‘James McAvoy’ Kategorisi için Arşiv



Gösterim Tarihi: 03 Haziran 2011
İthalat: Tiglon
Dağıtım: Tiglon
Yönetmen: Matthew Vaughn
Senaryo: Matthew Vaughn & Jane Goldman
Hikaye: Bryan Singer
Yapım: 20th Century Fox, Bad Hat Harry / Donners’ Company – Marvel Entertaınment İşbirliği ile
Oyuncular: Jennifer Lawrence, James McAvoy, Michael Fassbender, Rose Byrne, January Jones, Oliver Platt, Kevin Bacon
X-MEN BİRİNCİ SINIF,  X-Men serilerinin kökenine iniyor ve dünyada çapındaki olayların ardındaki gizemli hikâyeyi açığa çıkarıyor. Mutantlar dünyaya ayak basmadan ve Charles Xavier ile Erik Lehnsherr, Profesör X ve Magneto isimlerini almadan önce, güçlerini henüz keşfeen iki gençtiler.En kötü karakterler olmalarının yanısıra, biribirlerinin en iyi arkadaşıydılar da; diğer Mutantlarla (kimi bildiğimiz, kimi yeni eklenen) işbirliği yapar, nükleer Mahşer’i önlemeye çalışırlardı. Süre zarfında aralarında ölümüze bir düşmanlık yeşerdi ve Magneto’nun Birliği ile Profesör X’in X-Men’i arasında daimi bir savaşa dönüştü.

X-MEN BİRİNCİ SINIF,  X-Men serilerinin destansı başlangıcını, Soğuk Savaş’ın arkasında yatan gizli tarihi ve ve nükleer mahşerin eşiğindeki dünyamızı açığa çıkarıyor. Birinci sınıf birliği mükemmel güçlerini keşfedip, kontrol altına almayı öğrenip, güçlerini kabullendikçe, kahramanlarımızla X-Men dünyasındaki kötüler arasındaki ebedi savaşa şekil verecek birlikler oluşuyor.

X-MEN BİRİNCİ SINIF,  X-Men serilerinin kökenine iniyor ve mutantlar kendilerini dünyaya açmadan önce ve Charles Xavier ile Erik Lehnsherr, Profesör X veMagneto isimlerini almadan önce dünyada çapında gelişen olayların ardındaki gizemli hikayeyi açığa çıkarıyor.

İnsanların akıllarını okuyup, kontrol edebilen, telepatik güçlere sahip Oxford mezunu genç Charles,  uzun zaman boyunca kendisi gibi başkalarının da olup olmadığını merak etmiştir. Diğer mutantların varlığını keşfedince, hepsini bir araya toplar ve dünyanın görüp görebileceği en büyük tehlike olan Tom Cohen’i birlikte durdurmaya çalışırlar.

Reklamlar
Birini sevmeye nasıl başlarız… Nasıl anlarız sevdiğimizi… Herşeyini görüp, iyice tanıdıktan sonra hayatımıza dahil etmeye nasıl karar veririz… Gözlerimizle görmek, sevmek için yeter mi? Dışardan göremediğimiz, çıplak gözle anlamadığımız, sadece hissedebileceğimiz iç dünyası yansır mı dışına… O dünyayı görmek için çaba harcarmıyız peki… Emek verirmiyiz…. Görmekten hoşlanmadığımız şeyleri öteleyip görmezden gelince sevmiş olurmuyuz yine peki… Yoksa kendimizi mi kandırıyoruzdur…
Sürekli örnekler veren ama pek aşama kaydetmeyen bir türe Romantik Komedi’ye ait bir filmden bahsediyorum… Daha doğrusu filmin düşündürdüklerinden. Yakın tarihli ama vizyona girmeden, çok seyirciye ulaşamadan gözden kaybolan hoş bir masaldan… Yıllar içinde tüm yolu belirlenen, yenilik gelmediği için ne olacağı en başından belli olan bir türe taze örnek gelmesinin zor olduğu düşünüldüğünde değerinin daha kolay anlaşılabileceği ortada. Dile kolay klişelere dokunmadan romantik komedi yapabilmek zor zanaat. Adını başkarakterinden alan “Penelope” bunu başarabilen örnek olarak hem eğlenceyi, hem masal havasını kaynaştırarak izleyicisine hoş anlar geçirten tamda masalla başlayan bir film üstelik.
Willhern ailesinin üzerinde büyük, büyük, büyük babadan alma bir lanet vardır. Ralph Willhern, hizmetçi kız Clara ile flört etmekle kalmaz birde hamile bırakır. Ama seviyordur. Aileye evlenmek istediğini açıkladığında ise gülünç duruma düşer. Hemen uygun bulunan biriyle evlendirilirken, Clara ise kendini uçurumdan atar. Kasabanın da cadısı olan Clara’nın annesinin Willhern’lerin evinin avlusunda görülmesi de aynı geceye rastlar. Bağırsaklar ve diğer büyü malzemelerini yere saçarken, doğacak ilk Willhern kızının yüzünün domuza benzemesini ister. Bu lanet, ancak birisinin onu olduğu gibi kabul edip sevmesi halinde sona erecektir.
Zaman geçer, şans eseri ilk 5 Willhern gelini erkek doğurur. Nihayet doğan bir kız olsa da, şöforden olma Jones’tur o da… Bunun anlamı da şudur; Doğan ilk Willhern kızı Penelope’dir.
Anne, babası ve uşaklarla dolu bir evde, düş dünyasından kurduğu odasında yaşayan Penelope’nin öyküsü işte tamda böyle başlar. Laneti kırmak sevmek, aşık olmak demektir. Bunun için adaylar aradaki çift tarafları aynanın arkasından görmedikleri Penelope’yi etkileme yarışındadır. Taa ki görene dek, düzülen methiyeler görür görmez hızlı bir kaçışı beraberinde getirir. Kırılan camlarla, bağırarak koşan adaylarla sonuçlanan sürecin uşağa son model bir spor ayakkabı getirmesi de bundandır. Gördükleri yüzü kimseye anlatmamaları sağlanmalıdır ne de olsa, bunun için de uşağın peşlerinden koşması…
Bu fotoğraflanamayan yüzün peşinde elbetteki meraklı bir gazeteci vardır. Bir soylunun da fazla korkak çıkmasıyla ikili el ele verdiğinde, masalımızın erkeği de ortaya çıkmış olur. Soylu aileden gelme bir kumarbaz elbetteki para teklif edilince olaya dahil olur. Max, kızı görecek ve fotoğrafını çekecektir hepsi budur. Böylece kızla oğlan tanışır ve bir romantik komediden beklenen herşey bir bir olur… Elbetteki birkaç şey dışında.
Çektiği iki kısa filmden sonra, ilk uzun metrajını yönetmeye koyulan Mark Palansky’nin modern romantik anlatısının senaryosuna imza atan isim ise tv dizilerinin yazar gruplarında pişen Leslie Caveny. İlk gösterimini 2006’da Toronto Film Festivali’nde yapan Penelope, izleyicide görülmesi gereken büyülü bir film algısı yaratarak sevilmişti. Buna rağmen birkaç festival dolaştıktan sonra ancak birkaç ülkede o da iki sene sonra gösterim şansı bulabildi. Ev sinemasında kalıcılığını, gerçek değerini bularak kanıtladığı tarih ise ancak 2008 olabildi.
Dış dünyadan uzak, kendi masal dünyasını oluşturmuş, lanetini çok da kafaya takmayan genç kız rolüne cuk oturan Christina Ricci’nin performasının üzerinde yükselen filmin diğer ağır topları ise anne rolünde ışıldayan Catherine O’Hara ve elbetteki Max rolünde James McAvoy… Ve elbette alışık olduğumuzdan farklı bir rolle şaşırtıcı bir Reese Witherspoon performansı da işin bonusu…
Sonunda evden kaçan, hayata karışan arkadaş edinen Penolope’nin daha da renklenen hayatı, onu olduğu gibi kabullenecek insan arayışı bulmasıyla sona erer. Ama beklendiği gibi laneti bozan Max değildir… Filmin güzelliği de burdadır… Laneti kıran hep yanıbaşında olanın ilk kez kusurları görmezden gelmesidir… Ki gerçekten de öyle değilmidir… Sevgi, kusurları kabullenmek ve görmezden gelmektir…
Hollywood’un bir türlü uyarlamaktan bıkmadığı çizgi roman dünyasından özgün bir örnek Wanted… Bolca fanatik, adından övgüyle bahsettiren bir öyküden iyi film çıkacağı beklentisi ise ilk andan itibaren mevcuttu. Kadro oluştuğunda pek şüphe de yoktu aslında. Nöbet serisinde başarılı bir işe imza atmış olan Sovyet yönetmen Timur Bekmambetov ilk andan doğru seçim gibi duruyordu zaten. Oyuncu kadrosundaki yıldız isimler de cabası idi. James McAvoy, Morgan Freeman, Angelina Jolie ve Terence Stamp filmin ağır topları olunca daha ilk fragmanından gösterim günü gelsin duygusu uyandırıyordu. Gösterim tarihi geldi, sinemalara koşuldu, izlendi ve ne oldu…Geriye ev sineması için iyi bir test filmi kaldı… Zaman içerisinde seyirci onu nereye konuşlandırır bilinmez ama şimdilik durum şöyle;
Ana konusu ve her şeyini borçlu olduğu çizgi romana pek sadık olmayan olmayan bir film.
Aksiyonu Matrix gibi devrimsel nitelikte başlatıyor olması alkışı hak etmesini sağlıyor. Ama devamı pek öyle gelmiyor. Tipik Neo, Trinity ve Morpheus üçlüsünü temel alan üç karakter görmek fazlaca kolay kaçmak oluyor.
Yönetmenin tarzını, görsel kadrajlarını daha fazla imkanı olsa ne hale getirebileceğini göstermiş olması ise tek kelimeyle enfes! Kesinlikle doğru tercih benim diyor Bekmambetov…
Anafikrin Halıcıların bu derece inandırıcılıktan uzak işlenmiş olması ise başlı başına bir sorun. Hele o kadar ucuz bir çemberli final yapıyor ki, Fox’u da bir çırpıda yanlış seçimle harcıyor. Hayli ucuz kaçan bir harcama oluyor bu.
Klavyenin parçalandığı sahne gibi görsellikler başta olmak üzere fazlaca detaylandırılmış sahneler filmin hep yüksek olan görsel tonunun yansımalarından biri. Bu tip sahneleri gördükçe insan konuya ne gerek var ki demekten kendini alamıyor.
İyi ile kötünün bu yeni mücadelesinde ezik olanın ezen olmasına giden yol hayli keyif veriyor.
Diğer rollerde de mantık aranmış olsa ve yan karakterlerde daha özgün yaratılsa çok iyi bir film olabilirmiş dedirten Wanted, bekleneni sadece görsel olarak veren yarım yamalak bir görsel şov…
Sonuçta bir mermiyi takip etmenin hazzı bambaşka…