uzun süreli ayrılık sonrası bir buluşmaya çağrılan Kyun-Woo, kızın yeni arkadaşına uygulaması gereken 10 kuralı söylemesi ile yaşanan romantik anlarla birlikte film komedi anlarıyla da bağını koparır… Filmin açılış sahnesi zaman kapsülüne yaşanan geri dönüş, bu sayede ikinci yarıyı da bitirir.
UZATMALAR…
İki yarı boyunca anlatılan, ustalıkla örülen öykü bu anlatımın verdiği tüm meyveleri toplarken aşk tanımlaması konusunda bir hayli özel anlara sahne olurken, mendilleri de hazırlatır… Kyun-Woo’nun gerçek öyküyü destekler halde Hırçın Sevgilim kitabını yazıp kızın hayallerini gerçekleştiren olması da güzel detaylardan biridir.
Peki nedir, bunca filme rağmen Hırçın Sevgilim’i özel kılan… Komedi ve dramı iç içe geçirmedeki başarısı, ana karakterlerin özgünlüğü, tüm yan karakterlerin bütüne uygun oluşu, aşkta tesadüfleri ele alışı, başrol oyuncularının minimal mimikleriyle mükemmel performansları, tutan kimyaları… Filmin yıldızı olan adı olmayan kızın her şeyiyle özgün karakteri… Bu konudaki filmdeki diyaloglardan biri bu durumu çok güzel özetleyenlerden…
“-Gökyüzü neden mavi biliyor musun?
– Çünkü güneş ışınlarının yansıması…
– Hayır! Benim için… Ben mavi istiyorum, mavi oluyor. Ateş neden sıcak biliyor musun? Hepsi benim için. Sıcak olmasını istiyorum, o yüzden sıcak. Kore’de niçin 4 mevsim de var biliyor musun?
– Senin için?
– Doğru!”
Her şeyden daha özel yanı hiç kuşkusuz 137 dakika boyunca tek bir cinsel vurgu, tek bir öpüşme sahnesi olmadan sadece aşkı anlatması ve hiç şüphesiz tüm konuyu tek bir cümlede özetleyen sonsözü…
“Çok mu tesadüfi geldi?
Bu, aşkın için tesadüflerden bir köprü inşa etmektir.”