‘Kate Mara’ Kategorisi için Arşiv

Sıradan Baba Oğul Draması…
Pazar akşamı dağıtılacak Oscar Ödüllerinde En İyi Erkek Oyuncu dalının favorilerinden Jeff Bridges’ten, Timberlake’li baba oğul dramalı “The Open Road”, adından da anlaşıldığı üzere insan dediğin yolculukta belli olur sözünün peşinden giden bir yol filmi…
Ülkemizde gösterime girmeyen 2009 tarihli film, doğrudan ev sinemasında karşımıza çıkanlardan. Dünyada da pek sinema salonu gördüğü söylenemez aslında. Dağıtımda başarısız olmuş, iki festival dolaşıp ortadan kaybolmuş filmin yönetmen koltuğunda Michael Meredith oturuyor. Senaryosunu yazdığı Açık Yol, yönetmenin ikinci filmi. 2002’de Anton Çehov’un kısa öyküsünden uyarladığı “Three Days of Rain”le sinemaya adım atan Meredith, bağımsızcıların gözüne girmiş, iki ödülle de kucaklanmıştı. Hemen ardından 2004’de Wim Wenders’le “Land of Plenty”de birlikte çalışma fırsatı bularak filmin senaryosuna imza attı. Beş yıl sonra gelen “The Open Road” izlendikten sonra uyanan duygu ise aynı kişiden mi bahsediyoruz hissi oluyor her şeyden önce…
Amerikan Futbolu yıldızı ve eğlence sektörünün önemli isimlerinden Don Meredith’in oğlu olan Michael Meredith, Wim Wenders destekli filminde kendi yaşamından izler peşinde kişisel bir filme imza atmış gibi görünüyor. Ameliyat olmak üzere olan bir annenin oğluna babanı al getir demesiyle açılan Open Road’un esas oğlanı da ünlü bir spor yıldızının oğlu. Üstelik babası ile hesaplaşamamanın derdinde hayallerini erteleyip, izinden giden kafası karışık bir adam. Beyzbol yıldızı Kyle’ın oğlu olarak anılmak yerine, beyzbol yıldızı Carlton Garret olarak anılmak uğruna yazar olma hayallerini rafa kaldıran, sırf başka bir şehirdeki takıma transfer oldu diye sevgilisinden ayrılan, babasıyla arasındaki uzaklık gibi hayata da uzak kalan oğul babanı görmeden ameliyata girmem diyen annesine verdiği sözle yola koyuluyor. İçindeki korkuyla da ayrıldığı sevgilisini de kendine yoldaş yapıyor. Ki sevgili de onu gayet iyi anlayan, daha sormadığı sorulara bakışından anlayıp cevap veren bir kadın…
İmza gününde şov sırasında bulduğu babayla iyi başlangıç yapılmıyor elbette, hemen geri dönmeli derken sıradan ve saçma bir sebeple kiralanan arabayla çıkılıyor yola… Sonrasıysa klişeler resmigeçidi gibi… Aradaki sorunun ne olduğu belli olmadığı gibi, sorunun zirveye çıktığı ya da çözüldüğü bir ana da ortak etmiyor izleyicisini Meredith, bazı yerlerin üstünden geçmeyi pek açmamayı tercih ediyor. Bu da filmin sonu oluyor zaten…
Jeff Bridges’ın konservatif oyunculukla geçiştirdiği filmde, Justin Timberlake’in yaptığı ise ortalığa şaşkın ve kızgın bakınmak sadece. Aralarındaki kimyada tutmayınca künyeden de darbe yiyen filmin tek olumlu yanıysa sevgili rolündeki Kate Mara oluyor. 24 dizisinin beşinci gününde dikkatleri çeken, peşi sıra “Shooter” ve “Transsiberian”la yükselişe geçen 83 doğumlu, yıldız olma yolunda ilerleyen oyuncu filmi de parlatan tek unsur olarak göze çarpıyor.
Bağımsızlardan aldığı destekle sinemaya iyi bir adım atan, Wim Wenders’in de desteğini arkasına alan Michael Meredith babasıyla yaşadığı iletişimsizlik sorunlarını resmetmeye çalışsa da sıradan bir filmle boş atış yapıyor…

Yalanlarla gidersen, asla geri dönemezsin!
90’ların sonunda komedi ağırlıklı filmleriyle sinemaya giriş yapan Brad Anderson, kazandığı görece popcorn başarı sonrasında 2000 yılında “Session 9”la sinemasında keskin bir dönüşe imza attı. Korku ağrılıklı olsa da birçok türün kırması olan filmle birlikte şimdiki sinema anlayışını da oturtmaya başlamış oldu. Özellikle 2004 yılı filmi “Makinist” ile büyük çıkış yapan, adını saygın yönetmenler hanesine yazdırmayı da başaran Anderson, gerilim filmlerine adım atmaya da başlamış oldu. “Masters of Horror” dizisinin bir bölümüne imza atarak da bunu pekiştirmiş oldu. Anderson’un makinist’te yarattığı ilüzyon hala canlılığını korumakta. Kurduğu yapıyla, yarattığı gerilimli atmosferle takip edilesi yönetmen oldu…
Makinist’ten 4 yıl sonra gelen Sibirya Ekspresi, temelde Bowdoin Üniversitesi’nde antropoloji ve Rus dili eğitimi alan yönetmenin bu eğitim sonrasında Rusya’da yaptığı tren yolculuğuna, o yolculuktaki gözlemlerine dayanıyor. Elbette söz konusu tren yolculuğu olduğunda Alfred Hitchcock hayranlığının da etkisi var. Özellikle “Strangers on a train” ve “The Lady Vanishes” gibi trende geçen Hitchcock klasiklerinin senaryoda etkisi büyük. Karlarla kaplı bir ortamda, rayların üzerinde geçen bir klostrofobik bir ortam yaratılıp, birde yabancı yerde olmak söz konusu olunca gerilim otomatik olarak yaratılmış oluyor.
“Her zaman trende geçen film çekmek istedim” diyen Anderson’un bir diğer etkisinde olduğu isim de Dostoyevski… Ana karakterlerden Grinko, Suç ve Ceza’daki polis karakterinden izler taşımakta… Anderson bu şekilde bildiği kültürde, bildiği ve hayran olduğu esin kaynaklarıyla oluşturmuş senaryoyu… Yaratılan doğu Avrupa atmosferi, kırıcı kışın soğuğundaki tren yolculuğu da istediği atmosferi kurmasına yardımcı olmak bir yana, bir karakter de eklemiş oluyor.
Filmin başında tanıdığımız Amerika’lı çift ise bu tip filmler için biraz klişe olarak adlandırılabilir. Her yolculuk temalı filmdeki çiftler gibi, aralarında soğukluk olan, çatırdamakta olan evliliğin içindeki yalnız iki ruh Roy ve Jessie üzerine girişilen derinlikte görünenlerde bir parça kusurlu… Roy biraz karikatürize bir Amerikan erkeği olarak resmedilmiş. Tipik bir Amerikan ailesi tablosu uğraşında çocuk isteyen, ama hala çocuk kalanlardan… Jessie ise biraz daha güçlü, ayaklarının üzerinde duran kadınlardan. Zaman geçtikçe, tanıdıkça Jessie’yi evliliğin değiştirdiğine de şahit oluyoruz. Arsız kızdan, evlilik yardımıyla uslu kıza dönüşmüş, belli ki çocuk isteğine bu değişimin tamamlanmaması adına karşı çıkıyor.
Tam da bu sırada çifte eklenen yeni arkadaşlar başlatıyor hikayeyi… İlk yolculuklarına çıkan Jessie-Roy çiftinin aksine, hayatları yolculuklarda geçen çift Abby ve Carlos kompartıman arkadaşları oluyor. O andan itibaren derinleşen senaryoda yeni çifti tanımak da, yabancıları tanımak gibi bir güvensizlik ortamını yaratmış oluyor. Abby pek konuşkan değil ama, Carlos’u tutabilene aşk olsun…
Jessie ve Carlos arasındaki diyaloglarla kurulmaya başlayan gerilim de yavaş yavaş filmin dinamiklerinden biri oluveriyor. Carlos üzerindeki sis bulutu da kamera açılarıyla ustaca kuruluyor. Diğer karakterlerde güven veren sakin kamera açıları varken, Carlos söz konusu olduğunda kullanılan açılarla bu adamda bir şey var hissi de yaratılmış oluyor.

Votkaların ve eğlencenin eksik olmadığı yemek bölümlerinde de ne kadar eğlence olsa da, Anderson Rusya üzerindeki gözlemlerini de iletiyor… “Amerika’yı tanımak istersen bir kitap al, Rusya’yı tanımak istersen bir kürek al” sözüyle başlayan bu gözlemler her şeyin ortasındaki Amerikalı çiftin yabancılaşmasını da arttırmış oluyor.
Bir durakta yollar ayrılıyor. Roy treni kaçırıyor ve bir sonraki adım geliyor hikayede… Tamamen yapayalnız kalan Jessie, Carlos ve Abby’den destek de görüyor… Anderson yine kamerası yardımıyla gerilimi arttırıyor… Carlos ve Jessie arasında geçen tüm sahnelerde bir tekinsizlik hakim ama taraf tutulmaksızın yaratılan bir gerilim bu. Kim ak kim kara belli değil. Kimseyle bir yakınlık kurmaya izin vermeyen bu yapı üzerine yaşanılanlarda tüm planın parçası zaten…
Roy’un en son Carlos’la görüldüğü sahneden sonra kayboluşu, Carlos’un tuhaflıkları ile iyice belirginleşen gerilim, karlar üzerindeki kilit sahneyle birlikte daha da artıyor… Ama filmin başarısı da burada zaten, Carlos’un Jessie’ye öve öve gösterdiği matruşka’lar gibi gitgide derinleşen bir yapı söz konusu filmde.
Hikaye derinleştikçe, filmin başında görünüp kaybolan Grinko’nun eklenmesiyle Jessie Grinko’nun filmine dönüşen Sibirya Ekspresi, yarattığı tren geriliminden birkaç sahne haricinde uzaklaşmıyor…
Anderson’un filmin çevrilme sebebine ışık tutan diyalogları da Roy ve Grinko arasındaki diyalogda saklı…
– “Sovyetler Birliği karanlık ve kötü bir imparatorluktu”
– “Belki de… Ama o zamanlar karanlıkta yaşayan insanlardık… Şimdi aydınlıkta ölen insanlarız”
Matruşka’lar gibi gittikçe derinleşen öyküye sahip olan film, doğru mesajı vererek iyi bir final yapmış olsa da, temel tempo sorunu nedeniyle bocalıyor ve makinist sonrası yükselen beklentileri karşılayamıyor… Geride Rusya üzerine sağlam gözlemler ve iyi kurulmuş senaryo kalıyor…