‘Milla Jovovich’ Kategorisi için Arşiv


Gidersen Balayına, Yem Olursun Alayına

Riddick serisini yaratmasıyla sevgimizi kazanan, senaristlik kariyeri de aynı parıltıya sahip David Twohy film çekince ilgi duymamak zor… Bu sefer ne yapmış diye dikkat kesilmemek de… Hem yazıp hem yönetmiş yine, üstelik kadro da sağlam diyerek meraklanıyorsunuz ister istemez. Sinemalarımıza uğramadan direk ev sinemasına transfer olan filmin tüm o merakı boşa çıkarmak için büyük uğraş vermesine duyulan şaşkınlıkta aynı desibelde kuşkusuz…

Bir çifti tanımaya başlarız, sevimlilerdir, sempatiklerdir iyi sevgililerdir vs… Balayı için Hawaii adalarındadırlardır, buraya kadar herşey iyidir. Gazete manşetinde görülen bir haberle herşey değişir. Tatile gelmiş bir amerikalı çift öldürülmüştür. Çekilen bir fotoğraf olsa da, kimlikleri tespit edilemeyen suçlu bir çift ortalıkta gezinmekte ve yeni kurbanlarını aramaktadır. Çiftimiz de ilk başta korkar, daha sonra da her karşılaştığı çiftten bizimle birlikte şüphelenir.

Hawaii atmosferiyle seyircisini etkilemek isteyen Twohy için işler filmin ilk yarım saatinde gayet tıkırında gidiyor aslında. Mevzuyu çok kolay bir şekilde anlıyoruz, aşağı yukarı neler olacağını tahmin edebilir hale gelince, bize düşen katilleri bulmak oluyor, elbette finalden önce… Ama o iyi girişten sonra, yönetmen önce biraz ego yapma arayışına girişiyor. Çiftimizin erkeği, tıpkı kendisi gibi senarist olunca bu konuda laflar da dönmeye başlıyor. Yönetmenin bu tavrı bizi yakınlaştırması gerekirken, uzaklaştırıyor… Zira itici anlar bunlar, bolca beylik laf ve safsataya maruz kalıyoruz. Birlikte takıldıkları çiftin de profili bolca sırıtmaya başlıyor ki, işte asıl orası evlere şenlik… Adamımız kendisini “jedi” olarak tanımlıyor, sevgilisi de kendisi gibi üstelik. Paralı asker Nick ormanda keçi avlıyor, yavuklusu Gina’da kasapta çalışmış olmanın deneyimiyle bir güzel yenecek hale getiriyor avı… Tekinsiz çiftin radara girmesi için elinden geleni yapan yönetmene bu da yetmemiş olacak ki, birde çiftimiz Cydney ve Cliff’in arabalarına alıp almama konusunda tartışma yaşadıkları otostopçular peydah oluyor filme… İlk andan aklımızı çelmek için orda oldukları bariz belli olunca tadı da kaçıyor filmin…

İlk andan temelleri en azından düzgün şekilde atılmış senaryo, şüphelenmemiz gereken karakterlerin iyi işlenememesi yüzünden öyle bir sarpa sarıyor ki, yönetmen bir anda görsel anlatımı da değiştiriyor… Üçlü kestiği sahnelerin adeta japon animelerinden fırlamış olması tam bir komedi ki, filmin zayıflamaya başladığı ve teslim bayrağını çektiği yerde tam o sahneler zaten.

Beklenen sürpriz final gerçekleştiğinde ise adeta herşeyin cılkı çıkıyor… Zaten elde seçenek kalmayınca ortaya çıkan katil adaylarımızın ortaya çıkış anları da benzer şekilde facia… Twohy sürpizini de allayıp pullayamıyor bir türlü… Ne tansiyonu yükseltebiliyor, ne tempoyu… Herşey birdenbire oluveriyor. Tabii flashbacklerle herşeyi tamamen aydınlatmaya çalışma anları var birde…. Onlarda ayrı komedi…

Filmin içinde “Katil Doğanlar”a yapılan gönderme de filmin yarım yamalaklığı yüzünden havada kalmış oluyor ki, bu tarzda yapılmış çok daha iyi filmler olduğunu belirtmeli… Çift katillerin yada kanun kaçaklarının atası olan “Bonnie & Clyde”dan başlayıp sayılabilecek bir sürü film varken, bu alanda en son sağlam örneğin David Lynch’in kızı Jennifer Chambers Lynch’in 2008 yapımı gerilimi Surveillance olduğunu şiddetle belirtmekte fayda var.

Nihayetinde 2009 tarihli mistik gerilim denemesi “A Perfect Getaway” işlerin David Twohy’nin tasarladığı gibi gitmediği zayıf bir yapım olarak kalakalıyor. Seyirciye attığı yemleri yeterince parlatamayan yönetmenin şimdilik en başarısız yapımı olarak filmografisinde yerini alırken, belleklerimizde herhangi bir yer edinemiyor…

Reklamlar
Winning Eleven oynamak için playstation 1 alırken, satıcının yanında hediye olarak verdiği ve uzun süre yüzüne bakmadığım bir oyundu Resident Evil. Kız arkadaşımın başka oyun yok mu sorusu üzerine başladığım oyunu aralıksız oynayarak 2 günde bitirmiştim. Almadığım memory card yüzünden sonraki günü uyuyarak, yeni oyunun çıkmasını bekleyerek geçirmiştim. Zaten korku filmlerini kötü de olsa izleyen kitleye hitap eden ve korku oyunu tabirine yeni ufuklar açan bu macera oldukça uzun bir seriye dönüştü. Dünyada bir fenomen oldu. O zaman için oldukça yeni bir şeydi. Tüm ışıklar kapanır, ses açılabildiği kadar açılır, korkmaya hazır olunurdu. Titreşimli kolun yardımı ile oluşan atmosfer o meşhur kapılar ve köpekler yardımı ile müthiş bir heyecandı.
1996’da başlayan oyun fırtınasına kayıtsız kalmayan Paul W.S. Anderson iyi bir kadro ile hikayeye güzel bir başlangıç yapmıştı. Serinin fanatikleri doğal olarak ikiye bölündü. Yine de yaratılan atmosferin herkesi tatmin etmesi mümkün değil. İnteraktif bir deneyimin herkeste yarattığı farklı heyecanları tek bir filmde bulması zaten mümkün değil.
2002’de çekilen ilk filmin başarısı doğal olarak ikinci filmi getirdi. Anderson bu kez sadece yazdı, filmi yönetmedi. Bunun etkisi midir bilinmez tamamen oyun atmosferine yaslanan sinematik hiçbir öğesi olmayan son derece başarısız devam filmi geldi 2004’te.
Ve yıl 2007… Serinin en mükemmel oyunu Nemesis mi çevriliyor sorularının bolca sorulduğu zaman diliminde, yazan yine Anderson ama yöneten bu kez türe vakıf bir yönetmen.
Russell Mulcahy 1979’da başladığı kariyerinde 1986’da kendisini efsane haline getirecek oalan Highlander serisini başlatan isim. Serinin ilk iki filminde yakaladığı başarıyı bir daha tekrarlayan olmaması da bunun kanıtı olsa gerek. Ancak seri hariç yönetmenin herhangi bir başarısının olmaması ise oldukça garip. Genelde Duran Duran klipleri başta olmak üzere klip yönetmenliği daha başarılı bulunan isim son derece doğru bir tercih olarak görülüyor kağıt üzerinde.
Gelelim filme… Tamamen tür kırması bir filmle karşı karşıyayız. Virüs tüm dünyaya yayılmış, her yer çöl olmuş artık. Yaşayan ve sağlıklı kalabilen insan sayısı azalmış.
İlk filme ve hikayenin başlangıcına selam çakarak başlıyor film. O meşhur kırmızılar içindeki Alice güzel bir heyecan yaratıyor. Sahnenin sonunda yüzlerce Alice’i görmek de güzel.
İkinci sahneden itibaren klasik bir Mad Max havasına bürünüyor film. Motor üzerinde kovboy çizmeleriyle Alice filmin kıyamet sonrası figürü. Aldığı yardım çağrısına cevap vererek yeteneklerinin geliştiğini anlıyoruz.
Ama sonrası… Giderek kısır döngye giriyoruz. Bir konvoyun yolculuğu ve arayışlarına odaklanıyor film. Mad Max etkisi tamamlanıyor. Alice’le karşılaşmaları gerekiyor elbette. Karga sahnesi ile gerçekleşen karşılaşma fotoğrafik açıdan sinemasal bir lezzet sunuyor elbette. Ama bu lezzet film boyunca devam etmiyor. Benzer bir sahneyi sonlara doğru görüyoruz ama daha önceki örneklere göre yeni bir şey yok o sahnede de.
Alice’in gelişen yeteneklerini gördükçe gerilim ve aksiyon beklerken film ağır tempoda ilerliyor maalesef. Her dakika diken üstünde durduğumuz 28 hafta sonra filminden sonra galiba zombie atmosferli filmlerin biraz daha özenli yaratılması gerekecek.
Ağır aksak ilerleyen zombiler yeterli heyecanı gerilimi yaratmıyor. Kilit sahnede yarattıkları gerlimi film boyunca neden yaratmadıkları sorusu akla takılıyor.
Tüm eksikliklerine ve aksaklıklarına rağmen oldukça güzel bir finalle bitiyor film.
Yazılar akarken uykusuz geçen gecelerim aklıma geliyor. 10’dan fazla kez bitirdiğim Nemesis oyununun bende yarattığı heyacanı beyazperde de bir kez daha göremek üzse de finalin dördüncü filme attığı pas umarım gol olur hissi ve ümidi buruk da olsa bir sevinç yaratıyor.