‘Köşe yazıları’ Kategorisi için Arşiv

Sinemamızda seçimler!

Yayınlandı: Temmuz 18, 2007 / Köşe yazıları
Malumunuz 22 Temmuz’da sandığa gidip önümüzdeki 5 yıl Türkiye’yi yönetecek kadroları seçeceğiz. Her dönem olduğu gibi bu dönemde seçim heyecanı yaşayıp sonucuna yaklaştık neredeyse. Peki sinemamız bu olayı ne derece kullandı?
Seçimler deyince kuşkusuz ilk akla gelen film Aziz Nesin klasiği Zübük. Kemal Sunal’ın canlandırdığı politikacı karakteri türlü sahtekarlıklarla yükseliyor sonunda herkesi bezdiriyordu. Aziz Nesin usta kalemi halen gücünü koruyor ne yazık ki. Hala aramızda zübükler var. Sınıf atlama için her türlü sahtekarlığı mübah sayan İbrahim Zübükzade, dönemin politikacı profilini tüm ayrıntılarıyla neredeyse ortaya koyar. Hızlı yükselişini adım adım izleriz. Tartışma sırasında okul yaptıralım diyen siyasi rakibini cami vaadiyle sindirir. Otel’de havuz başında yapılan pazarlıkla parti değiştirir. Neredeyse memleket yararına hiçbir icraatını görmeyiz ama sürekli yükselir. Bu anlamda Zübük siyasi yergi klasiğidir ve maalesef halen geçerliliğini korur.
Kemal Sunal yıllar sonra oynadığı Koltuk Belası adlı filmde bu kez Zübük antitezini verir. Küçük bir kasabanın Belediye Başkanıdır ve dürüst olmaya çalışır ama nafile. Bir de bakar arkasına karısı ve çocukları saman altından su yürütmektedir. Sonunda koltuğu yakar. Bu kez mesaj bellidir.
Birde Kemal Sunal’ın zoraki Kaymakamlığı vardır. Ama bu kez şaban ruhuyla. Arkadaşıyla Akıl Hastanesinden kaçarlar. Kar yüzünden bölgeye ulaşamayan Kaymakamın makamında uyuyan Şaban üsütne yapışan kimlikle halkın tüm sorunlarını giderir ve kaymakam gelene kadar üçkağıtçılara kök söktürür.
Yine bir başka kaymakamı “Dolandırıcılar Şahı” adlı Atıf Yılmaz klasiğinde görmek mümkündür. Ama pek işlenmez. Erden Kıral filmi “Kanal”da öyküsünü Kadirli’de kaymakamlık yapan Mehmet Can’ın o günlerdeki gerçek yaşamından alır. Haliyle sinemamızda en güçlü Kaymakam karakteridir. Devrimci kaymakam rolünde de Tarık Akan vardır. 1978 tarihli filmde rüşvet almayan, ağalık düzenine karşı çıkan, tehditlere direnen, köylünün yanında olan kaymakam sonunda tayin edilir.
Metin Erksan klasikleri Yılanların Öcü’nde üçkağıtçı bir muhtar vardır. Susuz Yaz’da da muhtar yine benzer şekilde işlenerek ön plana çıkartılır. Köy filmlerinde sıkça karşımıza çıkan
Mahtar tiplemelerinden birine “Yer Demir Gök Bakır”da da rastlarız. Nispeten daha eski tarihli fimlerdeki siyasetçilerin sadece muhtar düzeyinde kalmasında sansürün etkisi olduğunu da dipnot olarak eklemek gerek.
1963 yapımı “Yarın Bizimdir” bu zinciri kırarak siyasal kimlikleri, seçim yolsuzluklarını getirir önümüze. Yörenin Belediye Başkanı’nın çevresiyle kurduğu kirli ilişkiler mercek altındadır.
Sinemaya da uyarlanan Keşanlı Ali Destanında Ali kabadayılığı ile nam salar, çevresinde çok sevilir ve sonunda kahramanlaşıp seçimi kazanır.
İlhan Engin’in pek bilinmeyen filmi “Artık Düşman Değiliz” doğrudan genel seçimleri ve siyaset dünyasını ele alır. Siyasi bir geçmişi de olan Engin 1960 ihtilaline de değinir. Öyküde kimler yoktur ki! Milletvekili, Belediye Başkan adayları ve iki güzel alımlı baştan çıkarıcı metres.
Bu dönem sonrasında siyasi içerikli filmlerin özgürleşmesinin doruk noktasıda ilk başta belirttiğimiz Zübükdür.
Bir dönemde de Siyasetçilerin gönül ilişkileri işlenir. Kadir İnanır’lı “Sayın Başkan”da Belediye Başkanı ile danışmanı arasındaki ilişki ana konudur.
Yavuz Özkan’ın radikal denemesi “İki Kadın”da tecavüzcü bakan hikayesini anlatır.
Son dönemde siyasi anlamda içeriği zenginleşen özellikle 80 ihtilalini anlatan diziler ve filmler, Hatırla Sevgili dizisi gibi örnekler ise hala taze.
Gerçek hayatta siyasi tavırları ile öne çıkan oyuncular bir yana bu kimlikle görev yapanlarımızda var.
Ediz Hun en başarılı örnek olarak yer alır. Hun, halen başarılı bir siyasi kariyere sahip. Özellikle Yeşilçam döneminde oyuncuların insanlar üzerindeki etkisi bolca kullanılmıştır.
1987’de Milletvekili adayı olan ama kazanamayan Hülya Koçyiğit ve Beyoğlu Belediye Başkanlığını kazanamayan Halil Ergün de başarısız örneklerden.
Ediz Hun dışında Berhan Şimşek’de meclisteki yerini almıştı.
Fatma Girik de bir dönem Şişli Belediye Başkanı olarak Şişli’nin Fato’su olmuş başarılı örneklerden biri.
Onca örneğe rağmen kilometre taşı olan filmlerin gerçekle uyuşması ne kadar üzücü olsa da umarım hem filmlerimiz hem de seçimlerimiz bu konuda bize umut verir.
22 Temmuz’da sandık başına gittiğinizde bir daha düşünün, acaba karşımda Zübük mü var?

Yazıya kaynaklık eden Agah Özgüç ustaya teşekkürler.

Reklamlar

Kış sezonu biterken!

Yayınlandı: Temmuz 9, 2007 / Köşe yazıları
Sonunda yaz geldi ve hepimiz sıcaklarla boğuşmakla ilgili çözüm ararken, başarılı bir kış sezonunu da kapattık.
Dile kolay başarılı bir sezon oldu. Son dönemin parlayan popüler isimlerini şehrimizde ağırladık ve alkışladık.
Mersin Opera ve Balesi son derece başarılı gösteri ve prömiyerlerle ilgi gördü ve alkışlandı. Giderek artan ilgi son derece sevindirici ve umarım gelecek yıllarda da devam eder.
Tiyatro açısından da başarılı idi sezon.
Popstar yarışmalarıyla hayatımıza giren Armağan Çağlayan, kısmen az ama kendisine ilgi duyan hayranlarına beklenmedik keyifli bir gece yaşattı.
“Avrupa Yakası” ile yıldızı parlayan Engin Günaydın “Bu hikayedeki Mal Benim” adlı stand-up gösterisinde tıklım tıklım dolu salondaki izleyiciye gülme krizi yaşattı.
Sezonun en muhteşem olayı ise Genco Erkal idi. Erkal 2 ay arayla 2 ayrı oyunla gönlümüzü fethetti. Önce Nazım Hikmet oldu tek kişilik oyununda muhteşem bir performansla. Kendimizi bu dev çınarın gölgesine bırakmıştık. Daha sonra ise ünlü Samuel Beckett oyunu “Oyun Sonu” ile çıktı karşımıza ve muhteşemdi. Büyük usta 2 ay aradan sonra, ilk geldiğinde oyunun fotoğraflarını çeken arkadaşım Serdar’ı azarlayarak müthiş hafızasıyla bizi mat etti.
Gösteri dünyasının ünlülerini de çeşitli oyunlarla ağırladık. Uğur Uludağ ve ekibinin oyunu son derece keyifliydi. Yine meşhur oyunculardan oluşan kadrosuyla müzikallerle kulağımızın pasını sildik.
Ama müthiş finali müthiş usta Haluk Bilginer’le yaptık. “Jan Darc’ın öteki Ölümü’ adlı oyunla hepimize keyifli anlar yaşattı Bilginer. Özellikle gündemi yakalayan siyasi esprilerle kırdı geçirdi hepimizi.
Belediyenin Tiyatro Şenliklerini ve Mersin Belediye Tiyatrosunun gösterilerini de anmadan geçmek olmaz. Aynı başarıyı gelecek sene de bekliyoruz.
Müzik adına da çok güzel bir sezon yaşadık. Şöhretinin doruğundaki Emre Aydın’ı iki kez ağırladık. İlk konser için biraz yaşlı kaldık ama imdadımıza Üniversite şenlikleri yetişti.
Yine dolu salona muhteşem coşkuyla güzel bir gece yaşadık Hayko Cepkin ile. Yeni albüm öncesi amatör bir grup tarafından organize edilen konser son derece keyifli anlar yaşattı herkese.
Yeni albüm çıkar çıkmaz ağırladığımız Gripin konserinde şaşkındık. Çok küçük bir kitle vardı. Normal bir bar grubu seyircisi kadar olan kitleye kaprissiz ve sıcak davranan grup herkesin takdirini topladı. Dile kolay yeni albüm turnesinde çok az seyirciye konser vermek. Böyle bir durumda birçok grubun konseri iptal olurdu, yada grup kötü performans sergilerdi muhtemelen. Ama Gripin bar sahnesi çıkışlı grup olduğu için az ama öz seyirciyi coşturdu. İzleyen herkes için özel bir konser oldu.
Senenin konser bombası Ferhat Göçer idi kuşkusuz. İlk konseri tıka basa dolu salonda muhteşem geçti. Tamda gündemi sarsan açıklamalarıyla biraz yorgun biraz küskündü ama muhteşem bir ziyafet yaşattı hepimize. Bu lezzet hepimizin damağında kalmışken yoğun istek üzerine geçtiğimiz hafta tekrar aynı ziyafeti sundu Göçer. Her tür müziği yorumladığı konseri ilgiyi sonuna kadar hak ediyordu.
Uluslar arası Müzik Festivalinde Tania Maria başta olmak üzere bir çok ünlü ismi ağırladık. Festivalin bu seneki başarısı yalnızca konserlerle sınırlı kalmadı artık gerçek anlamda uluslar arası festival oldu.
Üniversite Şenlikleri de bu sene öncekilerden farklı olarak daha geniş kapsamlı ve tanıtımlı gerçekleşti ve başarılı oldu. Özlem Tekin, Hande Yener büyük ilgi gören birkaç isimden biri idi.
Konserlerde tek fiyaskomuz Teoman konseri idi. Bol sponsor desteğine rağmen bilet satışlarının düşüklüğü nedeniyle iptal edilen konser ile ilgili konuşmak istediğimizde karşımızda organizasyondan kimseye ulaşamamak üzdü bizi.
Sinemalar içinde keyifli bir sezondu. Hafta içi indirim kampanyası ile salonlar doldu. Yeni bir sinema hizmete girdi. Özellikle herkeste büyük beklenti uyandıran seri filmlerle herkes mutlu ayrıldı salonlardan. Türk filmlerinin getirdiği ilgi her yaştan kitlenin salonlarda olduğunu görmek sevindiriciydi.
Sonuç olarak bir sezon daha başarılı şekilde bitti. Önümüzdeki günlerde neler olacak peki.
Büyük ihtimalle seçim süreci bitene kadar sadece parti mitinglerinde konserler izleyeceğiz. Malum konserler Antalya ve Ege’ye kaydı. Çok önemli isimler olmadıkça organizasyon şirketlerinin konser düzenlemesini beklemiyorum.
Tiyatro sezonu kapandı ama tek tük yaz turneleri çıkabilir belki. Kış boyunca İstanbul dışına çıkmayan bazı ekipler yollar düşerse bizimde faydamıza…
Sinema için ise durum maalesef pek içi açıcı değil. Daha şimdiden salonlar boşaldı. Yaz sezonunun büyük gişe canavarları gösterime girecek ama bu sıcakta kendimi o salonda düşünemiyorum diyenlerin sayısı bir hayli fazla maalesef.
Kış sezonu için için mutlu, gelecek sene için umutluyuz.Kış sezonu boyunca gerçekleşen tüm etkinliklerde görev alan herkese sonsuz teşekkürler…

Yaz ayları genel olarak hepimizde deniz havuz kumsal düşleri uyandırır. Ama bu sene durum biraz farklı olacak. Sezonu genelde oscara aday filmlerle geçiren ve ardından büyük filmlerle devamını getiren sinema dünyası hız kesmiyor aksine daha da iddialı bir yaz sezonuna çağırıyor bizleri. Bugün itibariyle ilk filmle başladı bile.
Örümcek Adam serisi üçüncüsüyle devam ediyor. Gösterişli fragmanıyla aylar öncesinden herkesin üzerinde büyük beklenti yaratan filmde Yeşil Goblin ve Kum Adam dışında kendi içindeki iyilik ve kötülük kavramlarıyla mücadele eden bir süper kahraman var. Filmin uzun süre vizyonda kalacağı büyük gişe yapacağı ve çok konuşulacağı neredeyse kesin.
Bu ayın ikinci bombası ise 25 Mayıs’ta patlıyor. Beklenmedik bir şekilde gişe başarısı getiren ve beğeni uyandıran Karayip Korsanları üçüncü film Dünyanın sonu ile geliyor vizyona. Seriye bu filmle son verileceği söylense de pek emin olmamak lazım. Bu tip bir gişe canavarını elden çıkarmayacaktır yapımcılar.
Hemen ardından yine bir seri filmi üçüncü filmiyle geliyor. Ocean 13. Bu kez sevimli hırsız çetemiz kadrosu Al Pacino ile güçlendirilerek geliyor. Bu film içinde serinin son filmi olduğu söylense de oyuncuların sevdiği proje olması pek öyle olacakmış gibi gelmiyor. 8 Haziran filmin gösterim tarihi.
15 Haziran’da bu kez çizgi roman uyarlaması bir film var karşımızda. Fantastik Dörtlü 2. Seriye eklenen iki yeni karakterin filmin büyük başarı elde etmesinde en önemli rolü oynayacağı konuşuluyor. Dr. Doom ve Silver Surfer’ı film gösterime girdiğinde görebileceğiz.
22 Haziran’da ise kimilerince çok eleştirilen Hostel filminin ikincisi giriyor gösterime. Cinsel ve korku sömürüsü yapıyor denilen ilk film tüm eleştirilere rağmen beğeniyle izlenmiş ve benzerlerinin çıkmasına sebep olmuştu. Yönetmen Eli Roth ‘İlk filmde erkekler işkence görmüşlerdi bu sefer kadınlar işkence görecek’ diyerek bizi heyecanlandırıyor.
29 Haziran’da ise eski bir dost ziyarete geliyor. Öldürülemeyen durdurulamayan süper kahraman polis John McLane Die Hard 4.0. 12 yıl sonra yeniden McLane’i oynayan Brue Willis 4 temmuz günü amerikada tüm halkın cep telefonlarını kullanacağı bir günde bilgisayar sistemine saldıran terörist grubuyla mücadele edecek.
6 Temmuz’da eski dostlar geliyor. 30’lu aşları devirenlerin hatırlayacağı Transformers herkese nostalji yaşatacak. Filmle ilgili ilk izlenimlerin olumlu olduğunu belirtelim. 13 Temmuz’da Harry Potter serisi beşinci filmiyle geliyor. Ama artık eğlence zamanı değil. Büyü otoritelerine kendini kabul ettirme safhası sırasında kötülerle mücadele eden Potter bir yandan da ergenlik sorunlarıyla boğuşuyor.
27 Temmuz’da henüz içeriğiyle ilgili bilgi verilmeyen Simpsons Movie gösterime giriyor. En uzun süre gösterilen çizgi film olan Simpsons Ailesi maceralarına halen devam ediyor. Tv’deki sezon arasını beyazperde de değerlendiriyor.
Kuşkusuz herkesin beklediği bir film daha var. Yeşil devimiz Shrek. Shrek 3’de bu yaz izleyeceğimiz filmlerden.Temmuz ayına kadar sinemalardaki bu yoğun trafik gayet güzel olacak bir sezonun habercisi. Salonlar dolacak. Bizlerde iyi film izlemenin keyfini yaz boyu yüzümüzdeki gülümsemede taşıyacağız.

Geçtiğimiz hafta ressam bir arkadaşım çizgi romanını yapmak için benden öykülerimi isteyince inanılmaz heyecanlanmıştım. Dile kolay kafamda yarattığım bir öykü başka biri tarafından resmedilecek öykü yeni bir boyut kazanacaktı.
Hafta sonu ise yeni bir heyecan kapladı içimi. ‘Tam Macera’ isminde aylık çizgi roman dergisinin yayına başladığını öğrendim ve heyecanla edindim okudum bir solukta.
Sonra geçmişe gittim benzeri dergilerin ne kadar kısa soluklu olduğu geldi aklıma.
Dünya sineması peşpeşe çizgi romanları filme aktaradursun bizde yaprak kımıldamıyor. Bir zamanlar yaratılan Karaoğlanlar, Abdülcanbazlar tarih oldu artık Kelebek ekinin bant çizgi romanları hatıralarda kaldı.
Bir zamanlar her gazete olan irili ufaklı çizgi romanlarda zamana yenildi.
Oysa Amerikanın büyük buhran dönemlerinden ve yenik zamanlarından ortaya çıkan kahramanları halen yaşıyor. O dönemde yaratılan tüm kahramanlar umut anlamına gelmiş ve satış rekorları kıran bir dönem yaşanmıştı.
Zaman içerisinde boyut değiştirdi çizgi roman. Daha çok sinematografik anlatımı destekleyen tamamıyla öyküye hizmet eden ‘Graphic Novel’ adını alan yeni bir anlayış geldi. Resimli Roman adı verilen bu yeni tarzın en önemli yapıtları bir bir sinemaya uyarlanıyor şu sıralar. ‘Günah Şehri’ ve ‘300’ bu örneklerin başında geliyor.
Türkiye’de ise yıllardır yapılan Resimli Roman dergisi denemeleri hep sonuçsuz kalıyor. 15 yıl önce mükemmel bir dergi olan ‘Rr’ yayın hayatına muhteşem bir giriş yapmış farkını ortaya koymuştu. Tamamı kuşe kağıda A4 boyutlu dergi sadece 2 sayı çıktı.
Daha sonra aynı ekip 4’e bölünüp 4 ayrı küçük boyutlu dergi çıkardı ama onlarında ömrü 4 sayıda öteye gidemedi.
3 sene önce aynı isimle yine kuşe kağıda basılan ‘Resimli Roman’ dergisi de sadece 2 sayı sürebildi.
Aynı sene içinde çıkan Strip dergisi arkasında daha geniş çaplı destek olmasına karşın 2 sene dayanabildi ve oda kapandı.
Şimdi ‘Tam Macera’ dergisini de aynı sorun bekliyor, belki de aynı gelecek.
Türkiye’de çizgi roman okuyucusu olmadığına inanmıyorum. En azından bir zamanlar gazete promosyonuyla çizgi roman okuyarak (çoğunlukla Red Kit) büyümüş bir kuşak var ortada. Ve yeni çağın kahramanlarını takip eden bir kitle var. Peki o zaman çizgi roman dergileri neden yaşayamıyor bu ülkede. L-Manyak ve benzeri dergilerden bahsetmiyorum. Bir kahramanı olmayan en fazla 2-3 sayı süren bir öyküyü resmeden dergilerden bahsediyorum.
Güzel Sanat Fakültesi mezunu birçok kişinin bu alana yatkınlığı kaybolup gidiyor sadece sevenleri don kişot gibi yeni denemelerle bıkmadan usanmadan deniyor.
Yurtdışında sırf çizgi roman satılan dükkanlar varken burada sadece sahaflarda ve büyük kitapevlerinde alıcısını bekliyor.
300 gibi bir klasiğin film vizyona girdiği için yayınlanması durumun ne kadar vahim olduğunun en büyük göstergesi.Umarım yerini bulur ve belli bir kitle tarafından takip edilir hale gelir resimli romanlar. Bu uğurda atılan en son adım olan ‘Tam Macera’ dergisine yayın hayatlarında başarılar ve uzun ömürler diliyorum.

Periyodik olarak ne kadar sıklıkla film, kitap veya albüm alırız?

Bu sorunun yanıtından daha önemli bir şey var!
Aldıklarımızın kaçı yasal ürün.
Ve en önemlisi bu konuda duyarlı mıyız?
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa aykırı neler yaptığımızın farkında mıyız?
Giderek büyüyen bir yara oluyor bu durum…
Fikir ve Sanat Ürünleri sahipleri haricinde kimse tarafından çoğaltılamaz, kiralanamaz.
Evet doğru bir şey bu ama ya ülkenin gerçekleri.
Bu ülkede hala insanlar için Sinemaya gitmek hele de ailece gitmek lüks değimli?
Hala ayda bir kitap almak lüks değil mi?
Ve maalesef orijinal albüm almak lüks!
Alternatifleri denemeyip de ne yapacağız peki.
Müzik albümlerinin çoğaltılmasına hepimiz karşı görünüyoruz sözde ama kazın ayağı pek öyle değil! Son çıkan İbrahim Tatlıses albümü 12.5 YTL iken yanında duran kopyası 3 YTL tüm albümlerinin mp3ü 5 YTL.
Siz hangisini alırdınız?
Sanırım herkesin tercihi aynı aşağı yukarı! Kopya! Neden peki? Çünkü daha ucuz! Peki bu cdnin maliyeti nedir? Ufak bi araştırmayla toptan fiyatının 8.5 olduğunu öğrendim. Mersine gelene kadar kimlerin elinden geçse onun ettiği karı aşağı yukarı hesaplasak herhalde bir albümün maliyeti 3 ytlyi geçmiyordur. Peki neden 12.5 ytl fiyatla satıp korsanı teşvik ediyorsunuz diye sormazlar mı adama? Bu sadece örneğin bir tanesi. Yabancı albümlerin 25-30 ytllik fiyatları ise daha garip.
Hem önemli bir soru var. Şarkıcılar ne için albüm yaparlar.Yaptıkları dinlensin diye. Dinleyenler arasında korsan alan orijinal alan ayrımımı var. Sonuçta şarkılar bizim değil mi? Dinliyoruz işte. Nasıl dinlediğimizin önemi varmı? Dünyada bazı gruplar bu noktada tavrını koyuyor yavaş yavaş. Bizim şarkılarımız dinlensin de ne şekilde olursa olsun diyorlar artık. Dinlenmeyen şarkı, şarkı değildir zaten. Kendi internet sitelerinden yayınlıyorlar şarkılarını ücretsiz olarak.
Gelelim film konusuna! Doğrudur sinema izleyicisi her geçen gün artıyor. Ve bilet fiyatları pahalı. Peki dvdler vcdler neden hala pahalı? Orijinal vcdler aşağı yukarı 10 dvdler ise 30 YTL iken kopyaları 3 ile 5 arasında değişiyor. Orjinalini alanı nerden bulaksınız bu durumda? bir şeyi de unutmamak lazım bu artan sinema izleyicisin en büyük sebebi de ev sineması olayı. İnsanlar 2-3 güne bir vcd-dvd izliyor artık.Ve yetmeyince sinemaya gidiyor. Önüne geçilebilecek bir şey değil o sebepten korsan film.
Kitaplarında maliyetlerinin ne kadar düşük olduğunu biliyoruz. Ki bir dönem en popüler kitaplar 1 YTLden satışa çıktı ve bir hayli de ilgi gördü unutmayalım. Hala iyi kitapların fiyatları 10 YTLden başlıyor. Sonrada aynı klişe; kitap okumuyoruz! Yok ya adam kira için canını dişine takıp çalışsın zar zor bulduğu işte hergün stres yaşasın sonrada ideal bir hayat yaşasın.
Bu tabloya kim inanıyor?
Ülkecek fantezimize bakalım. 4 kişilik bir çekirdek aile ayda 1 kere sinemaya gidecek, her aile ferdi birer kitap okuyacak, ayda 2-3 tanede albüm alacaklar! Yok ya! Ev sahibine film anlatırlar, elektrik veznedarına şarkı söylerler, suyla telefona da kitap okurlar o zaman en iyi ihtimalle. Bu ülkenin tv izleme oranının ne kadar yüksek olduğunun altında yatan şey bedava olması başka bir şey değil hatırlayın. Parasız zevk peşindeyiz ulusça. Başka bir sebebi yok.
Birçok kişinin bunca uygulamaya rağmen korsana karşı olmadığı da bir gerçek. Kim ne derse desin. Korsan da olmasa koca ülkede müzik dinleyende, film izleyende zor buluruz.
E ne olacak peki diye sorup cevabı beklemeyeceğim ben vereyim…
Ancak ve ancak üreticinin ürettiği malı ucuzlatmasından başka yol yok… Korsanla mücadele edilmek isteniyorsa ilk adımı üreticiler atmalı. Ki böylece alıcı bunun farkına varsın bu bilinç oluşsun.

Türk dergiciliğinde bugünlerde enteresan şeyler oluyor.Özellikle sanat dergiciliğinde işler bir hayli karışık.

Hala bu sektörde deneyenler olmasına rağmen kapanmalar yeni denemeler sürekli birbirini kovalıyor.
Sinema dergiciliğiyle başlayalım.
Yıllardır çıkan Sinema dergisi halen devam ediyor.Altyazı dergisi inatla ve sponsorunun yardımıyla halen çıkıyor. Film artı dergisi ise devam edemedi.Onun yerine iki dünya markası girdi piyasaya. 3. sayısıyla devam eden Empire ve bu ay yayına bailayan Total film. Aralarındaki rekabet ise işimize yarıyor. Biri kitap veriyor biri dvd. Tabi akıllara gelen çok büyük olmayan bir pastayı paylaşmaya çalışınca en büyük lokma en iyi hediyeyle gelir herkes biliyor haliyle. DVD artı dergisi ise sektörün tek dergisi olarak kazasız belasız yürüyor.
Müzik dergiciliğinde aynı karışıklık var. Roll dergisi oturan çizgisiyle aynen devam ediyor yoluna. 100 sayıyı devirdiler ve artık onlarda hediye verir hale geldiler. Bant ve Basatap dergileri de 2. yaşlarına bastılar çoktan. Gençlik müzik dergilerinin hali malum. Blue jean kuşakların dergisi oldu bile. 2.kuşağıda bitiriyorlar.
Edebiyat dergiciliğine geçmeden önce sanat dergilerine bakmak lazım.Hali hazırda çıkan dergiler yollarına devam ediyor zaten. Sanat dergileri zaten belli başlı sponsorluklarla çıktığı için zorlanana zorlana devam ediyor yoluna. İlk başta aylık yayın yapacağını ilan edenler sonradan 3 aylık periyoda dönüyor mecburen.
Yılları deviren Sanat Dünyamız dergisi dışında ‘P’ dergisi var hali hazırda. Diğerleri dağıtım ve çıkış sorunu yaşıyor.
Edebiyat dergiciliğine bakarak kendi dergimden de bahsedeyim önce. 4 yıllık süre zarfında toplamda 13 sayı 1 yıllık, 14 sayılık “Ölüdeniz” maceramız oldu. 1997-2002 yılları arasında fotokopiyle çoğalan 32 sayfalık A5 boyutlu dergide öykü, şiir kullanıyorduk. Üretim safhası dışında, tanıtmak, ulaştırmak sürekli takip edilmesini sağlamanın ne kadar zor olduğunu bilirim. Mersin’den çıkan bir derginin, tüm Türkiye’ye sadece posta yoluyla dağılması o zamanlar kolay geliyordu. Şimdi baktığımdaysa zoru başarmışız duygusu yaratıyor bende.
Gelelim edebiyat dergilerine. Arkasında büyük yayınevleri olan dergiler yaşayabiliyorlar. Yapı Kredi Yayınlarının ‘Kitaplık’ dergisi gibi. Hatta şiir, öykü yıllıkları bile veriyorlar. Aynı şeyi Adam Yayınevi başaramadı. Öykünün misyon dergisi adam Öykü kapandı. E dergisi yaşayamadı. Notos Öykü dergisi yerini almaya çalışsada, ömrü merak konusu. K dergisi ise 1 YTL’lik fiyatıyla denemeye devam ediyor.
Peki bunca şeye rağmen Mersin ne halde. Mersin’de birçok sanat etkinliği oluyor ama bir dergi yok maalesef. Kültür Bakanı çıkarmış bir şehrin kültür sanat dergisi niye yok sormak lazım! Etkinliklerin seyircisi de var, okuyucusu da olacaktır kanımca.Gazetelerin kültür-sanat sayfaları ile bir süreç başlarsa bu dergicilerde çok uzak değil derim ben…..

Önce kendimle başlayayım. Sinemada izlediğim filmler dışında 2 aydır evde film izleyemiyorum. Sebebi basit. Diziler! Özellikle de iki dizi! Lost ve Heroes!

Aslında bu iki diziyi sürekli takip edince Türk televizyonlarındaki dizilerle kıyaslayınca ne kadar geride olduğumuz geliyor akla.
Şu anda en çok izlenen dizilerin konularına bakın! Ne kadar biz varız içinde. Ne kadar sürüklüyor bizi?
Amacım bizim dizilerimiz kötü demek değil öyle algılanmasın. Yapılan işlere profesyonel gözle de amatör gözle de baksanız sonuç değişmiyor.
Binbir Gece, Sıla ve benzeri şu anın çok izlenenleri ne kadar özgün tartışmaya gerek var mı?
Yurtdışındaki örneklere baksak sonuç felaket oluyor. ‘X Files’ dizisi gibi özgün bir dizimiz olmadı hiç mesela. Oysa bizim kültürümüzde kulaktan kulağa yayılan gizemli öyküler masallar var.
‘The O.C.’ gibi bir gençlik dizimiz yok. Yıllardır gençlik dizisi tutturamadık bir türlü. Yapık ama özgün olamadık. Özel televizyonlarımız yeni daha diyenler çıkacaktır. Bu dizi maceramız da yeni evet ama artık özgün işler çıkması gerekmiyor mu?
Hala ağalık devri devam mı ediyor bu ülkede. Hala bir ağa liseli bir kızla onca kültür farkına rağmen filmlere konu olacak kadar seviyor mu? Karton karakterlerle sadece şive üzerinden yazılan kof diyaloglarla ne kadar gidilebiyor.
Sitcomlarımız bile enteresan. Dünyada 30 dakikayı geçmez ama bizde neredeyse 90 dakikayı buluyor.
Şu anda dünyada fenomen olmuş dizilerin hemen hemen hepsinin süresi aynı. 42 dakika. Bunun daha iyi olduğunu ne zaman anlayacağız. 42 dakikalık dizinin senaristleri daha serbest hale getirdiğini ne zaman kavrayacağız. İzleyici de daha iyi tat bıraktığını ne zaman algılayacağız?
Sözü geçen Lost dizisinin bu kadar popüler olmasının sebepleri belli. Dizinin belli bir ritmi var ve o ritmin kolay kolay bozulmadığını çok net görmek mümkün. Tekrar tekrar aynı şeyleri yapan karakterlerden yoksundur dünya dizileri. Aynı şeyi sürekli göstererek prim yapmazlar.
Bizdeki baş sorunda tekrar zaten. Sürekli aynı laflar. Çok beğenilen Avrupa Yakası dizisinde Gaffur karakterinin çakkıdı dansını kaç bölümde izlediniz? Dünyada kaç bölümde izlerdiniz sizce?
Arabeskçi dizilerinden kurtulduğumuzu düşünüyoruz ama hala arabesk konularla uğraşıyoruz. Ağanın ünlü bir şarkıcı tarafından oynanması halinde arabeskçi dizisi diyebileceğimiz dizileri baş tacı ediyoruz. 150 bin dolara bir gecelik ilişkiye giren kadın komşumuz olsa yüzüne bakmayıp dışlardık ama dizide izleyince arkasında duruyoruz. Bereketli topraklar üzerinde oturuyoruz birçok kültür mirasımız var ama hiçbirini kullanmıyoruz işe bakın.

Dönelim Lost ve Heroes dizilerine. O kadar özgün diziler ki tanımlamak pek mümkün değil iki diziyide. her şeyden bir parça var ve peşinden gitmenizi sağlayan gizem gitgide büyüyor her bölümde. Özellikle Heroes dizisinin yaratıcıları 5 sezonun planını yaptıklarını söylüyor. Bizim hangi dizimizin böyle bir planı var. Rüzgara bırakılmışız! Artık ne yöne eserse şansımıza!

Heroes dizisinin kalabalık oyuncu kadrosu ve birbirine iç içe geçişi sevilen karakterlerin başlarına kötü olaylar gelişi dizinin özelliklerinden.
Lost dizisinde ise adada herkesin karanlık geçmişleri var kimse iyi değil. Herkes kötü olsa da karakterleri seviyoruz.

Nip-Tuck adlı dizide de öyle konular işleniyor ki bazen başınız ağrıyor.

Yabancı dizilerde karakterler her bölümde gelişirken bizim dizilerimizde aynı kısır döngüde devam ediyor karakterlerimiz.
Çok uzun bir konu aslında ama kısa bir özet geçersek Dizi konusunda her bakımdan sınıfta kaldığımız ortada. Kendi kendimiz denetleyebilsek. Sanatın her alanında olduğu gibi televizyon dünyasında da özgün işler çıkartacak, yaratıcılara ihtiyacımız var.