‘Jennifer Lopez’ Kategorisi için Arşiv

İlkinden Alakasız Sayıklamalar…
Tarsem Singh’in 2000 yılında görselliğiyle beynimize kazıttığı Hücre, öyküsünden konusundan çok büyüleyici fotoğraflarıyla aklımızda kalmıştı. Elbette konu da iyiydi ama gördüklerimizden dolayı pek de odaklanamıyorduk sanki… Makyaj dalında oscar’a da aday olan filmin bu denli etki yaratmasına rağmen devamının gelmemesi de hayli ilginçti. Bu tarz filmlerin konu elverdiğince en azından ev sineması için ard arda devam filmlerinin gelmesi kaçınılmaz gerçeklerden biridir… İşte 9 yıl sonra video pazarı için çekilen devam filmi huzurlarımızda…
Senaryosunda bile yaratıcısıyla dirsek temasına girilmeyen “The Cell 2”, anlamsız girişleri, tuhaf görsel imgeleri ile daha açılıştan “beni ciddiye almayın, zaman aksın yeter işte” diye bağırıyor… İlk filmin ne kadar fantastik olsa da gerçek durmasının yanında, Hücre 2 kimsenin inanmadığı uydurma bir masal gibi duruyor… Buna destek verenlerde kötü oyunculuklarıyla ortalıkta dolanan kadro oluyor en başta… Öykünün ana damarının inandırıcılığı görselleştirilmesine ve başrol oyuncusuna bağlı olunca küçük bütçeli bir filmin bunu gerçekleştirememesi kabul edilebilir bir gerçek gibi duruyor. Ama şunu da eklemeli imkansızlıklardan doğan iyi yapımlarda olabiliyor… Hücre 2 ise bu yolu görmezden geliyor. Absürtlükle, saçmalık arasında gezinen zihne giriş sahneleri en başta çekiyor ilgi… Bu nasıl bir başarısızlık, nasıl bir yaratamama özürüdür anlamak zor. Tv panellerinden seç beğen al formatındaki sahne başlı başına facia…
İlk filmdeki Jennifer Lopez’in yerini alan Tessie Santiago, saçma senaryonun ve onu görselleştirememenin de etkisiyle rolüne inanamayınca ortalıkta geziniyor. Kötü oyunculuğunu da ekleyince ortaya çıkan elbette facia… Yine de elinden geleni yapmaya çalışıyor Santiago, 2000 yılında “Queen of Swords” dizisiyle adını duyurmasına rağmen bunu sürdüremediğinin farkında olarak ayağına gelen fırsatı değerlendirmeye çalışıyor. Ama nafile elbette… Boşa hezeyanlar ve sayıklamalar yaşayan biri olarak ortalıkta dolanan bir karakterden ileriye gidemiyor ne yapsa da…
1954 doğumlu Tim Lacofano’nun Yönetmen koltuğunda ne işi olduğunu anlayan varsa beri gelsin… Dizi yapımcısı olarak bilinen Lacofano, “24” dizisinin 5 bölümünün de aralarında bulunduğu beş dizinin toplamda 9 bölümünü yönetmek olan yönetmenlik kariyerinde ilk kez bir film için kamera arkasına geçmiş ki, yabancısı olduğu bir atmosfere düşmüş…
10 yıl önce Singh’in yarattığı Hücre’de her daim kalanlar, tekrara izleyenler için ilk on dakikasında facia olduğunu belli eden “Hücre 2” ilk filmi bilmeyenler için de bir şey ifade etmeyince kimselere yar olamayan, berbat filmler antolojisine tereddütsüz adını yazdıran yapım olarak alkışı hak ediyor…
Bir üçüncü dünya ülkesine ayna…
Mersin Cinemall bu hafta bizi bir hayli eskilere götürdü. Eylül ayında gösterime girmiş bir filmi aylar sonra görmek enteresan bir durum. Üstelik filmin dvdsi de çıkmış durumda. Piyasada kolaylıkla bulunabilecek bir filmin gösterime girmesi enteresan geldi doğrusu. Zaten gişesi de oldukça düşük olan bir filmin bol seçenekli bir haftada pek de şansı yok.
Amerika sınırındaki bir Meksika şehrinde çalışan kadınların iş sonrası tecavüze uğrayıp öldürülmesi üzerine, olayı araştırmak üzere bölgeye giden kadın gazeteci ve eski çalışma arkadaşının ortaklaşa araştırması üzerine giden bir film Sınır Ötesi.
Öldü sanılarak bırakılan kadının sayesinde adım adım ilerleyen film, klasik bir üçüncü dünya ülkesi tablosu çıkartıyor.
Kanlı Elmas ve Arka Bahçe filmleri gibi olayın ucundaki tabloda benzer aslında. Batılı bakış açısı ile benzer ülkelere bakıldığında sonuç pek değişmiyor zaten. Ana sorun hep aynı görünüyor. Yine tüm bu filmlerin ortak özelliği serbest ticaret anlaşmaları, hükümetlerin parmağı, çok uluslu şirketler başta olmak üzere oluşan büyük çark. Ama filmlerin hiçbiri bu çarkı hedef gösteremiyor, ilerleme kaydedemiyor. Kanlı Elmas iyi bir film olmasına rağmen cesur davranamamış sadece maşaları göstermekle yetinmişti.
Sınır Ötesi de bundan nasibini alıyor. Yaşanmış bir olayı perdeye yansıtarak sadece olaylara ayna olabiliyor.
Bir film gibi değil de sanki yarı belgesel havasında minik bir televizyon filmi gibi yer yer sıkan, temposu düşen bir film, Biraz daha büyük düşünülse ses getirebilecekken, daha az bağırmayı tercih etmiş yönetmen, daha mütevazi bir yapım olmuş.Meksikalı kadınlara hiç faydası olmayacak bir film nihayetinde ama gene de olayları gözler önüne seriyor.

Soderberg ve tercihleri

Yıl 1989… Sex Lies and Videtape adındaki küçük iddiasız bağımsız film herkesi sarsıp ödülleri kucakladığında Soderberg de ilk çıkışını yapmış oluyordu. Film Cannes film festivalinde Altın Palmiye başta olmak üzere 12 ödül ve bir Oscar adaylığı getirdi.
İlk filmi değildi elbette kendi olanaklarıyla çektiği filmlerle istediği sıçramayı yapamamış ya da ısınma turları atmıştı.
1991 yılında “Kafka” adlı filmle bir kez daha bağımsız sinemanın tebrik edileni gözdesi olmuştu. Bu çok beğenilen Kafka filmi sonrası ise “Schizophlis” dışında pek anılmadı adı.
1998 yılında Aşk ve Para adıyla bizde gösterilen “Out of Sight” ile sisteme büyük şirketlere dahil oldu. Özellikle George Clooney ile Jennifer Lopez arasındaki kimyaya katılan atmosfer filmi başarılı kıldı ve övgüyle karşılandı.
Bir yıl sonra “The Limey- Denizci” ile nispeten düşük bütçeli bağımsız çeken Soderberg başrol oyuncusuna dayalı iyi bir performans ile kimilerinin kült filmi olan son filmini yaptı.
İşte ne olduysa ondan sonra oldu. 2000 yılı tamda bir basamaktı.
Yarı belgesel kıvamında iki filmle tam gaz bir Soderberg yılı yaşandı. Traffic filmiyle uyuşturucuyu konu etti. Ve Oscar ödülünü kucakladı. Özellikle filmde kullandığı renk tonları ile konuşuldu. Yarattığı atmosferin de etkisiyle adını artık yavaş yavaş büyük yönetmenler listesine sokuyordu Soderberg.
Erin Brokovich yılın ikinci bombası idi. Julia Roberts’a Oscar getiren film yaşanmış bir laydan yola çıkıyor yine yarı kurmaca yarı gerçek belgesel ana hatları üzerinden gidiyordu. Julia Roberts’ın filmdeki performansı mı, yoksa oscarı kazandığı açıklandığı andaki performansı mı daha iyiydi halen tartışılır.
İşte Oscar’la başlayan süreç Soderberg’i yeni bir yola sürükledi. Her şey burada başlıyor. George Clooney ve Bradd Pitt üstüne kaymak niyetine Julia Roberts.. Kadro açıklandığında herkesin ağzı sulanmıştı. Dile kolay yıldızlar geçidi. Başarılı bir serinin ilk adımı atılmıştı. Frank Sinatra’nın sürekli eğlendiği ve yaşamayı sevdiği Las Vegas’ta hem eğlenelim hemde film çekelim fikri üstüne kalabalık kadro olsun yıldızlar olsun formülü çok tutmuştu. Aynı formül 2001 yılında da tuttu.
2002’i de özüne döndü desek yeridir. “Full Frontall – Çok Özel” ile yaygın sinemasever kitlesinin içine giremediği filmle sadece kendisini baştan beri takip edenleri mest etti. Kendi halinde bir yıldızlar geçidi olan film, tamamen deneysel bir belgesel günlüktü.
Ocean 11 ile büyük gişe filmlerine hakimiyetini kanıtlayan Soderberg yine Clooney ile bu kez sinema tarihinin en büyük başyapıtlarından birinin yeniden çevrimine soyundu. Solaris adlı bu başyapıt 2001 ile birlikte bilimkurgu filmlerin atası sayılmakta iken Soderberg yeniden çevrimde her iki tarafa da yanamadı.
2004’te yeniden çevrimlere devam etti. Kadroya bir ekleyip Ocean 12 ile Las Vegas dışına taşındılar. Yine başarılı olan yaygın izleyiciye hitap eden filmle başarılı oldu Soderberg ama bir yandan da aynı yıl Eros adlı filme bir kısa filmle katıldı. Yine bağımsız sahnesinden çekilmemişti.
Peki yıl 2007 şimdi gelinen nokta. Ocean 12 sonrası kendisini “Sex yalanları” filmiyle keşfeden hayranlarına ektiği ümitsizlik tohumları bir yana Soderberg tam anlamıyla gibi yapmaya devam ediyor.
Geçen yıl çektiği ve bizde gösterime girmeyen “Good German” ile neredeyse herkesi şaşırttı. Birçok sahnesinde neredeyse Casablanca’yı kopyalayan film afişte bile bunu açık etmekten kaçınmayarak kafaları da karıştırıyordu. Yine George Clooney başroldeydi ama pek kimseye yaranamayan bir film oldu. “Aşk ve Para”ya kadar özgün yaratımını kanıtlayan yönetmenin neden böyle bir işe soyunduğu anlaşılmış değil.
Ocean 13 sonrası 2008’de Che’nin hayatını 2 filmde birden anlatacak yönetmenin izleyeceği rota merak konusu.
George Clooney ise tüm bu Soderberg filmleri arasında çektiği filmlerle hem politize oldu hemde bağımsız sinemaya göz kırptı. Özellikle “İyi Geceler, İyi şanslar”daki yönetmenlik becerisi ve oynadığı “Syriana” filmiyle muhalif kanatta yer alarak bolca takdir topladı.

Ve gelelim Ocean serisine; İlk başta beni de heyecanlandırmıştı seri. Büyük hevesle beklediğim film benim için hüsrandı. Frank Sinatra sevgimden dolayı bildiğim ilk filmin havasını bulamamak bir yana, oyuncuların teker teker reklam filmi havasında gözükmelerine ve adeta gişeye, seyirciye oynamasına sinir olup yarıda çıkmıştım. Ocean 12’yi ise sinemalarda pas geçip, arkadaş grubumla ev sinemasında seyretmiş yine zevk alamamıştım.
Bu filme beni sürükleyen Al Pacino oldu. Kahramanlarımızın eski dükkanlarına dönmeleri, ilk filmde rakipleri olan Andy Garcia’yı yanlarına almaları zaten beni cezbeden bir şey değil. Ama Al Pacino’nun bitsin de gidelim performansı ve ona biçilen rol hayal kırıklığı oldu yine.
Sonuçta ortada yeni bir şey olmayan, vaat etmeyen bir film var. Sadece serinin hayranlarını mutlu edebilecek, eğlendirecek bir film.Clooney, Pitt ve Damon hayranları ise bir kez daha düşünebilir çünkü iştahlarını kabartacak filmler yolda.
Hali hazırda George Clooney’nin Cannes Film Festivalinde “Bu ciddi bir film değil. Çok eğlendik, mutlu olduk” demesi de aynı kapıya çıkmıyor mu?