‘Kritik’ Kategorisi için Arşiv

Yaz sezonunun polisiye boşluğunu doldurmaya adayolması düşünülerek yapılmış bir dizi daha. Tutarsa kış sezonunda da sürebilmesiumuduyla da son derece planlı, hesaplı bir yapım Against The Wall… İlk bölümdevarını yoğunu ortaya koyar şekilde boşluk vermemesi de ondan. Pek çok yönden denabza şerbet olması da bu yüzden.

Amerikan izleyicisinin polisiye dizi manyaklığınmalum, bunu birde entrikayla birleştirmeyi becerebilen dizilerin hemen ön planaçıktığı da… Kozlarını bu anlamda çok iyi oynayan bir dizi var karşımızda… İyipolis, kötü polis konularına sıkça girecek, kirli polis olaylarına bolcadeğinecek… Birde aile bireylerinin karşı karşıya gelişi var ki, izleyiciyi canevinden vuran o olacak belli ki… Konunun hemen türün izleyicisini can evindenvurma ihtimali yüksek… Bu hesap kitaptan dolayı da kağıt üstünde başarılı birdizi olmuş… Uygulamada nasıl olduğuna gelince, dizinin konusuna gelelim…

Kowalski ailesine odaklanıyoruz. Ailenen tek kızıAbby’de baş karakterimiz. Baba ve üç erkek kardeş polis… Üstelik devriyepolisler… Daha bölümün başında Abby’nin yeni bir karar aldığını öğrenmemizle,kardeşlerinin de bu kararı öğrenmesi aynı zaman dilimini paylaşıyor. İçİşleri’ne yapılan geçiş Abby için dedektif olma yolunda ne kadar iyiyse, aileiçinde o kötü… Zira baba karşı çıkıyor hemen, kardeşlerde mutsuz. Abby’ninartık polislere polis yapacak olması düştüğü yalnızlığı iyice arttırıyor. Neistediğini bilen kadın olarak tanımlanıyor çevresi tarafından, ama yalnız birkadın koca Chicago kalabalığının içinde. Son ilişkisinden sonra yenisinecesaret edememiş, hayatında sadece telefonla görüşmemiz lazım dediği ve seksyaptığı biri olan Abby tüm iyi niyetiyle herkese yaranmaya çalışan karakterolarak çiziliyor hemen ilk bölümden. Babasına sormadan karar vermesi pek olasıdeğilken, aileyi karşısına alır bir konuma gelmekte pek zor oluyor ki, daha dayalnızlaşacak belli ki Abby… Bölümün finali de bombayı bırakıp kaçar cinsten…En korkulan oluyor, abisi bir olaya karışıyor. Çözüm için karşı kutup olmakzorunda kalış daha ilk bölümden yakalıyor Abby’i…

Abby’nin ortağının da hamile olması dolayısıyla bolcaaile ve polislik vaadeden bir dizimiz oluyor böylece. Kağıt üzerindekihesaplarını tutturması bakımından başarılı olsa da, polisiye izleyicisiolmayanları yakalayamayacak kadar da klişe görünüyor.

31 Temmuz’da yayınlanan pilot bölümle başlayan dizinin6 bölümü yayınlanmış durumda. 28 Aralık’ta 13. bölümüyle sezon finali yapmasıbekleniyor. Yayıncı kanal Lifetime’dan henüz ikinci sezon konusunda biraçıklama da mevcut değil, diziden memnun olup olmadıklarını da blemiyoruz. Amagörünen ilk sezonu tamamlayabilirse, ikinci sezon siparişi alması mümkün. Dahabüyük beklenti yaratan dizilerin arasında kaynayıp kaynamayacağıda geleceğinibelli edecek.

Saving Grace’ın yazar kadrosundan tanıdığımız AnnieBrunner’ın yaratıcısı olduğu dizinin kadro konusunda da bir kozu mevcut.Başroldeki Rachel Carpani… Mcleod’un kızı olarak tanınan on yıldır çeşitli dizilerdegörünen, son olarakta The Glades’de dikkat eken Carpani dizinin yükünü çekenisim olmakla kalmıyor, onun ışığı sayesinde dizi samimi de görünüyor… Ki biraile dizisi için bu durum bulunmaz nimet. Yer yer Meg Ryan havası verenCarpani, dizinin izlenme sebeplerinden biri olabilir özellikle de ilk keztanışanlar için… Ortağı Lina’yı ise Spartacus’un Melitta’sı olarak izlediğimizMarisa Ramirez canlandırıyorki, dizinin tecrübe ayağını oluşturarak başroldekidengeyi sağlaması bakımından doğru seçim. Yan rollerdeki tanıdık simalarıdabuna ekleyince, karşımızda doğru hesapla yola çıkan ve bunu tutturan bir dizivar.

Polisiye sevenler için boşluk doldurmaktan öteye degeçecebilecek Against The Wall, en azından ilk bölüm için bir şansı hakediyor.Diğer bölümler için biraz daha fazlasına ihtiyaç olduğu ise kesin…
Reklamlar

Önce Jane ile tanışırız… Ellerini nereye koyacağınıbilemeyen halleriyle, karşısındaki adamın yaptığı kur ile keyiflenmek üzereyken…Unutmak istediği geçmişi kollarındaki dövme gibi onu her daim takip ediyorken…Kur sonunda gelen teklifle kaçılmak istenen gerçekle yüzyüze gelmek zorundakalan biz oluruz bu kez… Tekerlekli sandalye… Şarkıcıyken, mutluyken ve biraileye sahipken, trafik kazası sonucunda mahkum kalınan bedene uzak araç…Bardan eve, her mutsuz dönüşün sorumlusu olan araç… Kaza sonrası özgürlüğünüarayan, nereye göçeceğini bilemeyen, bulamayan bir kuş: Jane…

Yere uzanmış gökyüzünü seyreden, yıldızlarla konuşanJoey’le tanışırız sonra… Topallayan, elleri titreyen bir kekeme… Ama o kocagövdesinden beklenmeyen bir çocuk ruh… Tüm ailesinin gözlerinin önünde cayırcayır yandığına şahit olduğu unutulmak istenen bir geçmiş… Üstelik itfaiyeeriyken… Artık gördüğü meleklerle konuşan, ailesinin her daim yanındadolaştığını sanan, unutmak için kendini meleklere adayan bir adam… Kaybettiğiailesini aynı kanatlarında, yıldızlarda arayan, nereye göçeceğini bilemeyen,bulamayan bir kuş: Joey…

Elbette ikilinin yolları, beklendiği gibi Hastanedekesişmiştir… Sonrasında süren dostlukta, iyi örtüşmüştür hani… Jane içine vedünyaya kapalıyken, Joey dışarıya ve dünyaya ardına kadar açıktır…

Joey’nin beklediği fırsat ellerine geçince yola düşmezamanı gelir… Meleklerle konuşan ve bunun üzerine kitaplar yazan bir adam konferansverecektir… Sonunda anlaşılabilecek olma düşü de ikiliyi dört tekere bindirir…Yolculuk sırasında da kendileri gibi olanı dakkasında bulurlar elbette…

Kocası bir anda kaybolan, nerde nasıl arayacağınıbilmeyen şaşkın ve üzgün bir kadınla tanışırız yolda: Billie… Elinde ceptelefonu her an gelecek bir arama peşinde, yolunu kaybetmiş bir kuş olarakkatılır ikiliye…

Elbette kötülere de denk gelinir ama doruk noktasınısağlayan bir iyimiz de mevcuttur… Kasırgada herşeyiyle birlikte duygularını dakaybetmiş bir adam Caldwell gibi…

Bunca hayatın, onca dakkanın özü de bellidir, her yenigün, yeni bir başlangıca açılan kapı… Her varlık mutlaka ait olduğu yeri bulur…

“La Mome” ile yıldızı parlayan Olivier Dahan’ın hemyazdığı hem de yönettiği 2010 yapımı bir şarkı olur My Own Love Song… Bir türkendini iyi hisset filmi de denebilir ama gücünü Renee Zelweger ile ForestWhitaker’dan alır… İkilinin oyunu ve uyumuyla gözden kaçan ama beklenmedik birfilm olarak sahnede durur, şarkısını size de söylemek üzere… Ki o şarkılarınBob Dylan imzası taşıması ayrı güzelliktir, selam durulur…

ABC Family yeni sezon ataklarında hız kesmiyor… Haleniyi hatırlanan Kyle XY ile başlattığı tutan diziler furyasında kanalın sondenemesi ise “The Lying Game”… Son yılı yeni dizilerle çok iyi geçiren kanalınformatı da belli, izleyici kitlesi de… Ki bunların sonuncusu şu anda ikincisezonu yayınlanan Pretty Little Liars’ın aslen roman olduğunu ve yazarının SaraShepard olduğunun altını çizelim önce.

Shepard’ın bir romanı daha ekranda… Seri romanuyarlamalarının şimdilik son halkası olan The Lying Game, PLL ekibince çekilmişdizi olarak ön plana çıkıyor ilkin… Kaynak aldığı roman serisinin çokokunanlardan olmasının nimetlerinden de faydalanmaya çalışan bir yapım. Vekarakteristik olarak yazarın diğer uyarlamasına hayli benziyor.

Önce Emma ile tanışıyoruz. Bakıcı aileye verilmiş,varoşta yaşayan akıllı ve zeki kızımız bir yandan sapık üvey kardeşiyle diğeryandan da ilgisiz anneyle boğuşuyor. Sutton ile tanışmamız için aynayı tersçevirmek yeterli. İkiz kız kardeş, zengin mahallesinde tipik moda bağımlısı,gösterişçi ve varlıklı Sutton. Üvey evlat olduğunu öğrendiğinden itibaren kinkusturan Sutton, aramalarının sonunda Emma’yı bulmakla yetinmiyor, dahafazlasının peşine düşüyor. Emma’nın yaşadığı sorun sonrası da dizinin konusu ortayaçıkıyor… Emma, Sutton’un yerine geçiyor, Sutton’da gerçek aileyi aramak üzereyola koyuluyor.

Elbette bu kadarla sınırlı değil… Başka hayat yaşamayabaşlayan bir genç kızın, okulda iktidar mücadelesine devamı, aileyle iletişimkurma çabaları, sevgiliyle bağ kurmaya çalışmalar derken bilmediği kimliğe degirmeye çalışıyor. Sadece iki gün sürmesi beklenen yer değiştirme finalde deSutton’ın gelmemesiyle bozulunca ilk bölüm sorusunu çiftelemişte oluyor… Bukızların ailesi kim ve Sutton nerde…

Alışık olduğumuz Amerikan klişelerinin hepsininüzerine, ailesini arayan kız ve kolej gençliğini ekleyin hepsi o. Yine bildikbir konu ve yine tekdüze bir dizi. Üstelik oyunculuklarda akıllara feza.İkizleri canlandırması beklenen Alexandra Chando, ilk başrolünde olmamasınarağmen çok toy bir performansla dökülüyorken, yardımcı oyuncularda ona uyumsağlıyorlar ki dizideki kreş havası ondan. Heroes’un Nathan’i Adrian Pasdar, Supergirlolarak çıkış yaptıktan sonra bir türlü dikiş tutturamayan Helen Slater ve KyleXy’den hatırladığımız Kirsten Prout tanıdık yüzler olarak dikkat çekse desonucu pek olumlu bir kadrodan söz etmek mümkün gözükmüyor. Başarısız pilotbölümüyle merak ettirmeyi başardığı izleyicisiyle devam edebilecek bir yapım…

Belirtmeden geçmeyelim benzer konuda Sarah MichelleGellar’ın dizisi “Ringer”da yakın zamanda gelmeye hazırlanırken ufaktan birpişti durumu da söz konusu. Sıkı dizi takipçileri zaten ABC Family ibaresinigörür görmez kaçmıştır ama, geriye kalanların da sonu pilot bölüm bitiminde aynıkaderi paylaşmak olabilir… Benden söylemesi…
Çocukluğumun en sevdiğim çizgi filmlerinden olan bu minik mavi adamları izlemek için fırsat kolladığım bu günlerde, nihayet dün akşam sinema koltuğundaki yerimi aldım. Çoğunluğunu çocuk ve ebeveynlerinin oluşturduğu salonda, arkadaşımla birlikte iki yetişkin olarak gözümüzde gözlüklerimiz, kıkırdayarak 3D moduna girmemiz hiç zor olmadı.  Gösterimden geçmiş onca film varken, 3D ile tanışmamın bu filme kısmet olduğunu da hemen belirteyim.

Hakkında hem olumlu hem olumsuz pek çok eleştiri duyduğum bu filmde; pek çok çocuk için Gargamel’in Azman’la birlikte Şirinler’in peşinde olması yeni bir hikaye iken; ben, defalarca şahit olduğum kötü Gargamel planların bir de New York’ta geçiyor olmasını ilgiyle izledim. Bir de bunun üstüne görsel şölen eklenince, eleştirmek yerine çok da keyif aldım.

Minik mavi adamların, New York gibi insan ilişkilerinin unutulduğu bir metropolde “la laa la lallal laa” şarkılarıyla dolaşması, diyaloglarda pek çok kelimenin “şirin”den türetilmesi beni bolca gülümsetti ve  3D etkisiyle onları perdeden uzanıp tutacak hissiyle birlikte başka bir boyuta geçirdi.

—- Spoiler —-

Filmin sonunda, Şirinler’in evlerine dönüp de New York’ta gördüklerini Şirinler Köyü’ne uygulamaları nasıl güzel bir fikirse; onların New York’tayken evlerinde kaldıkları Patrick & Grace Winslow (Neil Patrick Harris & Jayma Mays) çiftinin ilişkilerine bıraktıkları etki de o kadar hoş bir ayrıntıydı.
—- Spoiler —-

Tek şikayetim, biz yetişkinler için filmi dublajsız izleme seçeneği olmamasıydı. Eminim İskoç Şirin’i kendi aksanıyla izlemek çok daha hoş olurdu.

Bunun dışında gayet memnun ayrıldığım filmin hali hazırda devamı için çalışmalara başlandığını düşünürsek, pek çok kişi (ya da çocuk diyelim J ) benimle aynı fikirde olsa gerek. 2013’te gösterime girecek ikinci filmi şirinlikle bekliyorum!

Pianist ile oscar alarak yıldız oyuncu mertebesineyükselen Adrien Brody, ilginç rol seçimlerine son hızla devam ediyor. Sankieline hangi senaryo gelirse kabul ediyormuşçasına, her türe, her yönetmene vemaalesef her kötü senaryoya olur veriyor. Oyunculuk geçmişinin bağımsızfilmlerde bolca yer almasını içermesi sebebiyle küçük ölçekli filmlerdeoynamasını kabullenebiliriz ama, onun yer alması içi boş filmlerin dağıtımcıbulmasını ve vizyona girmesini sağlıyor ki katlanılmaz durumda o…Menajerimidir, ajansımıdır, kendisimidir bu durumdan sorumlu olan bilinmez amabirinin dur demesinin gerektiği de bir gerçek.

Brody’nin varlığı sayesinde dağıtımcı bulan ve vizyongören Wrecked, birde filmin gösterim adı sayesinde iyice dikkat çekiyor. Orijinalisminden farklı olarak bu filme Tuzak adı vermenin manasızlığı üzerineparagraflar dolusu yazılabilir. Filmin süprizini açık ettiğini söylemekleyetinelim biz.

Kısa filimcilikten gelme bir ikilinin ilk uzun metrajıkarşımızdaki. 1998’de başladığı kariyeri boyunca üç kısa metraj yöneten MichaelGreenspan ile son ikisinin senaristi Christopher Dodd’un üretimleri. İki kısafilmci kafa kafaya verip akıllarına gelen ilk öyküyü hadi hemen çekelimdemişlerde kolları sıvamışlar gibi. Pek akıllara zarar olan, hayli ham birsenaryo ile öykü tamam da sinema anlamında herhangi bir işçiliğinde olmamasıbelki daha da kötü.

Son olarak 127 hours’un kazandığı başarı vepopülaritenin etkisiyle izleyici bulmayı amaçlayan, doğada tek başına bir adamfilmi Wrecked. Üstelik o adam kendisini kaza yapmış bir halde, bir arabayasıkışmış durumda buluyor. Çıkamadığı arabanın arka koltuğunda da bir ölü…Hafıza kaybı da cabası… Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeyen bir adam ve kocaorman… Etkili bir açılış mı? Çok değil, ama merak ettirebilmekte. Arada görülenhayallerle desteklenme çabası dışında hiçbirşey olmaması ise facia. İzle izlesonu gelmez bir durum alıyor neredeyse film. Zaman akıyor ama öykü akmıyor,soruların cevaplarını bulması için verilen uğraş arasında şaşırtmaca da mevcut.


Sürpriz final adına şaşırtmacaya girişmek, seyirciyeönce farklı hikaye verelim, sonra tam hatırlasın da şaşırtalım çabası çoksaçma, saçma olduğu da kadar sıradan. Bu sıradanlıkla açıkça belli ki, sizdençalınan zaman…

Kısa film olsa 10 dakikada anlatılabilecek bir konununnasıl uzun metraja dönüştüğünü ve izleyene nasıl işkence ettiğini merak edenlervarsa izlemeli… Onun dışındakiler adını bile anmasınlar…

Korku sineması türler içerisinde en ilginç olanıdır. Korku takipçileri her filmi mutlaka izlerler. Bütün eleştirilere rağmen o dürtüden vazgeçemezler. Hele beğenilen bir ilk filmin devamı ne kadar kötü olursa olsun mutlaka izlenir. Tüm dünyada; eğer iyi hesaplanırsa doğru bütçeyle kar getiren bu türün izleyici kitlesi de rakamsal olarak üç aşağı beş yukarı bellidir.

Çok düşük bütçeyle, kısa sürede ünsüz oyuncularla çekilen korku filmi başarılı olsun olmasın yaygın dağıtım ağına girer ve hiç olmazsa yaz aylarında vizyonda kendisine seyirci bulur. Ne de olsa korku filmi seyircisi her şeye rağmen içindeki korku dürtüsünden vazgeçmiyordur. Vasatın üzerindeki bir korku filminin yarattığı tepki ikinci filmin gelmesi ve seriye dönüşmesine sebep olur.

Yıllarca süren Gerilim-korku ayrılığından sonra artık türler iç içe geçti. Özellikle Scream serisinin açtığı yoldan bir çok film geçti. Teen slasher filmleri çıktı ortaya. Katil gözümüzün önünde kurbanını yakalar ve öldürür hale geldi artık. Özellikle gençlerden oluşan oyuncu kadrosu ve okulda geçen filmler iyice ekol haline geldi. Yıllar içerisinde 6. His filmindeki ana fikir, herşey bir sürpriz üzerine kurulu olgusu da besledi türü.

Komedisi de geldi gündeme ve “Scary Movie” 4 filmlik bir seriye dönüştü. Günümüz popüler korku filmlerinden beslenen ve bu konuda da sıkıntı çekmeyen serinin devam edeceği aşikar.

Günümüze gelirsek türle ilgili en sıcak örnek büyük bir sürpriz yapan ve hayran kitlesini yaratan iddiasız Testere serisi olur sanırım.

1996 yılında Avustralya’nın meşhur dizisi “Komşular”da iki bölümde oynayarak aktörlük yaşamına başlayan Leigh Whannell, başka bir Avustralya dizisi olan “Blue Heelers”de de sadece 2 bölümde oynadı. 2000 yılı bir milad sayılabilir. Küçük bütçeli Avustralya filmi “Stygian”da bir yan rolde oynar Whannell. Filmi yöneten ise James Wan’dır. Bir ödülde kazanan korku filminde, Jamie ve Melinda farklı bir dünyada kendini sürgünde bulur. Kendilerine kurulan tuzaktan kurtulmak zorundadırlar. Whannell ve Wan’ın tanışmasına sebep olan filminde tuzaklı olması da hayli ilginçtir.

Asıl patlamanın ilk ateşlendiği yıl 2003’tür. Whannel aklındaki ana fikri James Wan ile paylaşır. Ve başrolünü aldığı bu 10 dakikalık kısa film “Testere” adı ile son derece başarılı bir iş olur. Ama ikili hala Avustralya’dadır. İkisi de 1977 doğumlu genç sinemacılardan Malezya’lı James Wan ile Avustralya’lı Leigh Whannell, kısa filmlerinin izleyen herkeste yarattığı heyecan üzerine 2004 yılında uzun metrajlı “Testere” ile dünyayı fetheder.

2005’te görebilme fırsatı bulduğumuz kısa metraj Testere’nin bugün geldiği nokta herkesçe bilinmekte. İkili’den Wan sadece ilk filmi yönetirken, Whannell ise serinin 3 filmine katkıda bulundu. İkili artık Testere serisinin prodüktörü olarak dünyadaki ünlerini koruyor, isimlerinin markalaşmasını sağlayan yeni filmlerle türe katkı yapmayı sürdürüyorlar.

Şu sıralar serinin oyunu için kafa yoran ikilinin, türe yaptığı katkı ise tartışılır halde. “Halloween” ve “13. Cuma” ve “Elm Sokağı” serileri gibi sonu gelmez bir seriye dönüşme tehlikesi bir yana, özellikle üçüncü filmle başlayan, dördüncü filmde iyice ayyuka çıkan sahnelerle seyirciyi korkutmak veya germek yerine kusmasını sağlayacak, vahşet görüntüleriyle marazi merakının üstüne gitmekle korku sinemasının dinamiklerinin farklı bir yere gittiği açıkça görülüyor.

İlk testere filminin yarattığı etki gerçekten çok iyiydi ve izleyenleri hayran bırakıyordu. İkinci filmin pek iyi olmayışı yinede üçüncü filmi merak etmeyi, iyi olmasını ümit etmeyi zorlaştırmamış, hayran kitlesi büyümüştü. Geçen yıl izlediğimiz Testere 4’ün artık bir konu anlatmak yerine skeçler halinde oyunlardan oluşması, merak duygusundan beslenerek vahşet görüntülerini sıklaştırması da gözlerden kaçmadı.

Ama ya korku öğesi! Korku nedir? Beyaz perdede bizi ne korkutur? Korku sineması klasiklerine bakılmıyor artık. Özellikle teen slasher filmleriyle başlayan süreçte her şeyin açık ve net gösterilişi, son sömürü filmi “Hostel” ile bize verilen canlı cinayet görüntüleri yeni bir anlayışı doğurdu. Daha fazla kan, daha fazla vahşet düsturu ile çoğu zaman gözlerimizi kapayarak izliyoruz. Testere 2’deki beyin ameliyatı “şimdi kafatasını keseceğim” repliği fazla değil mi? Eskiden bu tip anlarda kamera kayardı ve karakterin çığlığını duyardık. Şimdiyse çığlığı bizim atmamız isteniyor. Sonuç olarak kantarın topuzu kaçmış durumda. Daha fazla dehşet görüntüsü ve bol kanlı sahne… Peki bu sahnelerde korkuyor muyuz yoksa gözlerimizi mi kapatıyoruz amaç hangisi?

Gerilim Sinemasının büyük ustası Alfred Hitchcock filmleri bugün izlendiğinde hangi etkiyi yapar acaba. Büyük usta bugünleri görse ne derdi kimbilir? Ama bu da bir gerçek ki, yeni kuşak gerilim korku türü için klasik sayılan eski tarihli filmleri izlediğinde hiç korkmaz. Gore sineması döneminin vahşet filmlerini ise herkes unutmak istiyor. Bir dönemin cinsellik dozu fazla filmlerinin yeniden hortlaması sakıncalı bulunuyor ki o döneme ait en saf film “Texas Chainsaw Massacre” yeniden çevrilerek seriye dönüştürüldü.

Her şeye Fransız kalan, genel izleyicide “Fransız filmi sıkıcıdır” önyargısı yaratan bir sinema bile artık bu bayrak yarışına ortak olmuş durumda. “İstismar Sineması” adını alan bu yeni türde örnekler vermeye başlayan ve bu konuda elini hiç de korkak alıştırmayan örneklerle beklenmeyen bir çıkış yaptı. Alexandre Aja’nın bizde yaygın gösterime girmeyen ama kulaktan kulağa yayılarak artık kültleşen filmi “Yüksek Tansiyon” birçok sahnesinde gücünü gösterdiği kandan ve vahşetten alıyordu. Yakın zamanda gösterime giren Xavier Gens filmi “Frontière(s)” açılışını hayli politik yapsa da Otel serisine yaklaşmakla kalmıyor, vahşet bakımından neredeyse tur bindiriyordu. Son örnek ise “İçerde” adıyla gösterime giren Alexandre Bustillo ve Julien Maury ikilisinin yönettiği film oldu. Filmde yaşanan vahşetin, doruk noktası olarak bol kanlı bir sezeryan görüp şaşırmamak elde olmasa da, korkmak bir yana ülke sinemasının bu uç örneklere nasıl imza attığı sorusu takılıyor akıllara.

Özellikle ev sinemasının yaygınlaşması ile başlayan Korku filmlerindeki Uzakdoğu hakimiyeti yerini bu yeni istismar filmlerine terkmiş görünüyor. Saydığımız örnekleri izleyen izleyici, artık yeni tanıştığı istismar görüntülerinin temellerini merak ederek 70’lerdeki Gore filmlerini arayıp izlemekle meşgul. Daha fazla kan görmenin, daha fazla cinayetin peşindeki korku filmi izleyicisi geleneksel yapıdaki filmlere itibar etmiyor.

Gelelim öncü film Testere serisi ve açtığı yoldan giden filmlere… Serilerin elbette ki en iyi filmleri olmayacak, ama sonunun gelmeyeceği de kesin. Daha kanlısı çıkmadan izlemeli yoksa korkutmayacak. Bize de “Shining” ve “Rosemary’s Baby”leri özlemek kalacak….

NBC’den yeni sezonda bir arkadaşlık ve ilişkilerdenemesi daha… Tipik formülün yeni uygulaması doğal olarak… Bir arkadaş grubuve ilişkileri, başarısızlıkları, kalplerinin sahiplerini aramaları…

İki kadın, üç erkekten oluşan bir grupla dönen birdizi var karşımızda… Üstelik daha ilk bölümde bu arkadaş grubundan iki çiftoluşup soluğu yatakta bile alıyorlar… Doktor Sara ile Ben dizinin anakarakterleri olarak görünüyorlar ilk andan itibaren… Hem arkadaşlar, hem deyatıyorlar. Bu da orijinal bir fikirmişte, sosyal ortama aykırılıkla bizişaşırtacakmış gibi düşünmekte senaristler ama yemeyiz bu klişeyi… Yemiyoruz dazaten… Grubun zengin adamı Aaron’da aptal aşık olarak her kadına fazla gelenadamı dizinin… O da çok geçmeden barmen Riley ile yatakta alıyor soluğu…Gülümseten anları yaratabilen tek karakter ise Fitz oluyor ki, onu da pekgöremiyoruz ilk iki bölümde… Göründüğü anlarda da dizinin tek gülümsenebilen anlarınıyaratıyor kendisi… Peşpeşe ekrana gelen iki bölümün gösterdiği başarısız birbaşlangıç yapıldığı… Her anından klişeler akan bir komedi olmasının sonunugetireceğini tahmin etmek de zor değil üstelik…

Tek bir yaratıcısı olmayan dizi, yedi kişilik birsenaryo grubunca yazılıyor ki, içler acısı bir durum neredeyse… Yedi kişidençıkan senaryo, öncülü dizilerin klişeler karmasından başka bir şey değil.Üstelik yapım olarakta hayli başarısız bir kadro mevcut dizide.

Oyuncu kadrosunun kötü birleşimlerle dolu olduğununaltını çizmemek mümkün değil. Sara rolünde One Three Hill’in Rachel’i olarakhatırladığımız Danneel Ackles üstüne düşeni gayet iyi yapıyor ve kariyerindekiyeni sıçrama için doğru seçim, dizi içinde… Ama partneri rolündeki Ray Hanseniçin aynı şeyleri söylemek zor. Ne role yakışıyor, ne rol arkadaşına… Birde butür bir dizi için pek itici görünmesini ekleyince, dizinin oyuncu kadrosukozunu kaybetmesinin baş suçlusu oluyor kendisi… Oysa Veronica Mars’tan tanınanve sevilen oyuncuydu… Bir diğer tuhaf erkek oyuncu da Amerika’nın gelecekvaadeden komedyenleri arasında gösterilen Zach Cregger… Ki Hansen içinsöylediklerimiz onun içinde geçerli olabilir… Barmen rolündeki Jessica Lucasise dizinin bir diğer yıldızı… En son Melrose Place’de izlediğimiz oyuncu,farklı fiziğiyle akılda kalıcı ve gelecek vaadeden oyuncu sınıfına ait… Yakındaismini daha sık duymamız da olası ama çıkışını Friends With Benefits’leyapamayacağı da mutlak gerçek…

5 Ağustos’ta ekrana gelen peşpeşe iki bölümle açılışını yapan, ilk bölümde karşı cinsi seçerken fazla düşünmemek gerektiğini konu edinen, ikinci bölümde ise cinsel partnerlik konusuna kafa yoran Friends With Benefits, özgünlükten yoksun yapısıyla ne güldürüyor, ne de kendini izletebiliyor… İki bölümden peşin hüküm vermek doğrumudur sorgusu yapmaya da gerek yok… Kötü başladıktan toparlanan dizi örneği henüz yokken, hükmü rahatlıkla verebiliriz… Sezonun ilk vasatlarından ve sezon finalini görmekten uzak bir boş atış…