‘Lost’ Kategorisi için Arşiv

İran’da Lost’a Kıyafet Düzeltmesi!

Yayınlandı: Mart 20, 2011 / Dizi, Haber, Lost
Yayınladığı süre boyunca ortalığı kasıp kavuran efsane dizi “Lost”, İran’da da yoğun ilgiyle karşılandı. Televziyon kanallarında yayınlanmayan dizi, yasadışı korsan kayıtlarının gördüğü yoğun ilgi sonrasında orjinal olarak piyasaya sürüldü. Ama bir farkla…

Dizideki kadın oyuncuların açık giysileri sebebiyle bilgisiyar efektleriyle kapalı elbiseler giydirilen İran usülü Lost böylece doğmuş oldu. Tropikal adada geçen dizide kapalı kıyafetlerle görünen kadın karakter tezatı da, ülke standartlarına uyumlu yeni Lost’u komik hale de getirmiş oldu.

Normalde bu tür sahnelerde sansür uygulanırken, tüm sahnelere sansür uygulunamayacağı için bilgisayar efekti devreye girdi ve oyunculara kapalı giysiler giydirildi.

Reklamlar
Dizi Fenomeni Lost’un yaratıcısı J.J. Abrams anlaşılan o ki, ada etkisini üstünden atamamış. Peşpeşe projelerle üretkenliğinden hız kesmeyen Abrams yeni bir Tv dizisine başlıyor.
Ada temasından vazgeçmeyen Abrams ve şirketi Bad Robot, dünyanın en iyi korunan hapishanesinin de olduğu Alcatraz adasında geçecek olan yeni dizilerinin hazırlıklarına girişmiş durumda.
Henüz adı açıklanmayan dizide ada fonu bu kez bir mistik bilimkurgu’ya mekan olacak. Hatırlayacağınız üzere Alcatraz adası daha önce Alcatraz Kuşçusu ve The Rock gibi filmlerin hapishane fonunu oluşturmuştu…
 

Lost Bitti, Geriye Ne Kaldı Şimdi

Yayınlandı: Haziran 2, 2010 / Dizi, Kritik, Lost
22 Eylül 2004’de yayınlanan Pilot bölümüyle dizi dünyasında alışılagelmiş her şeyi tersyüz eden, izleyenlerini sürekli şoke eden ve kısa sürede televizyon efsanesi olan dizi “Lost” sonunda tüm meraklı bakışlar arasında sezon finalini yaparak bitti… 23 Mayıs 2010’da yayınlanan iki bölümlük “The End” başlıklı final bölümüyle altı sezonluk macera da sona ermiş oldu.
Peki ne oldu?… Soruların hiçbirinin cevabı verilmedi, fanatikler sinir oldu, geçen altı seneye lanet yağdırdı… Dile kolay nefes nefese süren macera, diziyle kalmamış, açılan forumlarla dizinin şifreleri çözülmeye çalışılmıştı. Yapımcılar, yazarlar ve ekip her açıklama yaptığında söyledikleri değil, söylemedikleriyle uğraşan, diziyi de aynı mantıkla görünenle yetinmeyip görünmeyenin peşinde koşarak izleyenlerin yaşadığı hayal kırıklığı elbette normal…
Lost’un dizi dünyasına efsane olarak adını kazımasının sebepleri finalle alakalı değildi zaten. Ne olsa beğenilmeyecek ve tatmin etmeyecek… Bir senaryo başarısı olarak tanımlamak Lost’u ayrı bir yere koymak her zaman mümkün olacak. Ne de olsa her ayrıntının ince ince kurgulandığı bir bulmaca olarak dizi çok ayrı bir noktada bulunuyordu. Ve yerinin değişmeyeceği de aşikar…
Dizinin finalini kendi adıma beğendiğimi söyleyeyim… İlk gününden itibaren beni heyecanlandıran tek şey, yeni bölümü beklemekti sadece o kadar. Altı üstü bir diziydi, ne olacaktı yani finalde hayatın anlamını vereceklerdi, dünyanın gizemini mi çözeceklerdi. Her zaman belirttim basit bir ıssız adaya uçak düşer dizisiydi Lost. Bu basitlikten yaratılan akıl oyunları, kullanılan arka fon ve gizemle daha çok sanrılarla ilerleyen bir diziydi zaten. Karakterlerinin geçmişini, muhtemelen geleceğini göstererek açtığı yoldan bolca ilerledi ama izleyici daha çok ilerlemiş belli ki…
Eninde sonunda son sezona geldiğinde ise dizi daha da basitleşmişti aslında. İşi Adem ve Havva üzerinden siyahla beyaza, iyilikle kötülüğe getirdiklerinde de izleyenin kafasında yarattığının gölgesinde kaldığı da açıkça görüldü.
Yazarları tarafından sık sık karakter bazlı dizi olarak adlandırılan diziydi Lost… Çok izlenince, altın yumurtlayan tavuğa dönüşünce gereksiz sezonlarıyla fazlasıyla uzatılmış bir diziye de dönüşmüştü zaten. Tüm ruhların arafta toplanmasıyla iyi bir final yapan Lost tarihteki yerini almış oldu sonunda… Gelmiş geçmiş en iyi dizi olarak adlandırılabilir mi diye sorulursa bence hayır… Yarattığı heyecanda, ilgi odağında ilk sırayı alabilir ama, bütünlükten bütünlemeye kaldığı kaçınılmaz gerçek…Darısı yeni Lost’larda kaybolmalara…
Ne Yaptığını Biliyorum, Maske Takıp Geliyorum!
Korku filmi deyince, aklına duş yapan kızlar, mini etekli bolca kız gelenler için yapılmış gibi duran “Sorority Row” pazarlamasını da ona göre yapıp tüm güzelliklerini yerleştirmiş afişine… Duymadığımız bilmediğimiz Mark Rosman’ın Seven Sisters” adlı romanından yine tanımadığımız iki senaristçe uyarlanan filmin yönetmeni de daha çok kısa filmlerinde ödüllendirilen, Lost’un sawyer’ının çocuk kaçırdığı “Whisper”la tanıştığımız Stewart Hendler… Oyunculardaki durumda benzer şekilde yıldızlarla dolup taşmıyor…
Scream serisiyle hareketlenip, hemen ardından “Geçen Yaz Ne yaptığını Biliyorum”la iyice ayyuka çıkan teen slasher salgının bir halkası olan “Kızlar Birliği” tamda ikisinin ortasında duruyor demek yapılabilecek en güzel tanımlama olur. Zira basit bir şakayla başlanan, sonrasında işlenen cinayetle tırmanması gereken gerilimi sanki daha önce örneklerini izlememişiz gibi cinayete şahit olanların bir bir ölümleriyle zirve yapacak sözde… Katilde komik bir şekilde scream serisinin kostüm odasından aşırmış her şeyini…
 
Korku filmlerinin kahramanlarının her daim kadınlar olmasından hareketle bolca kızın bir arada olduğu, hatta üniversitedeki kızlar kulübü üyelerinin partisiyle açılan filmin bir çuval inciri ne hale getirdiği de ortada elbette. Olurda kızlar güzelmiş, bi izleyeyim bakayım diyenler dikkat etsin. Bu istekleri, film zevklerinin aleyhinde delil olarak kullanılabilir. Kız zevklerine karışan yok, filmden en afili resmi ekledim ki o da birşeydir…

Farkındalık ve seçimler…
Baba olmanın eşiğindeki Ronnie Christensen’in, ya ölürsem korkusuyla neleri kaçırdığını düşünerek yazmaya başladığı senaryo sonunda pelikülde. Duyulmaya başladığından itibaren Lost ve Fearless karışımı olarak beklenti yaratan, oyuncu kadrosu ile de seçim sebebi olan Yolcular’ın yönetmen koltuğunda ise ısrarla ilk tercih olarak düşünülen Rodrigo García oturuyor. Aynı gün okudukları senaryoyu beğenen üç yapımcının “finaline aşık olduk” diye tanımlayarak giriştikleri Yolcular, yapım ekibinin sık tekrarladığı bir “aşk” filmi temelde. Hem de her şey biter aşk baki kalır türünden. İlk bakışta gerilim filmi hissi uyandıran film, sadece bu yönü ile değil bir de finali ile sürpriz yapıyor izleyicisine. Yönetmen Rodrigo García’nın Boomtown, Sopranos, Carnivale gibi iyi dizilerde yönetmenlik yapmışlığı var. Yolcular’la dördüncü filmini çekmiş olan García, kendini 2000 yapımı bol ödüllü Nine Lives ile kanıtlamıştı. Görüldüğü üzere işine ve senaryoya aşık bir yapım ekibi ile tam bir bütün halinde yola çıkılmış.
Yolcular, direk açılışı ile Lost’u andırarak başlıyor. Daha sonra genç terapist Claire’i tanımaya başlıyoruz. Özel hayatında kimseyle iletişim kurmayan, her daim ihtiyatlı olan Claire kazadan kurtulanlara grup seansı yapmak üzere görevlendiriliyor. Claire’in tam zıttı olarak kafasına estiği gibi yaşayan Eric, bu grup seansı teklifine karşı çıkıyor, böylece aşk konusunda ilk düğüm de atılmış oluyor. Claire’in, Eric’in evinde terapi yapmak üzere anlaşması da her şeyin ilk adımı…
Eric’le yakınlaşma, beğenip beğenmeme kararsızlığı arasında, hastalarıyla bile sağlıklı iletişim kuramayan Claire’e uzak durduğu komşusu bile öğütler veriyor. Kaçan fırsatlarını düşünüp üzüldüğünü anlattıktan sonra verdiği öğüt de filmin ana mesajı aslında. “Kanatlarını aç…” Zaten film temelde romantik gerilim gibi gözükse de sürekli her şeyin farkında olmak ve fırsatları yakalamak üzerine vurgu yapıyor…
Eric’in evindeki teknolojik cihazlardan sonra, yalnızlaştığını hissetmesi, bundan sonrası için sadece yapmak istediklerini özgürce yapabileceği adımlar atması örneğin resim yapmaya başlaması psikolojik yapıyı hazır ediyor. Seansa katılan, fark edilir korkaklığının yarattığı utançla yıkılan, otuzlu yaşlarındaki Dean; güzel ve gençliğin verdiği cüretkârlıkla dolu, yirmili yaşlardaki Shannon; ellili yaşlarını süren, yaygaracı ve sinirli Norman ve Norman’dan on yaş genç, konuşmakta da kat kat çekingen davranan Janice ile işler iyice derinleşiyor. Birde grup seansını dışarıdan birinin fark edilmesi, Claire’in havayolları şirketinden Arkin ile görüşmesinden çıkarılacak gerçeği saklıyorlar yargısı ile film tam bir komplo filmine dönüyor.

Komplo bağı hazır kurulmuşken, Eric Claire aşkının başlamasıyla birden film kurduğu yapıyı tamamen unutarak, doğaüstü olaylara girişmeye çalışıyor. Ve ordan itibaren de hızla irtifa kaybediyor.
Birdy’nin final sahnesinin kopyası ile başlayan Claire’le Eric’in doğaüstü olaylarla karşılaşma ihtimalleri gibi sorularla tamamen yön değiştiren film haddini aşarak Lost, Diğerleri (The Others) ve 6.His’le aynı kulvarda yüzmeye çalışıyor. Bu çabada senaryodaki gedikleri, hataları beraberinde getiriyor. Üstelik bazıları çok belirgin hatalar oluyor.
Eric kısaca tanıtılıp, aşka ağırlık verilince hikayeyi ve özellikle de finali daha da kuvvetlendirecek bağlar da kurulamıyor. Claire’in kız kardeşi ile aralarının kötü olması ilk sahneden itibaren işleniyor ama ayrıntıya girilmiyor, kapanış sahnesindeki duygusuzluğu uyandırıyor. Tek başına işlenip, komplo ve benzeri yanlış yönlere dağılmasa daha etkili olabilecek final bu sayede bir parça güme gidiyor ve tatmin etmiyor.
“Dev bir yumruk yemiş gibi oluyorsunuz,” diyor yapımcı Matthew Rhodes, “ve aniden bunun hayal ettiğinizden çok daha büyük bir aşk öyküsü olduğunu anlıyorsunuz. Başlangıçta sizi koltuğunuza mıhlayacak bir gerilim filmi izliyor ve tahminler yürütüyorsunuz ve sonunda geriye dönüp baktığınızda ‘çok güzel bir aşk hikâyesi izledim’ diyorsunuz. Bu filme aşık olmamızın ve onu çekmemizin nedeni de bu.” dese de bu sözler seyirciye geçmiyor, geçemiyor… Yolcular, beklentileri karşılamasa da, tempolu ilerleyip sıkmaması sayesinde sürpriz finaliyle yumruk atacak seyircisini bekliyor…

Lost sezon 4 sonunda başladı!

Yayınlandı: Şubat 2, 2008 / Dizi, Haber, Lost

23 Mayıs 2007’de izlediğimiz 3.sezon finalinden bu yana araya başka diziler katma çabası onun yerini tutmadı. Üstelik sezon finali adadan kurtulma yolunda bir adımı da müjdeliyordu…
Hollywood senaristlerinin grevi ile birlikte uzayan ve bir türlü başlamayan dizilerin ortasında Lost, sonunda başladı.
8 bölümün çekimleri tamamlanmış durumda. 20 Şubat’a kadar 8 bölüm izleyeceğimiz kesin. Szonun 16 bölüm olacağı da kesinleşti. Grevin bitişinden hemen sonra çekilmesi planlanan bölümler için hala geç de değil.
Toplam kaç sezon olacağı konuşulan dizinin, Prison Break gibi tutan sezona dönmek yerine nihayet gelişme içermesi fanatiklerce mutlulukla karşılandı. Dizinin geçmiş gelecek paralelliği de bu sezon çok daha iyi olacak gibi görünüyor. Adadan kurtuluş anı ile sonrasını aynı anda izleyeceğiz.

Önce kendimle başlayayım. Sinemada izlediğim filmler dışında 2 aydır evde film izleyemiyorum. Sebebi basit. Diziler! Özellikle de iki dizi! Lost ve Heroes!

Aslında bu iki diziyi sürekli takip edince Türk televizyonlarındaki dizilerle kıyaslayınca ne kadar geride olduğumuz geliyor akla.
Şu anda en çok izlenen dizilerin konularına bakın! Ne kadar biz varız içinde. Ne kadar sürüklüyor bizi?
Amacım bizim dizilerimiz kötü demek değil öyle algılanmasın. Yapılan işlere profesyonel gözle de amatör gözle de baksanız sonuç değişmiyor.
Binbir Gece, Sıla ve benzeri şu anın çok izlenenleri ne kadar özgün tartışmaya gerek var mı?
Yurtdışındaki örneklere baksak sonuç felaket oluyor. ‘X Files’ dizisi gibi özgün bir dizimiz olmadı hiç mesela. Oysa bizim kültürümüzde kulaktan kulağa yayılan gizemli öyküler masallar var.
‘The O.C.’ gibi bir gençlik dizimiz yok. Yıllardır gençlik dizisi tutturamadık bir türlü. Yapık ama özgün olamadık. Özel televizyonlarımız yeni daha diyenler çıkacaktır. Bu dizi maceramız da yeni evet ama artık özgün işler çıkması gerekmiyor mu?
Hala ağalık devri devam mı ediyor bu ülkede. Hala bir ağa liseli bir kızla onca kültür farkına rağmen filmlere konu olacak kadar seviyor mu? Karton karakterlerle sadece şive üzerinden yazılan kof diyaloglarla ne kadar gidilebiyor.
Sitcomlarımız bile enteresan. Dünyada 30 dakikayı geçmez ama bizde neredeyse 90 dakikayı buluyor.
Şu anda dünyada fenomen olmuş dizilerin hemen hemen hepsinin süresi aynı. 42 dakika. Bunun daha iyi olduğunu ne zaman anlayacağız. 42 dakikalık dizinin senaristleri daha serbest hale getirdiğini ne zaman kavrayacağız. İzleyici de daha iyi tat bıraktığını ne zaman algılayacağız?
Sözü geçen Lost dizisinin bu kadar popüler olmasının sebepleri belli. Dizinin belli bir ritmi var ve o ritmin kolay kolay bozulmadığını çok net görmek mümkün. Tekrar tekrar aynı şeyleri yapan karakterlerden yoksundur dünya dizileri. Aynı şeyi sürekli göstererek prim yapmazlar.
Bizdeki baş sorunda tekrar zaten. Sürekli aynı laflar. Çok beğenilen Avrupa Yakası dizisinde Gaffur karakterinin çakkıdı dansını kaç bölümde izlediniz? Dünyada kaç bölümde izlerdiniz sizce?
Arabeskçi dizilerinden kurtulduğumuzu düşünüyoruz ama hala arabesk konularla uğraşıyoruz. Ağanın ünlü bir şarkıcı tarafından oynanması halinde arabeskçi dizisi diyebileceğimiz dizileri baş tacı ediyoruz. 150 bin dolara bir gecelik ilişkiye giren kadın komşumuz olsa yüzüne bakmayıp dışlardık ama dizide izleyince arkasında duruyoruz. Bereketli topraklar üzerinde oturuyoruz birçok kültür mirasımız var ama hiçbirini kullanmıyoruz işe bakın.

Dönelim Lost ve Heroes dizilerine. O kadar özgün diziler ki tanımlamak pek mümkün değil iki diziyide. her şeyden bir parça var ve peşinden gitmenizi sağlayan gizem gitgide büyüyor her bölümde. Özellikle Heroes dizisinin yaratıcıları 5 sezonun planını yaptıklarını söylüyor. Bizim hangi dizimizin böyle bir planı var. Rüzgara bırakılmışız! Artık ne yöne eserse şansımıza!

Heroes dizisinin kalabalık oyuncu kadrosu ve birbirine iç içe geçişi sevilen karakterlerin başlarına kötü olaylar gelişi dizinin özelliklerinden.
Lost dizisinde ise adada herkesin karanlık geçmişleri var kimse iyi değil. Herkes kötü olsa da karakterleri seviyoruz.

Nip-Tuck adlı dizide de öyle konular işleniyor ki bazen başınız ağrıyor.

Yabancı dizilerde karakterler her bölümde gelişirken bizim dizilerimizde aynı kısır döngüde devam ediyor karakterlerimiz.
Çok uzun bir konu aslında ama kısa bir özet geçersek Dizi konusunda her bakımdan sınıfta kaldığımız ortada. Kendi kendimiz denetleyebilsek. Sanatın her alanında olduğu gibi televizyon dünyasında da özgün işler çıkartacak, yaratıcılara ihtiyacımız var.