‘Kate Beckinsale’ Kategorisi için Arşiv

İki ırk, bir savaş, bir de aşk…

2003 yılında deriler içindeki Selene ile indiğimiz yer altında, asırlardır iki ırk arasında süren savaşı izlemiş ve karanlık atmosferden etkilenmiştik… Peşinden gelen devam filmi de sürpriz olmadı elbette. Dile kolay savaşan iki ırkta ölümsüz olunca, savaş hiç bitmeyecekti… 2006’da bu kez Evrim adı ile vampirler ile kurt adamlar dünyasına geri dönüş yapmıştık. Kamera arkasında olmakla kalmayan yönetmen Len Wiseman aynı zamanda öyküyü yaratan isim olmuş, o güne değin romantik komedilerde oynayan eşi Kate Beckinsale için de yepyeni bir oyun alanı yaratmıştı. İlk filmin topladığı ilgi ile gelen ikinci film elbette zayıftı ama hayranlarının ilgisi bu kez ilk iki filmde anlatılan her şeyin yaklaşık bin yıl gerisini getiriyor karşımıza.
Bu kez Lycan’ların yükselişini izliyoruz. Uzun süredir arkadaş olan Len Wiseman ve Kevin Grevioux’nun birlikte yarattığı film, Karanlıklar Ülkesi destanının ebedi savaşının özündeki sırları günışığına çıkarıyor. İlk iki filme yönetmen olarak imza atan Wiseman, bu kez yapımcılığı üstlenirken, Grevioux da üçüncü kez İsyancı Lycan Raze rolüne bürünüyor. “Tarih Karanlıklar Ülkesi için hep itici bir güç oldu” diyor Wiseman ve ekliyor: “Geçmişte, her şeyin nasıl başladığına kısaca bakmıştık. Şimdi ise nihayet, Ölüm Tacirleri’ni giydikleri zırhları, atları ve kurt adam güruhlarını kapsamlı olarak işleyebiliyoruz”.
Elbette geriye doğru gittikçe hikayenin de daha fazla görkemli hale geleceği çok açık. Wiseman yapımcı koltuğuna geçiş yaptı demiştik. Kamera arkasına geçen isim Patrick Tatopoulos. Kendisi bir “creatures designer”, yani perdede gördüğümüz envay çeşit yaratık onun hayal ürünü… Tamamıyle hayal ürünü bu tip bir film için, hem de serinin yaratıklarının yaratıcısının yönetmen olması da doğru tercih oluyor. Üstelik Tatopoulos ilk kez de geçmiyor kamera arkasına, her ne kadar kısa metraj olsa da 2000 yılında “Bird of Passage” adlı başarılı bir denemesi mevcut. İlk uzun metrajında gibi görünse de tanıdığı bildiği dünyada elbette yabancılık çekmiyor ve üzerine düşeni yapıyor…
Seride bin yıl geride gittiğimiz için bu kez Selena yok… Onu fiziken çok andıran Rhona Mitra Sonja karakteriyle başrolde… Elbette telaşa mahal yok, seri günümüzde devam ederse Selena’da devam edecek, ki finalde de durum onu gösteriyor…
Bir karanlık çağ efsanesi formunda, iki ölümsüz ırk arasında yaşanan savaş, hükmetme çabası, efendilik kölelik ve yasak aşk gibi tanıdık bildik öyküler sunuyor Karanlıklar Ülkesi… Biraz Romeo Juliet, biraz Spartacus eh biraz da türünün karanlık örnekleri ile zaman geçip gidiyor. Her şey çok bildik, çok tanıdık olunca, hikayenin bilindik ve özgün olmaması sebebiyle bir gerilim yaşanması da mümkün olamıyor. Düşman ırk tarafından büyütülmüş birinin kendi benliğini bulması, kendi türünü bulması ve başkaldırması miti çokça işlenmiş durumda zaten. Sonunu bildiğimiz bir öyküyü izliyor olmamız da cabası…
Bu derece tahmin edilebilir bir öyküde heyecanı ise sadece çatışma sahneleri ayakta tutabiliyor… Kaleye saldırı sahneleri, okla vurulan kurt adam görüntüleri de pek sık tekrarlanınca beklenen görsel ziyafet de gerçekleşemiyor… Yine de zayıf öyküsünü bolca kapatan sahneler içeriyor Lycan’ların Yükselişi…Serinin sadece zaman olarak değil, öykü olarak da geriye doğru gittiğini, yarattığı farkı elinin tersi ile ittiğini söylemek de mümkün… Orijinal senaryoyu yazan isim Danny McBride şunları söylüyor: “Len bir kurt adam filmi yapmak istiyordu ve bana fikirlerimin olup olmadığını sordu. Karakterleri ve hikayenin ana hatlarını oluştururken şöyle düşündük: “Bir tarafta kurt adamların diğer tarafta vampirlerin olduğu, gerçeküstü, güzel bir çağdaş aşk hikayesi, bir Romeo ve Juliet öyküsü yaratsak nasıl olur?’. Ayrıca, kurt adam ve vampirlere geleneksel bakış açısını değiştirip, onların var oluşlarını mistikten ziyade daha bilimsel bir zemine dayandırmaya karar verdik”. Yaratılan bu farkla bilimsel özgün olan seriye, sıradan bir mistik zeminde kurt adamlarla vampirlerin cirit attığı vasat bir halka ekleniyor…

Beklenmeyen tesadüf…
Yılbaşı müziği eşliğinde noel baba görüntüleriyle bir New York alışveriş mekanının tam ortasında bi çift kaşmir eldivene takılır kamera. Standa konar konmaz, aynı anda iki el uzanır. Aralarındaki konuşmadan sonra kadının almasına karar verilir ama tam yerine konduğunda başka bir el uzanır. Onu vazgeçirme oyunu sonrasında bir mekana gidlir…
“- Ben ilk defa adı için geldim buraya. “Serendipity”. Benim favori kelimelerimden.
– Öyle mi? Neden?
– Çünkü anlamına göre çok güzel söyleniyor: “Beklenmeyen Tesadüf”. Aslında ben gerçekten
tesadüflere inanmam. Bence kader her şeyin arkasında.
– Kader her şeyin arkasında?
– Ben öyle düşünüyorum.
– Her şey yazılmış yani? Hiç seçeneğimiz yok mu?
– Bence kendi kararlarımızı veriyoruz. Bence kader bize küçük işaretler gönderiyor, ve biz onları okuyarak mutlu olup, olmadığımıza karar veriyoruz.
– Küçük işaretler. Evet.
– Evet. Beklenmedik tesadüfler. Şanslı buluşlar. Kolombo Amerika’da.
– Evet, veya Fleming’in penicilin’i keşfetmesi.
– Penicilin.
– Fleming adı değil mi?
– Evet. Veya “Jonathan ve Eldiven’leri. “
– Onu bilmiyorum.
– O hikayeyi bilmiyor musun? Çok klasik bir halk hikayesi. Kahramanımız, Jonathan, siyah eldiven aramaya çıkar. Ve “tesadüfçülüğün” mükemmel bir oyunu ile, çekici ve erkek arkadaşı olan bir İngiliz kızla karşılaşır.
Jonathan iyi vakit geçirdiğini söyleyerek kızın telefonunu ister ve her şeyin fitilini ateşleyen cevabı alır. Eğer bir daha buluşacaksak, zaten buluşuruz. Üzerinden çok geçmeden, aynı mekanda tekrar bir araya gelirler. Jonathan eşarbını, kızda poşetini unutmuştur. Buz patenine gittiklerinde Jonathan’ın favorilerini de öğreniriz. Sonrası İngilizlerin çilli olmalarının sebebine dair bir hikayedir… Kız telefon numarasını yazdığı kağıdı verirken, rüzgarla kağıdın uçması işaret olarak kabul görür. Jonathan’a 5 doların üzerine adını ve telefonunu yazdıran kız, büfeden bir şeyler alır ve ekler, eğer kader bizim bir araya gelmemizi istiyorsa seni arayacağım ve sende azıcık olsun inanacaksın… Aynı şeyi kızında yapması gerektiğine inanılır ve kız elindeki kitabı göstererek bunun üzerine adımı ve telefonumu yazacağım sonrada ikinci el kitapçıya satacağım. Kitabı bulduğunda beni arayacaksın…. Sonrasıysa yine kadere dair oyundur… Rastgele gittikleri otelde, derin nefes alıp, kapılar kapanınca rastgele asansörde bir kat seçeceklerdir, eldivenleri paylaşırlar ve kız adını söyler Sara. İkisi de aynı kata bassa da, kader yine araya girer. Jonathan’ın inanmıyor oluşu ile açıklanacak şekilde çıkan engellerle gece biter…
Aradan 5 yıl geçer… Jonathan evlenmek üzeredir ve hala Sara’yı unutmamıştır, yoldaki işportacıdan umutla baksa da doğru kitabı bulamaz. Sara’da hastasına ruh eşi, kader ve tesadüfler üzerine inanmadığı konuşmaları yapan terapist olarak görünür ve oda evlenmek üzeredir. Yüzüğün parmağına dar gelip girmemesi de küçük kader oyunlarından biridir. Hiç kuşkusuz filmin en müthiş sahnelerinden biri, 3 gün sonra evlenecek olan Jonathan’ın birşekilde Sara’ya doğru çekildiğini anlattıktan sonra yaptığı konuşmadır…
– Sana söylüyorum, ona doğru çekiliyorum. Onu bulmaya devam ediyorum. Golf kulübündeydi. Şişman ve büyük kalçalıydı. Tamam mı? Sonra oradan ayrıldım, çünkü Sara saçımı kesecekti, ve taksideki adam, bana “Sara” diye serenat yaptı. Sana söylüyorum, evren beni ona sürüklüyor, kafayı yiyeceğim.
– Üç gün içinde evleneceksin.
– Bende onu diyorum.
– Bu tamamen saçmalık… Düşün bakalım. Neden Halley’le olan ilişkini sadece öylesine bir rüyayı aramak için riske atasın?
– Beni dinle, adamım. Ben Halley’i sevdiğimden eminim, tamam mı? Ve belki de birine aşık olduğun her zaman, tamamıyla farklı bir deneyimdir. Yani ikisini karşılaştırmak bir hata… Anladım, Tamam. Sanki Halley, Baba 2 gibi.
– O ne?
– Baba 2. İnanılmaz bir filmdi. Orijinalinden iyi olabilirdi. Tamam mı? Fakat Baba 2’yi ne kadar seversen sev, yine de konuyu anlamak ve takdir etmek için orijinalini görmek zorundasın, değil mi?” bu konuşma üzerine gazeteci arkadaşından onu bulmak için yardım istemesiyle başlayan arama çalışması da bolca tesadüfle doludur.
Mark Clein’in yazıp, Peter Chelsom’un yönettiği 2001 yapımı Serendipity, John Cusack ve Kate Beckinsale çiftini de özel kılacak senaryosu ile farklı bir aşk filmi, bir masal… Bu masalın sonunda kaderin ikisini buluşturup buluşturmayacağına ise ancak kaderinizde bu filmi izlemek varsa, keyifle şahit olursunuz…
Odada boş filmde

Sinema dünyasında otellerin önemi büyüktür. Büyük usta Alfred Hitchcock Sapık filminin başkarakteri Norman Bates’i metruk bir otele hapseder. Kimsenin uğramadığı terkedilmiş bu otele uğrayan kadının öldürülüş sahnesi sinema tarihine geçer.

Daha sonra ustanın açtığı yoldan gidilir. Otellerde geçen film örnekleri çoğalır. Geçtiğimiz aylarda izlediğimiz Böcek tamamen Otelde geçer. Karakterlerimiz odadan dışarı adım atmaz neredeyse.

Yalnız korku sinemasına ev sahipliği yapmaz oteller.

Meşhur Ocean serisi de Las Vegas’ın o hiç kapanmayan muhteşem otellerinde geçer. Casusluk filmlerininde ev sahipliğini yapar oteller. James Bonda otel odalarında fingirdeşir bond kızlarıyla.

Yine büyük klasik The Graduate’de Mrs. Robinson genç aşığını otele atar sıklıkla. Balayına çıkan ve başına binbir türlü şey gelen karakterlerimiz de alır nasibin otellerden. Hatta 70’lerin sonunda yüzen otellere gelir sıra. Aşk Gemisi dizisi kült olur. Açtığı oldan Posedion’a kadar geliriz.

Döner kapılarıyla da fon olur sinemaya oteller. Peter Sellers muhteşem Cluose karakteri şle otelin altını üstüne getirir.

Türk sinemasında da otelleri görürüz. Henüz bir korku filmine kaynaklık etmese de sıklıkla otellerde geçen filmlere rastlarız.

Yusuf Atılgan şaheseri özgün başyapıt Anayurt Oteli’nde de “Zebercet” de hayatını otelde hapsedenlerdendir. Hayatına son verişi de otel odasında olur.

Yeni dönem sinemamızın başyapıtı Masumiyetde de otelin önemi çok büyüktür. Tüm film otelde geçer neredeyse. Otel girişinde birlikte sürekli eski türk filmleri izlenir.

Özellikle bir dönem Kadir İnanır filmlerinde fon olarak kullanılır lüks otellerin yürüyen merdivenleri. Merdiven yürür sonunda Kadirizm tüm sert bakışıyla yakın çekime alınır.

Son dönemde Çılgın Dershane filminde de ancak bizim aklımıza gelebilecek otelde hem tatil hemde eğitim fikri de notlardan biri olsun. Örnekler daha da çoğaltılabilir.

Gelelim Boş Oda filmine. Girişten daha her şey belli bir bakıma. Dağılmış aile. Geride kalan tam açıklanmayan çocuk da cabası. Karşılıklı suçlamalar. Gecenin köründe uykusu gelen adamın inatla arabayı sürmek istemesi ve mantık dışı yol seçimi yüzünden anayoldan sapıp kaybolmasıyla açıyoruz filmi. Sürekli birbirine sataşan çiftimizi görünce tamam diyoruz başlarına kötü bir şey gelecek ve bu didişmenin yerini sevgi alacak. Daha ilk baştan türün tüm klişelerine başvuran film bunu yapmakta hiç sakınca görmüyor. Aralarında pek uyum kimya olmayan iki oyuncuda buna eklenince o gece yolculuğu bizim içinde sıkıcı oluyor.

Yine klasik numaraya başvuruluyor. Arabadan ses geliyor. Petrol da tamirat safası yola devam ama hemen araba bozulması. Bu arada da ikili arasında ipler geriliyor beklendiği gibi.

Film işte burada başlamaya niyetleniyor. Bir otele adım atıyor çiftimiz. Ve gelen çığlıklarla başlıyor film. Ama otel görevlisi gelir gelmez her şey ortada. Öyle bir tip seçilmiş ki filmin sonunu adeta adamın suratına yazmışlar neredeyse.

Çiftin odasına girişi ve adamımızın kasetleri taktıktan sonra, kasetteki görüntüler ile odayı karşılaştırması filmin zeka parıltısı taşıyan tek anı belki de. Sonrası malum kaçıp kovalamaca. Neredeyse tempo hiç düşmüyor ama onca çabalamadan sonra o kadar saçma sapan bir şekilde haklanıyor ki kötüler öylece kalakalıyorsunuz. En azından resepsiyonun arkasındaki odada bulunan yüzlerce kasetten bu işin artık uzmanı olduğunu düşündüğümüz 3 kişilik kötü adam grubumuz iki sevgilinin sevgilerini ve güçlerini birleştirmeleri nedeniyle haklanıyorlar?!

Resepsiyon görevlimiz kadın tarafından o kadar kolay haklanıyor ki tüm gerilim boşa gidiyor.Sonuç olarak boş oda tüm beklentileri boşa çıkarıp ağızda ekşi tad bırakan 2 günlük yaş pasta gibi adeta, biri çöpe dökmeyi unutmuş, kabak bizim başımıza patlamış.