‘Luc Besson’ Kategorisi için Arşiv

Luc Besson, 2008 yapımı “Taken”ın devamı için Ekim’de çalışmaların başlayacağını duyurdu. 

İkinci filmde, ilk filmdeki orijinal kadronun tamamı korunurken, Liam Neeson’ın eski eşi olarak ufak bir rolle gözüken Famke Jannsen de yine rol alıyor.

“Columbiana”nın yönetmeni Olivier Megaton’un zamanının çoğunu Los Angeles’ta çekim yerlerini saptamakla geçirdiğini söyleyen Besson, filmin bazı sahnelerinin orada çekileceğini belirtiyor. 

Konuyla ilgili henüz bir ipucu verilmezken, Neeson’ı yeniden acımasız Bryan Mills olarak görmek güzel olacak.

Devam filminin 2013’de gösterime girmesi planlanıyor.

Reklamlar
Yeni dünya ekonomisi ve kurallar!
Yönetmenlik kariyerinin yedinci filmi olan 1997 tarihli “The fifth element” ile hayal ettiği filmi çektiğini söyleyerek, kendini Fransa sinemasının popcorn film piyasasına adayan Luc Besson, taşıyıcı serisine kaldığı yerden devam ediyor. Yaygın Fransız filmleri sıkıcıdır yargısını kırmak üzere, 1998’de “Taxi” serisi ile başlayan, farklı türlerde devam eden yeni Fransız popcornları artık seri haline geldi ve başarısını kanıtlamış durumda. Hollywood popcornlarına karşı yapılan mücadelenin bir diğer başarısı da “Taxi” filminin bizzat Hollywood’a transferi. Besson temelde son derece basit fikirlerden çıkan her filmi halen ilgi görmeye devam ediyor. İlk dönemde yaratılan hikayeler varlıklarını halen sürdürmekte. Jet li başrollü karate filmleri, arabaların ön planda olduğu süratli öyküler, gençlerin banliyölerdeki zıplama öyküleri ile geniş alana yayılan bu yeni popcorn sineması, her yıl örneklerini çoğaltacak gibi.
Arabasıyla özel kargo taşımacılığı yapan katı kuralları olan bir adamın maceralarıyla tanışmamız 2002 yılına dayanıyor. Temelde çok basit olan bu öykü, fazla ayrıntılara boğulmadan kolayca seyirciyi yakalamayı başarmıştı. 80’li yılların başarılı seri filmi “Karate Kid”in yaratıcısı olarak tanınan Robert Mark Kamen’in yarattığı Frank Martin, donuk bakışlı, neredeyse tek ifade veren yüze sahip Jason Statham’ın oyunculuğu ile sevilip, özdeşleşmiş, oyuncunun da aksiyon yıldızları ligine çıkmasını sağlamıştı. B türü karate filmlerinin yönetmeni Corey Yuen’in yönetmenliğinde atılan sağlam başlangıç, 3 sene sonra tüm ekibi tekrar arabanın başına toplamıştı.
İlkine göre daha vasat olan Taşıyıcı 2, her aksiyon devam filmi gibi, işe biraz ara verip sakinlik dönemine denk gelen günlerle açılıp, klasik şekilde sen busun kurtulamazsın kuralına yenik düşmüştü. Hayli abartılı sahnelerle bezeli filmin ilkine göre daha iyi oyuncu kadrosuna sahip olmasına rağmen beklenen heyecanı vermemesinde filmdeki “hadi canım” naraları attıran inanmaması zor abartılı sahnelerin payı büyüktü.
Taşıyıcı 3, seriyi ileriye taşımak için geliyor bir anlamda. Temelde bazı değişiklikler yaratmak isteyerek üstelik. En basiti ilk iki filmde Martin’in en büyük prensibi olan üç kural filmde sık sık tartışılır hale geliyor…
Kural 1: Anlaşmayı asla değiştirme.
Kural 2: İsim yok – Frank kimin için çalıştığını ya da ne taşıdığını asla bilmek istemez.
Kural 3: Asla paketin içine bakma.
Kendi ağzından “kim takar kuralları” cümlesi geldi gelecek derken, bolca sorgulama yaşanıyor… Ki bu sorgulamaya onu tanıyan herkes de katılınca, Martin aşka hazır hale gelmiş oluyor bir bakıma…

Bu kez çevre sorununu, yeni dünya ekonomisinin yarattığı yeni dünya’ya değinerek açılıyor Taşıyıcı. Hayli eğlenceli balık tutma sahnesiyle, filmin temeldeki diğer başrol oyuncusu Tarconi ile aralarındaki bağı göstererek açılıyor film. Daha sonra ne anlama geldiğini anlayacağımız gemilerle aynı sularda yüzen ikili, doğacak sorunu karada çözüyor elbette.
Ukrayna Çevre Koruma Ajansı Başkanı Leonid’in kaçırılan kızı Valentina’yı taşımakla zoraki görevlendirilen Martin, aslında evinde tv izleyip keyif yapıyor ilk başta. Kendisine önerilen işi kabul etmek yerine, arkadaşını önermiş. O da görevde başarısız olunca soluğu duvarları yıkarak Martin’in salonunda alıyor. Arabadan ayrıldığında gerilimin tek dayanak noktası da ortaya çıkıyor: Bileklik. 3 kademeli olarak, arabadan uzaklaşanı patlatacak bomba olarak kurulan düzenek, Valentina’nın hapisanesinin araba olduğunu gösteriyor. Oysa Martin için sorun yok… Kötü adam rolünde Prison Break dizisinden tanıdığımız psikopat T-Bag’in olması da gayet güzel bir sürpriz. Johnson bileklerine geçirdiği bomba ile Martin’i arka bagaja koyduğu paketi götürmeye zorluyor. Valentina ise yanında yol arkadaşı olarak tanıtılıyor.
Beklenen her şey bolca oluyor, Martin sürüyor, birileri kovalıyor… Başına buyruk yeni kararlar alıyor, bolca adam dövüyor. Beklenmeyen şey ise Frank Martin’in aşık olması. Tamamen duygusuz görünen bu sert bakışlı adamın aşık olduğuna inanmak zor. Hele söz konusu yakınlaşmanın yaşandığı sahnelerse son derece sıradan… Zaten ilk anda Valentina’nın “yoksa sen eşcinsel misin?” her şeyi özetliyor. Apar topar cinsiyetini belli eden Martin aşık da oluveriyor. Ama Stathman’ın de etkisi ile inandırıcılıktan uzak aşk sahneleri çıkıyor ortaya.
Valentina’yı oynayan Natalya Rudakova, Luc Besson’un oyuncu keşfetme fantezisinin bir ürünü olarak ilk filminde oyuncu etiketine bürünmüş. Her şey tamamda bu kadar çilli bir yüze sahip kızın beyazperde de güzel görüneceğini nerden çıkarmış Besson bunun cevabını bulmak hayli zor.
İlk filmin yönetmeni Corey Yuen, dövüş sahnelerinin koreografilerini yönetiyor üçüncü kez. Yönetmen koltuğunda ise Olivier Megaton oturuyor. Megaton, filmdeki aksiyonu ve adrenalini yükseltme adına kendince serinin sorgulamasını yaparak eksikleri giderme yöntemini benimsemiş. “Anlatım yapılandırması açısından John McTiernan’ın yapıtına eğilim gösteriyor olsa da, bu serinin “James Bond” ile “Die Hard” arasında bir yerlerde olduğunu düşünüyorum. Yakışıklı baş karakterin mizah ile ciddiyet arasındaki ince çizgide yürüdüğünü; düzenli olarak kendisini zora sokacak durumların içine çekildiğini görürüz. Ayrıca elimizdeki verilere göre, bir Fransız şirketinin, izleyicinin giderek daha çok bağlandığı bir karaktere dayalı seri yapacak konuma geldiğini göstermeyi başardık.” Diyerek durumu özetleyen Megaton, filmi çekerken Tony Scott’un Man on Fire’a yaklaşmayı denemiş. Öyle ki bazı sahnelerde ne gösterilmek isteniyor, neyi izliyoruz belli olmuyor. Sürekli kısa kesiklerle adeta slayt gösterisi şeklinde ilerleyen filmin en büyük handikapı da dövüş sahnelerinde ortaya çıkıyor daha çok. Hangi yumruğun kime atıldığını, kimin kime vurduğunu göremeyince hızlı bir şeyler olduğunu görmek dışında tat vermeyen görüntüler geçidine dönüyor sahneler.
Farnk Martin’in garajdaki dövüş sahnesi ise hayli yaratıcı. Üzerindeki kıyafetleri çıkararak dövüşte kullanması, filmin akılda kalıcı anlarından… Son gelen iri adamla arasındaki diyaloglarda sahneyi tamamlıyor.Hızlı araba sürüşü konusunda, bekleneni fazlasıyla yerine getiren taşıyıcı 3, birde eski karate filmlerinin havasını bonus olarak sunuyor izleyicisine. Sık sık bire karşı çok dövüşen Martin, çevre sorunlarını da çözüp, dünyayı kurtarıyor nihayetinde. Neredeyse kadınsız geçen taşıma işleri sonunda ödülü ise çilli bir Ukraynalıyla aşkı tatmak oluyor…

Bir kadının izinde içgüdüsel savaşlar…

18 Mart 1959’da Paris’te doğan, çocukluğunun büyük bir kısmını dalgıç eğitmeni olan ailesiyle dünyanın çeşitli yerlerini dolaşarak büyüyen bir yaratıcıdır Luc Besson. Okul yıllarında derinlik sarhoşluğu filminin düşlerini kuran bir yaratıcı… 17 yaşında geçirdiği dalış kazası olmasa sinema dünyasına hiç adım atmayacak bir isim. Filmlerin, ilgi alanlarını diğer sanatlar ile birleştirip sunmasına imkân veren bir yönü olduğunu keşfeden Besson, Fransa’da kendi yapım şirketini (Les Films de Loups -daha sonraları şirketin ismini Les Films de Dauphins olarak değiştirdi) kurarak atıldığı serüvende ilk olarak L’Avant Dernier adlı bir kısa film çekti. Daha ilk kısa filmde sonrasının izlerini bulmak mümkün. Eric Serra ve Jean Reno kadro idi ve uzun süre devam edecek ortaklığında ilk adımı atılmış oluyordu.
1983 yılı ise tam bir başarı yılı olmuştu Besson açısından. Yönetmenin siyah beyaz ve diyalogsuz ilk uzun metrajı bol ödülle yılın en iyilerinden biri olmuştu. Besson’un yaratıcılığının ilk halkasını oluşturan filmden söz etmeden önce, sonrasından bahsetmekte fayda var. Le Dernier Combat sonrası Besson yoluna Subway (Metro) ile devam ederken, uluslar arası çıkışını Derinlik Sarhoşluğu (Big Blue) ile yakaladı. Nikita ve Atlantis sonrası ise Leon’la kendi zirvesini yakalayıp, kendi filmini çekip kimselere beğendiremedi. Beşinci Element sonrası Joan Of Arc’ın vasatlığı, bir daha film çekmeyeceğim açıklaması ile gündeme gelen yönetmenin kendini ülke sinemasına adayan tavrı popcorn sinema örneklerini çoğaltan 6 yıl sonrası Angel-a ile geri döndüğü yönetmenliği Arthur animasyon serisi ile farklı alanda da olsa sürdürmekte.
Çektiği tüm filmlerinde hayatın farklı odalarında nefes alan yalnız insanların, kendilerince aşkları, mücadelelerini sıradışı karakterlerle, kendine has bir ince mizah ile işleyen Besson filmlerinin bu yönden bakıldığında en iyisi Le Dernier Combat olarak göze çarpmakta…
Doğal bir felaket sonucu kıyamet kopmuş… Çok az insanı görebildiğimiz felaket sonrası manzarasında, yıkık binaların ortasında bir hayatta kalma savaşı.
Senaryoya da katkıda bulunan Pierre Jolivet’in oynadığı “The Man”i şişman kadın ile ilişkiye girerken gördüğümüz sahne ile yapılır açılış. Bir anlamda kadınsız hayata dair ilk söylem gerçekleşmiş, finale de, genele de yapılan vurgu olarak iyi bir açılış yapılmıştır…
Tek başına yaşama çabası içinde gördüğümüz The Man, etraftan topladığı parçalarla bir uçak yapar. Bu parça arayışı sırasında çöl ortasında arabalar ve insanları görmek de ilginçtir. Captain grubunun su ihtiyacını arabasının arka bagajında kitli tuttuğu Dwarf’ı iple dar bir yerden aşağıya sarkıtarak giderir. Su için yaşanan yabanilik, kadınsızlıktan doğan sessizlik de ilginçtir.
The Man bu grubun içine gizlice dalarak, aküyü alıp son parçayı da tamamlar. İlk sahneden gördüğümüz üzere az kalan kadın nüfusu, bu arayışın önemli unsurudur. The Man’in tüm çabası kadın bulmaktır. Yaptığı derme çatma uçak ile binadaki camları kırarak kaçan The Man bir yere çakıldığında ise saklandığı anda görünen iki adam hiçbir fikir vermeyen bir geçiş yaparlar. Sanki etrafı ilaçlıyor gibilerdir ama ne için yaptıkları konusunda hiçbir fikir yoktur.
Filmin en enteresan karakterlerinden biri görünür… The Brute adlı karakteri canlandıran Jean Reno, o dev cüssesiyle, filmin öldürme içgüdüsü içindeki kötü karakterini tüm mimikleri ve jestleriyle mükemmel oynamaktadır. Eşyalar bırakarak çaldığı kapıdan bir türlü geçemeyen The Brute ile The Man’in karşılaşmaları da gecikmez. Bu karşılaşma öncesinde zeki bir planla ilk kapıyı geçen The Brute ikinci kapı ile karşılaşır… Kapının arkasında ise The Doctor vardır. Onu tanımak için ise erkendir.
Uçakla geldiği yeni bölgede de aynı yıkık binalara rastlayan The Man kendine yeni bir yaşam alanı yaratır hemen. Eric Serra’nın enfes müzikleri eşliğinde geçen sarhoşluk sahnesi ardından gelen balık yağmuru ise nasıl bir dünyada yaşandığının şaşkınlığını bir kat daha arttırır.
The Man’in topladığı balıkları pişirmek için ocak araması sonucu yaşanan karşılaşma, The Brute ile The Man’in savaşına dönüşür. The Man ne kadar çağdaş ise, The Brute o kadar canidir. Kendini zar zor çukura atan The Man’in yolu yaralı bir şekilde The Doctor’un yanına çıkacaktır.
Bu andan itibaren de filmin en ilginç karakteriyle tanışmak düşer izleyiciye. The Doctor, The Man’in yaralarını iyileştirirken, ilginç mimikleri ve duvarlara hayvan resmi çizmesi ile hayli enteresandır.
The Man’in yarattığı yaşam alanına konan The Brute’un balık pişirme çabası da görülmeye değerdir. Tüp biter, kaset bozulur rahatı kaçar…
The Doctor’la The Man’in masa tenisi oynadıkları sahnede Doctor’un hareketleri ve topa bir türlü vuramaması da ayrı bir renktir. Bir yandan da zaman konusunda felaket sonrası durumu teyit eden bir sahne olur.

The Doctor’un duvara The Man’in resmini çizmesi de pek gecikmez. Ama bir gün sonrası duvara çizdiği kadın resmi her şeyin başlangıcı olur. Bu kadının mekanlarında kilitli tutuluyor olması yeni bir içgüdüsel savaşında da başlangıcıdır aynı zamanda. The Brute’un de o kapıdan neden girmek istediği anlaşılmıştır böylece. The Man o kapıdan girmiş olsa bile kadını uzun süre göremez. Gözleri bağlı olarak The Man’i yanına alarak kadına yemek götüren The Doctor, uzun süre sonra gözlerindeki bağı çözecek ve finali müjdeleyecektir…
Bu arada The Brute’ün kapıdan girme çabası devam eder. İkinci kapının demirlerini sökmeye çalışırken, yangın çıkarmaya çalışırken yakalanır ve garip bir şekilde üçüncü kapı ile karşılaşır…
Gözleri bağlı olmadan kadını görecek olma sevinci ile yola koyulan The Man’in hevesi, şaşırtıcı biçimde yağan taş yağmuru ile sona ermiş olur. Bu sırada Besson usta bir manevrayla The Brute’un kapıları delerek içeri girdiği izlenimini verir… Sonrasında yaşanan vahşet ise iki sahnede farklı yansır. Kadının vahşice öldürülmüş cesetini kısa da olsa gösteren Besson, The Brute ile The Man arasındaki çatışmada kamerasını ölenin üzerine değil, öldürenin üzerine doğrultur.
Bu sahne sonrasında yapılan final ise yapılabilecek en iyi finaldir, ne eksik ne fazladır…
Gücünü kadınsız dünyada yaşanan ilkellik ve içgüdüsel savaştan alan bu enteresan ütopya aynı zamanda inandırıcılık konusunda bir saniye bile tereddüte yer vermiyor. Eric Serra imzalı enfes müzikler ile de tempoyu ayarlayan Besson’un en orijinal başyapıtı Le Dernier Combat, keşfedilmeyi bekliyor….

LEON

Yayınlandı: Ocak 22, 2007 / Jean Reno, Leon, Luc Besson, Natalie Portman, Sevginin Gücü
Bir seri katil ufak bir kıza sahip çıkarsa ne olur?
Aralarındaki ilişki aşk ile baba kız ilişkisi arasında muallakta kalırsa?
Leon’un yönetmenin kurgusunu içeren dvdsi bu soruları ve kafa karışıklığını dahada arttırıyor.Komşularının kötü adamlarca yok edilmesi üzerine ailede sağ kalan tek kişiyi “kızı” birazda istemeden zoraki yanına alan ve onunla sıcak bir bağ kuran bir kiralık katil hikayesi Leon. Üstelik tanıdık bir filmde. Televizyonlarda oynadığında hala yüksek rating alan film Sting’in filmde kullanılan “Shape of my heart” şarkısıyla da tanınıyor.
Bu kurgudaki fazladan 24 dakikada Mathilda ile Leon arasındaki ilşkinin aşk tarafı daha ağır basıyor.Bu anlamda kurguda atılması hayırlı bir iş olmuş.Zira bu haliyle kabullenilmesi zor bir film olurdu.
Leon ve Mathilda arasındaki kötü polisi öldürme pazarlığı,birlikte işe çıkmaları,lüks lokantada baş başa yenen kutlama yemeği,Leon’un aldığı elbiseyi giyen Mathilda’nın erkeğim ol isteği üzerine Leon’un 19 yaşındayken sevdiği kızla görüşmesine engel olan babasının kendi kızını öldürmesi sonrası katil babayı kendi elleriyle öldürüp Amerika’ya kaçtığını anlatması ile gece yatakta birlikte uyumaları yeni eklenen sahneler.Kuşkusuz daha fazla söze gerek yok.2 disklik setin sadece filmi bile arşivcilerin ilgisini çekecektir.