‘Kıymık’ Kategorisi için Arşiv

Oxford Cinayetleri, uğraştı uğraştı bir türlü gerilim yaratamadı diye özetletiyor kendini… Bir kere başroldeki oyuncu Eliah Wood ile rolü arasında müthiş bir uzaklık var… Çok fazla matematik var ama konu iyi nasıl olmuşsa… O da roman uyarlaması olmasından. Roman uyarlaması dediğin hissettirmeli diyoruz, bunda nerde… Karakterleri tanıtmak ve ilişkilendirmek için hiçbir çaba gösterilmiyor. İlk başlardaki uzun sekans dışında bir fiyaskodan öte bir şey değil.
Ölümcül İçgüdü, Nisan ayının beklediğimden fazlasını bulduğum filmlerinden oldu. Karakterlerini iyi tanıtan, gerilimini iyi oturtan, bol tempolu, silahlı ve çatışmalı havasıyla beklendiğimden iyi çıktı. İkinci bölümü merakla bekletmek için ne gerekiyorsa yaptı. Vincel Cassel’da filmi sırtına yüklemiş götürmüş…
İlk filmini beğendiğim seri Karanlık Ülkesi de üçlendi sonunda. Bu kez her şeyin öncesine gidelim deyip, karanlık filmi karanlık çağa atmışlar. Vampir – kurt adam Romeo Juliet’i yapmışlar hepsi bu. Ne eksik ne fazla… Biraz görsellik tozu serpmişler ama hikaye de işleniş de hayli bildik olmuş…
Köpekli filmlerin son örneği Marley ve Ben çoksatar bir roman uyarlaması olarak geldi vizyona… Aslında hikaye oldukça sıradan. Zaten herkes kendinden bir şeyler buldu diye ilgi çekmiş. Çiftimiz O. Wilson ve J. Aniston birbirlerine çok yakışmış sevimli gözükmüşler ama film hayli uzun ve sünmüş. Sıradan bir köpeğin insan hayatına bir şeyler katacağı daha kısa sürede de anlatılabilir, biraz da gülmemizi sağlayacak sahneler eklenebilirdi.
Bolca korku filmi gördüğümüz Nisan ayının farklı bir şeyler sunmaya çalışan filmi Kıymık oldu. Alien ve Thing’in öncülüğünde bir şey yüzünden kapana kısılan insanların hikayesini eli yüzü düzgün bir şekilde, hemde tempolu bir şekilde anlatıp gönülleri fethediyor. Devamının geleceği de muhakkak…
Uzun süredir tv işlerine dalan Mimi Leder, Son Oyun’la geri dönmüş. Yanına iyi oyuncular da almış, iyi bir öykü de. Ama hala tv filmi gibi duran bir şey çıkmış ortaya. Pek bir küçük ölçekli duruyor. Freeman ve Banderas ilk kez bir aradaymış yakışmışlar, ortak olup soyguna girişmişler, bize güzel bir sürpriz final de hazırlamışlar ama olmamış…
Hızlı Öfkeli bir serimiz vardı, onlarda dörtledi. Beklenen kadro da geri geldi. Lakin ben araba manyağı olanlardan değilim. Lastik ve motor sesi beni heyecanlandırmadı, aksine kafam şişti. Yine de tempolu bir filmmiş ki sıkılmadım. Senkronize araba sahneleri görsel açıdan çölde gerçekleşmesinin de etkisiyle iyiydi. Birde açılış sahnesi öncekilerden iyiydi sanki.
Ed Harris’de oyunculukla yetinmeyenler kervanına katılıp yönetmenliği deneyenlerden. Pollock’dan 8 sene sonra ikinci filminde de yine başarılı. Bir roman uyarlamasıyla 1880’li yıllara götürmeyi başarmış herkesi. Hikayesini de gayet güzel anlatınca iyi bir film çıkmış ortaya. Karakterlerinin özgünlüğü de sağlam iş çıkarmasını sağlamış… Kanun Benim ismi fazla iddalı olsa da film iyiydi…
İstanbul Film Festivali’nde program hayli iyiydi bu yıl. Herkese her zevke uygun filmler vardı. Bende kendimce bolca maraton yaptım. Üst üste film izlemek biraz yorucuymuş. Hele haftasonları istiklalin kalabalığında iyice yorucu oluyor. Genelde yönetmenlerin katıldığı etkinlikleri tercih etmeye çalıştım ve oldukça doydum. En çok doyduğum da Rembrandt: İtham Ediyorum oldu. En beğendiğim yönetmenlerden birini görmek mi etkiledi bilmem ama filme bayıldım. Bu nasıl gözlemdir, nasıl yorumlamadır şaştım kaldım. Altı üstü bir resim deyip geçilebilecek bir “Gecebekçisi”nden biri belgesel iki film çıkarmak kolay değil.
Oliver Assayas, Yaz Saati ile bir aileyi almış ele. Uzun zamandır aileyi anlatmak Hollywood’un işiydi aslında. Onlar kutsal aile diye tuttururlardı. Aileyi yücelteni Hollywood’a transfer etmelerinin etkisi var mıdır bunda acaba. 3 çocuklu yaşlı bir kadının ölümü sonrasında eşyaların eşliğinde, kalanların aralarındaki açmazları dile getirmiş Assayas, gayet de güzel yapmış. Biraz temposuz gibi dursa da, en iyi işini çıkarmış. Çiçeksiz vazoları sevmeyen kadın ölünce, tüm vazolar çiçeksiz kalıyor. Zaten anne de vazo gibi toparlayıcı, o gidince çocukları da bir arada kalamıyor dağılıyor…
Atları da vururlar 1969’da Syndney Pollack tarafından çekilmiş, hala güncelliğini koruyan tekrar tekrar izlenebilecek klasiklerden… Festival kapsamında tek gösterim de dolu salona oynaması da harikaydı. Festivalin klasik film seçimi de buna paralel olarak harikaydı zaten.
Festivalin Ulusal Yarışma Bölümü filmlerinin gösterimlerinin yönetmen katılımlı olması harikaydı. Birçok filmin biletleri çok hızlı bir şekilde tükendi. Sonbahar’da bu filmlerden biriydi. Festival izleyicisi hem son dönem örneklerini izledi, hem de onların yaratıcısını tanıdı.
Onca filmin içinde fos çıkanlarda oldu elbette. Başsız Kadın ne vermek istedi anlamak zor. Aynı şekilde iki Göl filmi resmen uyuttu. Tahoe Gölü herkeste ilgi uyandırmıştı. Farklı bir anlatım denediği söylenmişti ama ekranı karartıp, sesi devam ettirmek pek de işe yaramadı. En fazla uyuttu.Festivalde beni en çok keyiflendiren iki film, Zift ve Kuduz Köpek Johnny oldu. Siyah beyaz olması, aralarda küçük hikaye anlatması ve anlatım diliyle Zift izlenmesi gerekenlerden. Bir parça Tanrıkent’i akıllara getiren Kuduz Köpek Johnny ise yarattığı kaosun tadını izleyiciye çıkartıyordu…
Reklamlar

Ormana gitmeyin; ürkmeyin, ürkütmeyin…

Korku filmleri ormanda geçmeye, gençler toplanıp ormana gitmeye devam ediyor. Ağaçlar arasından her an bir yaratık çıkacakmış hissi ile seyirci de hop oturup hop kalkıyor. Sinema tarihinin en tekinsiz yerlerinden olan ormanlara bir kez daha uğruyoruz. Bu kez Toby Wilkins çeviriyor kamerasını ilk uzun metrajında ormana. İki yanı ormanlarla çevrili bir yol ve bir benzinlikte anlatıyor öyküsünü…
Oyun yazarı ve romancı Cristopher Wilkins’ın oğlu olarak, İngiltere’de büyüdükten sonra film endüstrisinde kariyer edinmek üzere Los Angeles’a gelir Wikins. Önce görsel efekt tasarımında çalışır. İlk kısa korku filmi olan ‘Staring at the Sun’ ın prömiyeri 2005 Sundance Film Festivalinde yapılır ve onlarca festivalde dünyanın birçok yerinde gösterime girer. Film Stan Winston’ın ScreamFest LA festivalinde Korku türünde En İyi Kısa Film ödülü dahil birçok ödül kazanır. Bu ödüllerle Sam Raimi’nin dikkatini çekerek Raimi’nin korku filmleri yapım firması olan Ghost House Pictures’la tanışma fırsatı yakalar. Ghost House firması Toby’e birçok kısa korku filmleri yazdırır, yapımını yaptırır ve çektirir. Bir nevi Raimi’nin keşfi olan Wilkins sinema sektöründe çeşitli görevlerde piştikten sonra ilk uzun metrajına soyunur…
Bir benzinlikte, işçinin duyduğu sesler sonrası ne olduğunu göremediğimiz yaratıkça katledilmesi ile açılıyor “Splinter”. Hemen ardından akan jeneriği, Polly ile Seth’in ormanda kamp yapma hazırlığı takip ediyor. Seth, yıldönümlerinde yıldızların altında geçirecekleri romantik gece için çadırı kuramayınca motel fikrini sürüyor öne… Arabayla yola çıktıklarında yeni bir çiftle karşılaşıyorlar… Arıza adam, kanun kaçağı Dennis ile uyuşturucu bağımlısı sevgilisi Lacey silahlarıyla onları rehin alıyor ki, rota da Meksika oluyor böylece… 4 karakterimiz soluğu benzinlikte aldıklarında garip olayların sonu yaratığın ortaya çıkması oluyor. İlk kurban Lacey olduktan sonra, kendilerini benzinliğe hapsetmek zorunda kalan üçlünün sıkışmışlıkları ve korkularıyla bezeli bir filme dönüşüyor Kıymık…
Hiç kuşkusuz öncülleri ‘The Thing’, ‘Alien’ ve ‘Invasion of the Body Snatchers’ gibi kült klasiklerinin de özelliklerini taşıyan film, daha çok yeni dönem Japon korku ve Fransız gerilimlerinin atmosferini kullanarak ilerliyor. Hem psikolojik bir gerilim hem de yaratıklı korku filmleri özelliklerini kullanan filmin kendine has özgün bir birleşimi çıkıyor ortaya ki, keyif veren de o…
Sıradan insanların, içten öldüren tuhaf bir yaratık tarafından kapana kıstırılmalarının hikayesi başladığında, Wilkins çoğunlukla yaratığı net bir şekilde göstermeyerek, ne olduğu anlaşılmaz halde kullanarak doğru tercihte bulunuyor ve heyecanı, gerilimi sürekli pompalıyor. Üstelik karakterlerine ait detaylarla psikolojik gerilimi de elden bırakmıyor. Ne olacağını tahmin etmenize fırsat vermeksizin finalde buluyorsunuz kendinizi ki, senaryonun ince işlemeleri sayesinde keyfiniz de katlanıyor. Öyle çok kan, vahşet, grafik dehşet sahnelerinden de çok faydalanılmıyor.
Wilkins ilk filminin esin kaynaklarını da açıklıyor… “Bunu ‘düşünen bir adamın korku filmi’ olarak nitelendirebilirim. Bu filme yaklaşımımdaki esin kaynağım ‘Alien’, ‘The Thing’ ve hatta’ The Bourne Supremacy’ oldu. Yani çok gerçek karakterlerin gerçekdışı bir olaya maruz kalmaları… Karakterler gerçeklik duygusu vererek gerçek olmayan koşullar yaşıyorlar.” Karakterlerinin gerçek duygularının verilmesine, karikatürize kalmamasına da özellikle dikkat ettiğini belirtip, bunun oyuncuların iştahını kabarttığını söylüyor Wilkins ve ekliyor; “Senaryoyu analiz ederken, özellikle de bir korku filmiyse, ölüm, saldırı gibi bazı ayrı parçalar var. Normalde teknik olarak zorlu olan bu kısımlar bana göre ilginç ve heyecanlı kısımlar. Benim altyapım da zaten bu… Teknik olarak zor sekanslar bana daha eğlenceli geliyor. Buna bir de oyuncu faktörünü katınca, sette kendimi adeta dünyanın en tepesindeymiş gibi hissediyorum.” Elbette birikiminden faydalanmasıyla ön plana çıkıyor ki gerilimin bir an bile düşmemesinin de kaynağı da büyük ihtimalle buymuş gibi görünüyor.
Korku ve gerilimi iyi bir birleşimle kullanan zekice bir film olan Kıymık, klasiklerin etkisinde, yavaş yavaş arttırdığı ritmiyle yalıtılmışlığın, kapana kısılmışlığın karakterleri üzerinde yarattığı psikolojiden beslenerek keyif veriyor. Yaratığın saldırıları sırasında kullandığı açılarla her yeni saldırıyı da gerilimi arttırmak için kullanıyor… Hiçbir anın keyfini kaçırmayacak görselliğiyle son dönemin başarılı gerilim filmlerinden biri olmayı da başarıyor. Korku filmleri Festivali Screamfest’te aldığı 6 ödüle bakılırsa devamı da gelecek gibi…Filmlerle eğitim aldım diyen, kendini bilen ve çok da iyi ifade eden yeni bir sinemacıdan başarılı bir ilk film olan Kıymık, sadece 7 oyuncu ve bir yaratıkla içinizdeki korku ve gerilimi emmek için bekliyor…