‘John Carpenter’ Kategorisi için Arşiv

John Carpenter, Western Yolunda!

Yayınlandı: Eylül 5, 2011 / Haber, John Carpenter

John Carpenter’ı “Halloween”, “Escape From New York”ve “Assault On Precinct 13” filmleriyle tanımış olsak da, onun en büyük hayalibir western film yapmaktı. Ve nihayet bu hayali gerçek olacak gibi. ,

Louisville’deki Friday Night Festival’de konuşanCarpenter, şu anda bir western üzerinde çalıştığını ve neler olacağını hepbirlikte göreceğimizi söyledi. 

“Ben bu sektöre western film yapmak için girdim ama“Halloween”den sonra hep korku filmi yönetmeni olarak akıllarda kaldım. Benimdileğim, film yönetmeni olmaktı ve filmler beni nereye götürürse oraya gittim.Ama artık bu şekilde düşünmüyorum. Ben hep western yapmak istedim ama onlar birşekilde filmi bilim kurguya çevirdiler. Sanırm western satabileceğimeinanmıyorlar!”
Reklamlar


1960’larda akıl hastanesine kaldırılan genç bir kadının hikayesini anlatan “The Ward – Koğuş”, korku filmleri ustası John Carpenter’ın 10 yılın ardından yaptığı ilk filmi.
Güzel ama problemli genç bir bayan olan Kristen (Amber Heard), kendini her tarafı kesikler içinde, yaralı bereli bir halde bulmuştur. Uyuşturucu bir maddeyle kendinden geçmiş olan Kristen, uzakta bir akıl hastanesine götürülmektedir. Tamamen aklını kaybetmiş bir halde hastaneye alınan genç kadının buraya neden getirildiğine dair en ufak bir fikri yoktur. Geçmişiyle ilgili hiçbir şey hatırlamamaktadır. Emin olduğu tek şey burada güvende olmadığıdır.
Kendisi gibi rahatsız dört kadınla aynı koğuşta kalan Kristen, bir süre sonra olayların pek de göründüğü gibi olmadığı fark eder. Havada gizem kokusu hakimdir. Geceleri hastane karanlık ve kasvetliyken Kristen garip ve korkunç sesler duyar. Bu sesler yalnız olmadıklarının habercisidir.
Koğuş arkadaşları yavaş yavaş ortadan kaybolmaya başlarken Kristen, bu cehennem azabından kurtulmanın bir yolunu bulmalıdır. Aksi takdirde o da kurbanlardan biri olacaktır. Kaçmak için çabaladıkça, tahmin edilemeyecek kadar korkunç ve tehlikeli hakikat ortaya çıkacaktır.
Halloween, The Fog ve The Thing gibi unutulmaz korku filmlerinin usta yönetmeni John Carpenter 2009 yılı yaz sonunda The Ward’un çekimlerine Washington’da başladı.
The Ward, John Carpenter’ın yaklaşık 7 yıl sonra tekrar film yapma kararı almasını sağlayan projedir. “Bunun gibi düşük bütçeli, çekim süresi kısa filmler bana daha keyifli geliyor. Böyle bir film yapma fikri beni cezbetti açıkçası. The Ward, konusu sağlam olan aynı zamanda da çekim aşaması fiziksel olarak yorucu olmayacak bir film.” diyor Carpenter. “Bu sefer derdini anlatırken kullanacağım tekniğin, daha çok problem çözmek adına yaratıcı fikirler taşımasına önem verdim. The Ward bu açıdan bir meydan okumadır aslında.”
The Ward, Carpenter’ın klasik korku filmi elementlerini taşıyor olmasına rağmen, onu tekrar film yapmaya itecek sıradışılıkta olma zorunluluğu da taşıyordu.
Daha çok arthouse projelere imza atan yapımcı Doug Mankoff  “Repertuarımıza daha çok izleyiciye ulaşabileceğimiz projeler eklemeye karar verdik. Önce türler üzerinden gittik. Komedi yapmayı dahi düşündük. Fakat bu senaryo elimize geldiğinde çok etkilendik. Çok zekice yazılmıştı ve korku unsurları çok iyi serpiştirilmişti. Konusu güçlüydü ve her şeyden önemlisi karakterler çok iyi çizilmişti. Karakterlerin yaratılışı, tüm yapımcıları 12’den vurmuştu diyebiliriz. Senaryoyu ilk okuduğunuz da dahi filmden kareler gözümüzün önüne geliyordu.” diyor.
“Kendinizi bir süreliğine iradeniz dışında bir akıl hastanesine yatırılmış olarak hayal edin ve bir süre sonra etrafınızdaki insanların öldürülüyor olmasından şüphe etmeye hatta bundan emin olmaya başladığınızı düşünün. Ama etrafınızdakileri buna inandırma gibi bir şansınız yoktur çünkü sizin akli dengenizin yerinde olmadığı düşünülmektedir. Faka daha korkunç olanı ölümün sırada sizi bekliyor olmasıdır.”
“The Ward elimize ilk geldiğinde aklımıza gelen ilk isim John Carpenter oldu. Projenin onu, bizi heveslendirdiği kadar heveslendirmeyecek olması bizi endişelendiriyordu.” diye ekliyor yapımcılardan diğeri, Andy Spaulding.
Yapımcılardan bir diğer isim Mike Marcus “The Ward başından sonuna John Carpenter’ın tarzına tam oturuyor.” diyor.
“Bir senaryoda dikkat ettiğim şey öncelikle hikayesi. Senaryoyu okurken filmi görmeye başlıyorsam, karakterleri kafamda çizebiliyorsam ve senaristin kalemi keskinse işte o zaman tamamen ilgimi çekiyor. Benim için her şey görsellik. Bunun için çok çalıştım. Sinema okudum. İşin tüm teknik detayına hakimim. Önce filmin mekaniğini kafamda oturtuyorum. Dışarıdan hiçbir faktörün bunu etkilemesine izin vermiyorum. Her şey benimle ilgili, tüm çabam kafamdaki filmi yapabilmek adına.” diyor Carpenter.
The Ward, klasik Carpenter sinemasından izler taşıyor: karantina, paranoya, karakterin bir türlü erişemediği görünmez bir takım tehlikeler…
“Filmi, standart korku filmlerinden bir adım öteye taşımaktı amacımız. Bunun için John Carpenter gibi bir ustanın üstün şaşırtmacı taktiklerine, pratik bir o kadar yüksek kalitede çalışan bir çekim ekibine ve bir araya geldiğinde harika bir uyum yakalayacak oyunculara ihtiyacımız vardı.” diyor Spaulding.
Mankoff daha önceki projeleri The Joneses’ta Amber Heard ile çalışmış. Onun çok yetenekli olduğunu düşündükleri için de John Carpenter’a önermişler. Amber Heard bu filmde rol almak isteme sebebinin bu projenin harika bir karışım olması olarak açıklıyor. “Hem yönetmeni, hem türü, hem de senaryoyu sevdim.” diyor. “John Carpenter korku filmi ustası. Onun, filme senaryoyu okuduğumda aklıma dahi gelmeyecek eşsiz şeyler katacağından emindim. Bu film, ondan çok fazla iz taşıyor. Bu film başkasının elinden çıksaydı bambaşka bir film olurdu. The Ward, John Carpenter olmadan olmazdı. John Carpenter kendine has biri, eşsiz biri. Bu filmi sırtlandı ve yaptı.” “Ayrıca oyuncu ekibindeki herkes çok yetenekli ve özel… Her birinin karakterlerine nasıl büründüklerini görmek inanılmazdı. Her biri kendini işine adamıştı.”


Ya dışarıda, ya mezarda…

Fransa’nın son gangasteri ve bir numaralı halk düşmanı ilan edilen Jacques Mesrine’in yaşamı iki filmle beyazperde de… Üstelik 1977’de kendi yazdığı aynı adlı biyografiden uyarlanarak… 20 yıl hapis cezası aldığı, mahkeme boyunca espriler ve şakalarla medyanın ilgi odağı olduğu bir dönemde, cezaevindeyken el altından dağıtımını gerçekleştirdiği otobiyografisinden… Filmin çıkış noktası da yapımcı Thomas Langmann’ın sözlerinde gizli…
Yapımcı Thomas Langmann, “L’Instinct de Mort – Death Instinct” (Ölümcül İçgüdü) kitabının özelliğini, 10 – 11 yaşlarındayken okuduğu ilk kitap olduğunu belirtiyor ve neden iki film olduğunu da açıklıyor:
“Bu kitap bende gerçek bir şok etkisi yaratmıştı. Ömrüm boyunca yanımdan hiç ayırmadım. Ta ilk günden beri filme dönüştürmeyi hayal ettim. Jean-François Richet ve Abdel Raouf Dafri ile tanıştığım günden beri projenin yoğunluğu iki film halinde yapmamızı zorunlu kıldı. Jacques Mesrine’in hayatı iki saatlik tek filme sığdırılamayacak kadar zengindi. Tek film yapsaydık adaletli olmamız imkansızdı. Bu projenin en güçlü noktalarından birisi, iki filme bölünmüş bir proje olmasıdır. Onun hayatının iki farklı aşamasını konu alan iki farklı film yaptık. Birinci filmde kendisini keşfeden bir adam vardır. Şiddeti ve yer altı dünyasını ilk deneyimlemesi, kadınlarla ilişkileri, ‘ikinci kimliği’ olarak tanımladığı ve Kanada’ya yaptığı inanılmaz uçak yolculuğu esnasında kendisine eşlik eden Jeanne Schneider ile olan tutku dolu aşk ilişkisi yer alır. İkinci filmde ise artık efsane olmanın meyvelerini toplayan ünlü bir gangster olması, yargı sistemiyle olan efsanevi savaşı, iktidar ve polis gibi kurumlarla çatıştığı zamanlardaki bitmek tükenmek bilmeyen provokasyonları, ölümüne yol açan “ideallerinin” izini sürmesi anlatılır.”
Bugün ölümünden 30 yıl geçmiş olsa da özellikle görkemli ölümü ile efsaneleşen biri için de hayli uygun gibi görünüyor iki film seçimi. Henüz ikinci filmi görmeden bir şeyler söylemek zor olsa da, belli ki iki film arasındaki ayrım sadece Mesrine’in karakter değişimiyle sınırlı kalmıyor.
Projenin başında kitabı bir zamanlar yanından ayırmamış bir yapımcı olsa da, künyenin geri kalanı da hayli sağlam isimlerden oluşuyor. Yönetmen Jean-François Richet 1995’ten bu yana az ama öz film çekme düsturunda, üstelik filmlerinin senaryolarına da imza atan bir isim. Genellikle dram ağırlıklı üç filmden sonra 2005’te Amerika yollarına düşmüş, bir yeniden uyarlama ile karşımıza çıkmıştı. John Carpenter’ın “13. Karakola Saldırı”sı Richet’in türleri kaynaştırması, atmosferi iyi kurması ile geçer not almıştı ki, kariyerinin şu ana dek en iyi işi olarak görülüyordu… 3 yıl sonra bu kez iki filmle dönerken, yine iyi oyuncu kadrosu geliyor. İyi bir kadro ile dönem atmosferini de tertemiz yaratmayı başarıyor. Filmini de en başta bir uyarı yazısı ile açıyor Richet, “Filmdeki bazı olaylar hayal ürünüdür. Herkesin farklı duygular beslediği bir insanın hayatını doğru bir şekilde filme aktarmak da mümkün değildir.” ibaresi ile bolca ekran bölerek, müziğin de yardımıyla iyi bir açılış yapıyor. Tabi bir daha uğramadığı bir açılış bu, muhtemelen ikinci filmde anlayacağımız kilit bir sahne ile, keskin bir açılış…
Herkesin farklı duygular beslediği, bir numaralı halk düşmanı olan birinin nasıl bu hale geldiğini aşama aşama göstermeye başlıyor film… Ölümcül İçgüdü’nün doğuşuna tanıklık etmekse hayli seyir zevki içeriyor hiç kuşkusuz… Yaratılan dönem atmosferi ile sürekli zamanlarda sıçrama olsa da, ayak uydurmak da çok kolay. Belki geride kalanlara neler olduğunu görmemiz bir parça eksik bıraksa da, fazlaca yan karakter öyküsü anlatmaya ya da tanıtmaya gerek duyulmuyor. Başrolde kendine özgüveni çok fazla olan, aslında sıradan bir adam var… Nasıl halk düşmanı haline geldiğini de merak etmemek mümkün değil… Filmin ikiye bölünmesinin sebebi de bu büyük ihtimalle. Mesrine, ilk hapse girdiğinde yeniden başlamak istiyor ve bir sürede dayanıyor zaten. Geride kalan çocuklar ve eş ile bulduğu işten ayrılmak zorunda kalması, eskiye dönüş oluyor…
113 dakika boyunca titiz çalışma eseri görüntülerle başarılı bir dönem atmosferi, döneme ait müziklerle her şey çok akıcı gidiyor. Tempo sorununa düşülmüyor ve film özellikle ikinci yarıda harika sahnelerle (ki özellikle hapishane çatışması) nefis bir izlence sunuyor izleyicisine. Tek zaafı belki de, çok fazla erkek dünyasına, erkek izleyiciye yönelik olması o kadar. Kadın izleyicinin ilgisini çekebilecek sahne barındırmaması dışında zamanın nasıl geçtiği anlamak, bolca yakın planla bir adamın nasıl kendini bulduğunu izlemek son derece keyifli…
Oyuncu kadrosu her ne kadar iyi isimlerden oluşsa da, Vincent Cassel’e ayak uyduran pek çıkmıyor. Cassel filmi adeta tek başına sırtlıyor ve Mesrine oluyor birçok sahnede. Karakteri yansıtmak için aldığı kilolarla da gündeme gelen oyuncunun ön plana çıkması ne kadar doğalsa, diğer oyuncuların bu derece zayıf kalması da o kadar tuhaf…
Üzerinden 30 yıl geçse de hala capcanlı kalmış bir efsanenin öyküsüne giriş ve atılan ilk adam soluksuz bir macera, bolca soygun ve cinayet, 70’li yılların dedektiflik filmleri tarzı ile başarılı bir adımla hedefi tutturuyor, macera kaldığı yerden bir ay sonra devam edecek, darısı ikinci filmin başına…