‘Josh Hartnett’ Kategorisi için Arşiv

Bir dedektif… Kafası karışmış, bir yere ait olmayan… Son yakaladığı seri katilin ona yaşattığı travma yüzünden polisliği bırakıp, özel dedektif olan… Yakaladığı seri katili, o son karşılaşmayı, yakalama anını bir türlü belleğinden atamayan bir adam… Kline…

Öldürdüğü kurbanlarını deforme eden, onları bir tür heykele dönüştüren bir adam. 24 kurbandan üretilmiş heykellerle icra edilen bir sanat… Kambur haykırışlar, başsız bedenler… Yakalanma anında bile, öldürülüceğini bile bile kendi celladının üzerine giden bir adam… Hasford…

Kline’a telefon açan bir adam… Yüzünü göremediğimiz, sadece sesini duyulan bir adam… Güç arzusu sayesinde yoktan varettiği imparatorluğunun başında, dünyanın en büyük ilaç şirketinin sahibi olan adam… Duyulmasını istemediği olayı açıklayarak Kline’a iş teklifinde bulununur… “Bana oğlumu getirin, bana lütfen oğlumu bulun ve getirin Bay Kline”

Shitao… Babasından habersiz Asya’ya giden oğul… Önce Flipinler’le başlayan yolculuğun son durağı Hong Kong olmuştur… Öldürüldüğü söylentileri başta olmak üzere bir dolu söylenti, ama hepsi de kanıtsız…

Su Dongpo… İtin teki… Hong Kong’un tipik mafyası… Prensipli, takıntılı… Kanundan kaçabilme, yakalanmama ustası… Geride polise ipucu bırakmadan yapılan temiz işler…

İtin sevgilisi: Lili… Uyuşturucu bağımlısı, hiçbirşey yapmayan sürekli kafası dumanlı tipik mafya kapatması…

Yer Hong Kong… Hepsinin yolları kesişir… Shitao’nun da şifacı olduğu ortaya çıkar… Kaçıp saklandığı yerde dokunduğu insanları iyileştirir, iyileştirdikçe kanar. Lili’de iyileştirdikleri arasına girer elbette.

Vietnamlı bir yönetmen: Anh Hung Tran… 1993’de ilk uzun metajı “Yeşil Papatyanın Kokusu” ile oscar’a aday olan, 1995’te “Bisikletçi” ile Altın Aslan’ı kucaklayan, İmkansızın Şarkısı ile de şu aralar alkışı toplayan Tran’ın 2008 yapımı dördüncü filmi Yağmurla Gelen… 

Bol ülke ortaklığıyla, görüntü kullanımıyla, renkleriyle, müzikleriyle neredeyse bir başyapıt… Dini içeriğiyle bir başyapıtla çöp arası gezinen bir seyirlik… Görmediğimiz adam tanrı, şifacı oğlu da İsa diye düşününce ikiye bölen film… Bu bir Hristiyan propogandası demekte, nefis göndermeleri var demekte mümkün… Alt metinlerine bayılmakta… İzledikten sonra kendinize sorun, siz hangi taraftasınız??



Ararken ruhumu da, tadımı da kaybettim!

Zaman zaman kritiklerin girişinde “bu Türkçe isimleri kim koyuyor” serzenişlerini kullanmak zorunda kalıyor ve artık bu duruma alışıyorken, garip bir durumla karşı karşıyayız bu kez. 2004 tarihli bir film ve yine saçma bir isimle vizyonda. Amerika’da 3 Eylül 2004’de gösterime giren film, şu an itibariyle dünya sinemalarındaki son gösterimini ne yazık ki Kuveyt’ten bile sonra yapıyor ülkemizde.
Yapım aşamasında Joel Schumacher’in yönetmesi düşünülen film için ilk tercih de Brendon Fraser olmuş. Daha sonra Paul Walker’a giden rol “Hızlı ve Öfkeli” çekimleri nedeniyle reddedilince Josh Hartnett rolü kapmış. Yönetmen Paul McGuin’in “Şanslı Slevin”dan önce çektiği “Wicker Park”ın DVD’si de 2004 sonunda çıkmış.
Wicker Park; kendisini Sinefil olarak tanımlayanların mutlaka keşfedip izlediği ve hayran kaldığı 1996 yapımı “L’ appartement”in yeniden çevirimi. Gilles Mimouni’nin, Alfred Hitchcock soslu gerilim sosu ile süslü şaheseri, şaşırtıcı senaryosu ve finali ile hayranlık uyandıran bir film. Hitchcock filmi izlediğiniz hissini veren müzikleri bir yana başarılı kurgusu da filmin ön plana çıkmasını sağlıyor.
Böyle çok katmanlı bir filmin Hollywood uyarlamasının nasıl olacağı da kuşkusuz merak konusu idi. Bafta ödüllü “Apartman”, aynı zamanda Vincent Cassel ve Monica Belluci’nin çift olarak perdedeki ilk filmiydi ve sonrasında da hayatlarını birleştirmişlerdi.
Konuyu kısaca anlatmak gerekirse; Max ve Lisa’nın ayrılıklarının üzerinden 2 sene geçmiştir. Max yeni bir hayata başlamış olsa da Lisa’yı hala unutamamıştır. Bir tesadüf eseri Lisa’yı bulduğunu düşünerek kendisini bir maceranın içine atar. Lisa olduğunu sandığı kişi Alice ise sırlarla doludur.
“Apartman” ile “Hep Seni Aradım” aynı ana öyküden yola çıkıyor ilk başta. Apartman, sürekli canlı tuttuğu gerilimi bir yana sürekli beklentileri boşa çıkaran seçimleri ile şaşırtırken, yeniden çevrim bu unsurları elinin tersiyle iterek adeta seyircinin nabzını yoklayarak ilerliyor.
Sahne geçişleri ile kilit sahnelerin aynı olduğu “Wicker Park” bir iki sahnede Avrupa Filmlerine de el sallıyor. Bunlardan en önemlisi ayakkabı numarasından doğan “Fellini” konuşması… Ustanın efsaneleşmiş filmi “8.5” aynı zamanda Lisa’nın ayak numarası olunca hoş bir replik çıkıyor ortaya. Bir diğer selam ise Monica Bellucci’ye yollanmış. Filmin en önemli mekanlarından biri olan restoran’ın adı “Belluci”…
Monica Belluci’nin canlandırdığı Lisa’nın yerini, Diane Kruger almış. Ne işe uğraştığı hakkında çok fazla bilgi verilmeyen ilk filmin aksine bu kez Lisa modern dansla uğraşan bir sarışın. Vincent Cassel tarafından canlandırılan reklamcı Max’in yerini de, Josh Hartnett tarafından canlandırılan fotoğrafçı Matthew almış. Bellucci’nin oyunculuğuna ve karaktere kattıklarına göre Kruger çok zayıf kalıyor. Hartnett ise filmin tercih ettiği hikaye için çok uygun. Özellikle orjinalde olmayan ayrılık sonrası yıkılıp ağlama sahnesi için biçilmiş kaftan.
Max’in ayakkabıcı dükkanı sahibi arkadaşı Lucien’de değişikliğe uğrayanlardan. Luke adı ile yeniden yaratılan karakter daha enerjik, daha düz ve anlaşılacağı üzere karton. Filmin kilit rolü Alice’in kafa karışıklığı, tutkusu ve sonlara doğru yaşadığı utancı Romane Bohringer tarafından mükemmel canlandırılmışken, Alex’e dönüşen Rose Byrne bu performansın yanına bile yaklaşamıyor.
Finalde etkili olan, gerilimin yan unsuru Daniel ise görünüp kayboluyor sadece. İçindeki romantizm duygusunu gerilimi yok sayarak vermek isteyen McGuin’in en büyük hatası bu zaten. Birçok önemli sahnenin fotoğrafik açıdan aynı olmasına rağmen veremediği duygu özellikle ilk çevrimi izlemiş olanlar için adeta kabusa dönüşüyor.

Alex’in tiyatro provası sırasında ruhsuz oyunu karşısında yönetmenin tepki vererek “Sen hiç aşık olmadın mı” dediği sahne tipik Hollywood klişesi olarak abartılı hale gelmiş. Buna karşın Max’in Lisa’yı uzun süre takip ettiği için “kendimi sapık gibi hissediyorum artık” demesini gerektirecek bir durum yok Matthew için. Takip sahneleri neredeyse yok gibi. Oysa bu takip sahneleri, ilk çevrimde Max ile Alice’in özdeş iki karakter olmasının anahtarı..
Alex ile Matthew karşılaşma sahnesi de iki farklı uçta yer alan sahnelerden biri. İlk çevrimde pencereden kendini atan Alice’i son anda kurtararak tanışan çiftin yerini son derece sönük bir pencere önü sahnesi ile tanışan çift almış.
İlk çevrimde Lisa’nın gidişi üzerinde çok fazla durulmazken, Hep seni aradım bu durumun neredeyse suyunu çıkarıyor. Lisa’nın bıraktığı mektubu ulaştırma görevini alan Alex; bunu Matthew’in evine gidip telesekreterindeki mesajları silmeye kadar uzatıyor. Lisa’nın ani çıktığı Avrupa Kabare Turnesi’nde arayıp telesekretere not bırakması ayrıntısı yeni çevrimin kendi kendine yarattığı mantık hatalarından biri olarak kalıyor. Lisa’nın mektup emanet ettiği sahne ile birlikte erkenden tüm sırlarını açıklamaya girişen film, tamamen Hollywoodlaşmaya başlıyor bu andan sonra. Lisa’nın gidişi ile duvardaki fotoğraflara bakıp ağlayan Matthew belki de filmin yeni haline ağlıyor kimbilir.
Senaristlerin gafı bir iki sahnede iyice göze batıyor. Avrupa’dan telefon açan Lisa’ya başka kadınla bastım Matt’i diyecek kadar aciz duruma sokulan, has kötü olması beklenen Alice, diğer bir kilit sahne olan tiyatro sahnesinde oyununu bitirebilecek kadar da duygusuz resmediliyor.
Bunlarla da kalmıyor. Güzelim ayakkabı sahnesi, her şeyin başkahramanca fark edildiği iki sahne resmen linç edilmiş. Alice’in gerçek kimliğinin anlaşıldığı 2 numara küçük ayakkabı sahnesi kıyıda köşede kalmış gibi. Luke’un sevgilisini Matt’e tanıştırdığı sahne ise tam bir felaket. Klasik Hollywood gelenekleri devreye giriyor ve kötü cezasını çekiyor oracıkta.
İki film arasındaki en büyük fark ise finalde ortaya çıkıyor. Tamamen farklı iki final sözkonusu. İlk çevrimde Max, Lisa yerine Alice’i tercih ediyor. Bu sayede iki karakterin ne derece özdeş olduğunun altı çiziliyordu. Lisa kaçtığı Daniel tarafından evinde ateşe verilirken, Max tesedüf eseri karşılaştığı Nişanlısına kalıyordu iki kadını da ıskalayarak.
Yeni çevrimde final sahnesinin tek ortak yönü havaalanı fonu… Onun dışında tamamen farklı bir final tercih edlmiş. Genel seyirci beklentileri için de bol bol izah edilerek neredeyse kaçıranlar için özet geçilerek gelinen son sahne klişeden ibaret elbette…
Sonuç olarak 1996 yapımı bir klasiği, çok katmanlı yapısını tekdüzeleştirerek vasat bir filme dönüştüren film ekibini ayakta alkışlamak gerek. Duygusunu, tadını, ruhunu kaybetmiş bir öyküden ibaret olan “Hep Seni Aradım” orjinalinin yanında ikinci sınıf bir kopya bile olmayı hak etmiyor. İlk filmi izlemeyenleri ise farklı bir aşk öyküsü bekliyor…