‘Jonathan Levine’ Kategorisi için Arşiv

Nicholas Hoult’un, kurbanlarından birinin kızarkadaşına (Teresa Palmer) aşık olan ve onu diğer zombilerden korumayaçalışırken tekrar insan özellikler kazanan zombie R’yi canlandırdığı “WarmBodies” filmi için bugünlerde konuşulan isim John Malkovich.

Kadroya katılmak için son görüşmeleri yapan Malkovich,zombie tehdidiyle savaşan General Grigio’yu canlandıracak. Kadrodaki diğer isimise, R ile aynı özellikleri taşıyan M adlı zombiyi oynayan Rob Corddry.

“All The Boys Love Mandy Lane” ve “The Wackness”den hatırladığımız Jonathan Levine’ın aynı adlı Isaac Marion romanından uyarladığı filmin gösterim tarihi ise henüz belli değil…


Yeterince salak var, bir de sen olma!
İf 2009 programında iki filmiyle arzı endam eyleyen Jonathan Levine, bu kez senaryosu da kendisine ait olan “The Wackness” ile karşımızda. 2006’da gençlik gerilimi “All the Boys Love Mandy Lane” ile ilgi topladıktan sonra, bu kez New York’ta 1994 yılında bir yaz öyküsü anlatıyor.
1990’ların sonundan itibaren sıkça anlatılmaya başlayan ve bağımsız sinemacıların sıkı sıkıya sarıldığı ailevi sorunlara boğulmuş, zeki ve fırsatçı genç öykülerinden biri daha. Bu kez bolca yan öykücükle destekli üstelik. Film bölgesini işaretlemek olarak tanımladığı grafitti ile açıyor jeneriğini… Ana karakter aynı zamanda anlatıcılığı da üstlenerek başlıyor… Luke Shapiro, liseden yeni mezun bir uyuşturucu satıcısı. Kendi deyimiyle popüler olmayanlar sınıfının en popüler üyelerinden. Anne ve babasının çocuklar gibi kavga etmelerinin tanıklığında seyirciye “Çığlımı Duy” diyor Luke, dönem gençliğinin çığlıklarıyla birleşerek. Pek arkadaşı olmayan, ot satarken tanıştığı Dr. Jeffrey Squires’la seyirciyi tanıştırdığında kadro da tamamlanıyor… Adeta Luke’un yaşlanınca olacağı kişi gibi görünen Dr. Squires uyuşturucu karşılığında yaptığı seanslarda bolca hayat üzerine dersler, söylemler veriyor. Filmin ana merkezi de bu ilişki zaten…
Levine atmosferi kurmada da çok başarılı. 1994 New York’unu ve şartlarını eksiksiz kuruyor. Her türlü ayrıntıyı da bu uğurda kullanmada da başarılı… Bir yanda lise mezunu Luke’un kendini bulmaya çalışması, bu uğurda ilk kez yaptıkları resmedilirken, diğer yandan da New York resmediliyor… Hip hop’la gelen başkaldırı fonunda Tupac ve döneme ait ünlülerin hala hayatta olduğu, sokaklarda Kurt Cobain’in grafittilerinin olduğu bir dönem filmi. Aynı zamanda Cobain’in intiharının da etkileri… Çağrı cihazlarıyla haberleşme, çekme kaset doldurma dönemleri…
Filmin başarısının altında yatan bu dönem filmi olgusu dışında, Ben Kingsley’ın başarıyla hayat verdiği Dr. Squires’da hayli özgün bir karakter. Luke ne kadar kendini bulmak istiyorsa, Squires bir o kadar kaybetmiş. Mutsuz evliliği ve üvey kızı arasında, hastalarının dertlerini dinleyen ama kendi dertlerini bir türlü dışa vuramayan bir psikolog. Zaten filmi onun yaptıkları ve söyledikleri tetikliyor sürekli. Luke başrol gibi görünse de, psikolog karakteri filmi sırtında taşıyor… Her söylemi ilginç olan doktorun, kadın ihtiyacı için Luke’la çıktığı gece gezmeleri de başta olmak üzere her sahneye ayrı bir anlam kazandırması sayesinde film ağır aksak ilerlemekten çıkıyor. Öyle ya, uyuşturucu satıcısı bir gencin cinsellik dahil her şeyi ilk defa keşfetmesi özgün bir konu değil… Doktorun üvey kızı Stephanie ile Luke arasındaki ilişki de hayli bilindik. Ama o ilişkiye gelene kadar Luke’un iki tane düş sahnesi var ki, olmasa daha iyi olurdu dedirten cinsten… Dile kolay Luke konuşmaya başladığında ergen bir gencin kendini bulma öyküsü gibi başlayan film, hayli zaman kaybettikten sonra yaşlı bir adamın kaybolma öyküsünü anlattığında değer kazanıyor. “Garip bir yaşlı adamsın sen” tanımlamasından sonra Dr. Squires’ın kendini yeniden bulma döneminde haplarını almayı bırakmaya başlamasıyla yaşamaya başladığı kaybolmuşluk seyirciye de birebir geçiyor.
Belki Luke ve doktor arasındaki ilişkinin zoru biraz kaçıyor gibi görünse de, özellikle finaline doğru okyanus sahnesi ile durumu da toparlıyor “The Wackness”… Hazırlanan çekme kasetler dertlere derman oluyor, Luke kalbini kırıyor, Squires kendini buluyor… Haziran, Temmuz ve Ağustos grafitileriyle üçe bölünen film, yaşanan sıcak mevsimden de nasibini alıyor elbette. Levine’ın adını duyurduğu kısa filmi “Shards”ta da Görüntü Yönetmenliğini yapan Petra Korner, yakaladığı sarı tonlarla sıcağı da kaybolmuşluğu da iyi aktarıyor.
Sundance Film Festivali’nde yönetmenine ödül kazandıran film, hayata dair söylemleriyle ön plana çıkan, ne olursa olsun yaşamalı çünkü her şey mümkün mesajına biraz fazla saplanması ve cinsellik konusunda fazla geveze olması dışında iyi bir seyirlik yaratıyor. Seksin her şeyden daha güçlü bir uyuşturucu olduğu savıyla başlayan tüm bu diyaloglar pek inandırıcı gelmiyor ve sırıtıyor… “Kalbin kırılsa da, hayatını yaşa” sözünü merkez alan film, kendini kaybetmiş Doktora, Luke’un “Dünyada yeterince salak var, birde sen olma” sözüyle zirvesini yaparken, ne olacağını soran büyükbabasına verdiği “Psikolog” cevabı ve “Etrafımda bolca deli var, başarılı olurum diye düşünüyorum” cevabı ile iyi de bir final yapıyor… Karışık kasetler, çağrı cihazları, hip-hop başkaldırısı ve Cobain’in intiharı fonunda 94 yazı kendini bulanlar eşliğinde perdeden gelip geçiyor, darısı hala bulmayanlara…


Hepimiz öleceğiz ama önce Lise bitmeli

12 yaşından beri film çeken Jonathan Levine, doğma büyüme New Yorklu. Brown Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra tanınmış senaryo yazarı/yönetmen Paul Schrader’ın asistanlığını yapmak üzere New York’a döndü. 2002 senesinde Amerikan Film Enstitüsü’ne başlayan Levine’ın kısa metraj tez filmi “Shards” çeşitli ödüller kazandı. Bağımsız yönetmenlerin birçok kaynakta mırıltılar olarak da adlandırılan yeni dönem filmlerine derli toplu örnekler veren isimlerden olan Levine, İf 2009’a iki uzun metrajıyla birden katılan isimlerden aynı zamanda. 23 dakikalık kısa metraj draması “Shards” ile sex, uyuşturucu ve hip hop üçgenine açtığı parantezle beğeni toplayan Levine, 2005’te “Love Bytes” ile dökümanter komedi denemesine soyunmuş pek de beğenilmemişti. 2006 ise ilk uzun metrajını müjdeledi.
Sinemanın anlatmaktan ve yaratmaktan bıkmadığı kadın karakterlerin son çağdaş örneklerinden biri için çıkılmış yola. Mandy Lane filmdeki tanımıyla “İşte geliyor çocuklar, Mandy Lane… El değmemiş, saf. Lise ikinin başından beri erkekler ona sahip olmaya çalıştı, ama bugüne kadar hiçbiri bunu başaramadı.” Kimsenin elinin değmediği, herkesin sahip olmaya çalıştığı, anne ve babasını kaybedince teyzesi ile yaşamaya başlayan bir sarışın afet… Ana karakterini çok iyi yaratan filmin, açılışı da hayli etkili. Mandy Lane’in etkileme uğruna çatıdan havuza atlayışın sonuçlarıyla ölümüne Mandy Lane coşkusu ilk andan itibaren veriliyor. Sonrası da benzer durumlar aslında. Tüm erkeklerin elde etmek için uğraş vermesi bir nevi O.C. ve Gossip Gril başta olmak üzere son dönem gençlik dizileri tonlarından ve atmosferinde anlatılıyor ilk başlarda.
Mandy Lane arkadaşlarının hafta sonunu bir çiftlik evinde geçirme teklifini kabul ediyor ve başlıyor macera. Lisenin prensesi artık arkadaşlarının avı halindedir artık… Carrie başta olmak üzere sorunlu kadın karakterli filmlere gönderme yapması beklentisi içine girer izleyici ama nafile… Mandy Lane yaratıldığının aksine çok normal ve sıradan bir kız olarak çiziliyor. Her şey çok normal, çok olağan… 4 erkek ve 3 kızdan oluşan grubumuz çiftlik evinde bolca uyuşturucu ve bira eşliğinde eğleniyorlar. Filmin yarısına geliniyor ama ortada bir huzursuzluk falan da yok. Tam anlaşıldı bundan bir şey çıkmayacak denirken, her şey başlıyor nihayet…
Arkadaş grubundan başlayan ölümlerle teen slasher’a göz kırpıyor film hemen… Ama hala çok sıradan yeni bir şey vaat etmeyen halde akmaya devam ediyor. Bir can pazarı başlıyor ama o da pek bir sıradan ve ürkütücü olmayacak şekilde sürüyor. Can pazarına yol açan şeyin küskün bir aşığın hezeyanları olması da pek bir klişe… Levine birkaç klişe kullanıp, seyirciyi şaşırtacak şekilde bu klişeleri tersyüz etme formülünü denemeye soyunuyor belli ki…
Bunca sıradanlığın sonunda iyi bir şeyler gelmeli beklentisi ise hayli sonlara saklanmış belli ki… Her şeyin sonuna düello tadında bırakılan final filmin zirvesi oluveriyor bir anda. Şaşırtıcı final var işin ucunda ama o da bir hayli tuhaf esasen. Büyük bir buluş değil elbette sürpriz final ama bu filmden beklenecek bir final de değil o kesin… Temiz tonlarla, tertemiz ilerleyen film, tamda bu dakikalarda karanlığını, kirini, pasını döküyor ve Mandy Lane daha bir güçlü çıkıyor bu savaştan… Doğru ya hepimiz öleceğiz ama önce lise bitmeli…Bolca festival gezen film aslında pek de ön plana çıkmış filmlerden biri değil. Festivalinde orta karar filmlerinden biri olduğu kanısı yaygın. Ama filmin bütününe bakıldığında ortaya çıkan yargının aksine son yarım saatiyle de izlenmeye değer görülebilecek filmlerden…