‘Marisa Tomei’ Kategorisi için Arşiv



Yönetmenliğini Glenn Ficarra ve John Requa’nın yaptığı bu romantik komedide, başrolleri Steve Carell, Ryan Gosling ve Julianne Moore paylaşırken, Kevin Bacon ve Marisa Tomei de kadronun diğer yıldızları…


Üç farklı ilişkinin ve bunların birbirleriyle olan bağlantılarının anlatıldığı “Crazy, Stupid, Love”daki en komik ilişki, süphesiz ki boşanmanın eşiğindeki Cal (Steve Carell) ve karısını geri kazanmak için yardım istediği Jacob’ın (Ryan Gosling) arasındaki. Gosling ve Carell’in birbirleriyle tutan kimyanın ve müthiş uyumun dikkatlerden kaçmadığı film, 29 Temmuz günü Amerika’da, 16 Eylül’de de Türkiye’de gösterime giriyor.

“Lincoln Lawyer” dünyanın pek çok ülkesinde en çok satan yazarlar listesinde yer alan Michael Connelly’nin ülkemizde Altın Kitaplar tarafından “Güneşin Karanlığında” adıyla yayınlanan kitabının beyazperde uyarlaması.
Altın Kitaplar, “Güneşin Karanlığında” romanını kapağında filmin afişini kullanarak tekrar basıyor. Kitap, Mart ortasında raflarda yerini alacak.
“Lincoln Lawyer”ın çekimlerine 12 Temmuz 2010’da Los Angeles’ta başlandı. Çekim süreci 37 gün sürdü.
Çekimler kitapta geçen tüm gerçek mekanlarda gerçekleştirildi. Yönetmen Brad Furman, filmde hep güneşli, gösterişli ve zengin yüzü gösterilen Los Angeles’ın diğer yüzünü keşfetmek istediğini söylüyor. Filmde şehrin suç oranı yüksek ve fakir bölgelerini de görüyoruz. Furman “Filmdeki Los Angeles bir turistik cennet değil; sıcak, nemli, tozlu, pis ve tehlikeli”  diyor.
 Mick Haller (Matthew McConaughey ) karakteri hakkında
Beyazperde böyle avukat görmedi! Yargı sistemi, avukatlar ve çetrefilli davalar sıkça filmlere konu edilir; ancak “Güneşin Karanlığında”nın ana karakteri Mick Haller pek de bu filmlerde görmeye alıştığımız tipte bir avukat değil.
Sokakların ve suçluların dilini iyi bilen Mick’in bir ofisi yok. O işlerini, şoförünün kullandığı Lincoln marka arabasının arka koltuğundan yürütmeyi tercih ediyor. Genellikle adi suçluları savunuyor ve arabasıyla Los Angeles mahkemeleri arasında mekik dokuyor.
Savunduğu adi suçluların ona pek bir getirisi yok… O bir ceza avukatı ve neredeyse tüm müvekkileri suçlu. O yüzden zengin bir ailenin cinayete ve tecavüze teşebbüsle suçlanan oğlu Louis Roulet’nin davasını, biraz para kazanmak umuduyla kabul ediyor. Ancak dava hiç de beklediği gibi gitmeyince birdenbire kendini tehlikenin tam kalbinde buluyor.
Matthew McConaughey karakteri hakkında neler diyor?
“Mick Haller’ın insanların gözünde kötü bir imajı var; adi suçluları savunarak hayatını kazanıyor. Sabit bir geliri yok, aydan aya yaşıyor, fahişeleri ve uyuşturucu satıcılarını savunarak eski karısı ve kızına bakmaya çalışıyor.”  
“Ama Mick’in kendine göre bir ahlak anlayışı var. O, dibe vurmuş ve yanında onlara destek olacak kimsesi olmayanları savunuyor. Beverly Hills’in eğlence dünyasında başarılı bir avukat olmayı da seçebilirdi ama bu adam çok iyi niyetli ve çok yürekli. Bence bu yüzden toplumun dışladığı bu tip adi suçlularla uğraşmayı seçiyor. Toplumun bu kesminde kendine ihtiyaç duyulduğunu ve burada yaşadığını hissediyor. Mick baştan beri kim olduğunun farkında.”
Mick Haller rolü için nasıl Matthew McConaughey seçildi?
Matthew McConaughey’nin oynadığı ilk başrol bir avukattı,  rolü başarıyla kotardığı bu film 1996 tarihli “A Time To Kill” idi. Bu nedenle yapımcıların ilk aklına gelen isim o oldu. McConaughey, senaryoyu henüz yazım aşamasındayken okuduğunu ve telkifi hemen kabul ettiğini söylüyor. Yapımcılar onun bu rol için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyor; Mick de Matthew McConaughey gibi yakışıklı ve etkileyici, biraz serseri ve kendine güveni tam bir karakter.
McConaughey bu rolün üstüne cuk oturduğunu söylüyor; üstelik bu rolde geçmişinden çok şey bulmuş: “Texas Üniversitesi’nde okurken amacım ceza avukatı olmaktı. Film için de ceza avukatı olmanın inceliklerini anlamaya çalıştım. İşin teknik kısımlarıyla ilgili bir sürü avukatla görüştüm.”
Ryan Phillippe, rolü “Louis Roulet” ile ilgili ne diyor?
“Louis Roulet rolü oynadığım diğer rollerden çok farklı. Bu derece sorunlu birini oynamak çok ilgimi çekti. Onun psikolojisini tüm yönleriyle irdelemek için sabırsızlanıyordum. Ancak sadece senaryo yetmedi; o yüzden romanı baş ucu kitabım yaptım. Üstelik çok da beğendim, şimdi heyecanla Michael Connelly’nin yeni kitabını bekliyorum!”
Matthew McConaughey Ryan Phillippe’le çalışmak hakkında ne düşünüyor?
“Filmden önce Ryan’a hiç birlikte prova yapmamayı önerdim; çünkü filmde bu iki karakter karşılaşana kadar birbirleri hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Ryan yaptıklarıyla beni şaşırtsın, ben de onu şaşırtayım istedim, Ryan da kabul etti.”
Ryan Phillippe, Matthew McConaughey’le çalışmak hakkında ne düşünüyor?
“Bence Matthew’la kimyamız çok tuttu. Onun karakterini bu kadar içselleştirmesini seyretmek çok iyiydi. Ayrıca eğlenceli bir deneyim oldu çünkü karakterlerimiz sürekli birbirini alt etmeye çalışıyor. Avukat-müvekkil ilişkisi açısından ilginç olan, bizim durumumuzda avukatın da müvekkilinin de birbirinden aşırı derecede nefret etmesi. Çok sürükleyici bir ilişkileri var.”
Marisa Tomei’nin karakteri Maggie hakkında:
Yapımcılar, “Maggie” karakteri için Matthew McConaughey’le aynı yaşlarda ve onun karısı olarak inandırıcı olabilecek birini istiyorlardı. Kendisi de savcı olan eski eş rolü için ilk akla gelen isim Oscar ödüllü Marisa Tomei oldu; yapımcılara göre Tomei zekası ve karizması sayesinde karakteri mükemmel yorumluyor.

Galiptir bu yolda mağlup

1998’de “Pi” ile çıkageldiğinde sinefillerce baş tacı edilen, 200’de “Requem for a Dream” ile izleyeni sarsarak bir anda gelecek vadeden yönetmen sıfatı ile takip edilen yönetmen Darren Aronofsky nedendir bilinmez 6 yıl ara verip hayli tuhaf bir filmde dönüş yapmıştı. İzleyicileri ikiye bölen “Kaynak” özellikle yükselen beklentiler söz konusu olduğunda koca bir hayal kırıklığından öteye geçememiş, derinliksiz ve bolca makyajlı bulunmuştu. İlk iki filminde inşa ettiği yapının gözleri önünde yıkıldığını gördü Darren Aronofsky…Yeni bir çıkış arıyordu…
1981’de kısa bir rolle de olsa, büyük kitlelere ulaşabileceği “Body Heat”le oyunculuğunda aradığı çıkışı “Rumble Fish”le yakalamış, hemen ardından 80’ler boyunca büyük bir sembole dönüşmüştü Mickey Rourke… “9.5 Hafta” ve “Vahşi Orkide” yardımıyla ikona dönüşmesi de gecikmedi. Filmlerdeki başarısına paralel bir hayat kuramadı bir türlü Rourke, eşini dövmesiyle başlayan bir dizi özel hayat skandalıyla, profesyonel boks denemeleriyle çok konuşulurken aynı zamanda da yıprandı… Kaydığı irili ufaklı rollerle devam ediyor gibi gözükse de, hızlı yükselip çakılmayı kariyerinde an be an yaşadı. 2006’da “Sin City” ile dönüyorum dese de, yeni bir çıkış arıyordu…
Filmin en büyük özelliği kuşkusuz yeni çıkış arayan iki ismi bir araya getirmesi. İkisi içinde değişim rüzgarları çoktan esmiş, ikisi de yeni çıkış fırsatını sahiplenmiş ve gerekeni yapmış gibi görünüyor.
Özellikle Kaynak’la iyice ayyuka çıkan görsel makyajlarından, planlarından dolayısıyla görsel süslerden arınmış bir Aronofsky var karşımızda bu kez. Her şeyi süslemek yerine, mesajlarını doğal anlatım üzerinden ufaktan veren bir yöntem izliyor. Bazı sahnelerde direk fotoğraf gibi ana karakterinin yalnızlığını resmetmek dışında bu kez maceraya girişmiyor.
Rourke’sa zaten yaşam özdeşliği dolayısıyla Randy’i oynamıyor adeta yaşıyor… Ortak yönlerinin çokça olmasını müthiş bir avantaja dönüştürüp, izleyicinin gözünde galip başlıyor maçlarına. Aslında tipik bir spor filmi öyküsü var her şeyin arkasında. Kaybeden, kaybetmesine ramak kalmış sporcu öykülerine, kaybedeceğini bile bile devam eden ölümüne dövüşlere bir yeni halka daha ekleniyor… Sadece bununla kalmamasını sağlayan ise bu ikilinin tercihleri oluyor. Eldeki senaryoyu süse püse girişmeden, kimi zaman dökümanter havasında, çoğunlukla elinde kamera Randy’i takip eden izleyiciymişcesine bir atmosfer yaratan, izleyicisine sende oradasın diyen Aronofsky bu yolla filmle çok daha kısa sürede ve doğal bir şekilde bağ kurulmasını sağlıyor.
Zaten Mickey Rourke’un maç sonrası tüm o kasların, heybetli görüntünün ardında mağlup bir adamı canlandırmakta zorlanmıyor. İnandırıcılık konusunda hiç sıkıntı çekmiyor. Bir zamanlar efsane olan, şimdiyse işitme cihazı takan, kızıyla sorunları olan, ring dışında bir yere ait olamayan bir adam olarak her sahnede biraz daha büyüyor… Tüm filmi de sırtlıyor… Tüm detaylarda, önemli anlarda süslerden ve özellikle vurgulardan kaçıldığı her şeyin doğallıkla verilmek istendiği filmde Rourke’un performansı daha da büyüyor. “Yaşlı, bitik bir et parçasıyım ve yalnız olmayı hak ediyorum. Tek isteğim, benden nefret etmemen” diyor kızına Randy, inanmamak mümkün mü…
45 yaşındaki Marisa Tomei’nin de striptizini ve kucak dansını görmek de hayli doğal gelen, sırıtmayanlardan. O da arada kalmış, sıkışmış artık talep görmemekten, yaşlı bulunmaktan kaybedene dönüşmeye başladığının farkında olduğunu veriyor her sahne boyunca. İki oyuncunun yönetmenin tercihleriyle parlayan oyunculuğu da, tüm filmin albenisini özelliğini oluşturuyor sonuçta. Önceki filmlerinde yarattığı atmosferi kullansa tüm anlatımı komediye dönüştürebilecek olan Aranofsky, hiçbir sahneyi da ya da planı kurmamışlık havası ile aradığı çıkışı Rourke ile birlikte buluyor.
Anlatılan hikaye epi topu spor filmlerinde alışık olduğumuz türden… Zamanında Rocky’nin de başına gelmişti. Tüm sporcu filmleri de konuya bir yerinden teğet geçiyor zaten. Hesaplı kitaplı yapılan Amerikan Güreşlerinin doğallığı da arada verilince, son derece doğal gelen, bir filmden çok dökümanter gibi algılanıyor Şampiyon. Bu arada Güreşçi adı yerine filmi anlatmayan Şampiyon adının tercih edilmesi de sadece bizde olur dedirten bir komedi.Yeni çıkış arayan iki ismin aradıklarını fazlasıyla bulduğu “The Wrestler” kanların aktığı düzmece güreşlerin, cinsellik dozu yüksek anlarda striptiz ve kucak danslarının altında “buranın dışında hiçbir yere ait değilim” diyenlerin kazandığı öykü olarak her daim izlenecek bir doğal seyirlik…