‘James Mangold’ Kategorisi için Arşiv

Devam filmi olan “The Wolverine”de işler pek kolaygitmiyor. Deadline’ın son haberine göre, 2011 sonbaharında başlanması planlanançekimler, 2012 başlarına ertelendi. 

Bunda Hugh Jackman’ın “Les Miserables”da çalışmayabaşlaması rol oynasa da, filmin nerede çekileceğinin henüz belli olmaması dabüyük etken.

Daha önce filmin çoğunun Japonya’da çekileceğiplanlanmış olsa da, ülkede meydana gelen büyük deprem, bu planda değişikliklereyol açtı.

Dahası, Fox’un Japonya’dan tamamen çekilmesi,neredeyse tüm senaryoyu oraya göre yazan Chris McQuarries için büyük birterslik yaratacak.

Asıl aksilikler Mart 2011’de çekime başlayacak DarrenAronofsky’ın projeden çekilmesiyle başladı ve o günden itibaren film sürekliertelendi.

Yerine gelen James Mangold, Fox’un yakında bu işeçözüm getireceğini umuyor. İlk filmin 400 milyon USD hasılat yaptığıdüşünülürse, stüdyo bu işin peşini kolay bırakmayacak ve mutlaka bir çözüm yolubulacaktır.
Kadınlara Aksiyon Şerbeti!
1995’te ilk uzun metrajı “Heavy” ile ismini duyurduktan sonra çizgisini hep koruyan, son olarak bir western klasiğinin (3:10 to Yuma) yeniden çevrimiyle saygınlığını da iyice arttıran James Mangold’dan, filmografisinin epey dışında serinletici, gazlı bir enerji içeceği kıvamında yaz eğlenceliği “Knight and Day”… Başrollerine yerleştirdiği iki yıldız isimle, takip edilesiliği yüksek, eğlenceli ve akan bir senaryo.
Kendi halinde sıradan bir yaşam süren kadının, attığını vuran ayrıntılara önem veren bir şövalyeyle biraraya gelişi… Eski araba toplayan June kardeşinin düğününe yetişmek üzere uçağa biner, iki kez çarpıştığı adamı yanında görüp üç lafla ondan etkilenir. Wc kabinindeki provanın ardından topladığı cesaretiyle Roy’un dudaklarında alır soluğu. Sonrasında uçaktaki herkesin ölü olduğunu öğrenince dudaklarından tiz bir çığlık çıkar bu kez. Yanlış yerde ve zamanda bulunan kadının macerası da böylece başlar. Cameron Diaz’ın sempatik tavırları ve doğal mimikleriyle şenlenen ve genellikle onun duygularıyla ilerleyen film finaline değin seyirciyi de aynı konuma ekleyerek Roy’a bolca bakmamızı ve karar vermemizi bekleyen bir aksiyon.
Uyutularak kaza beladan kurtulan, tekdüze hayatına Roy sayesinde adrenalin enjekte edilen kadının soruları da çoğalır her seferinde. İki ayrı kutup vardır ve iki kutup da birbirinin zıttı şeyler söylemektedir. June hangisine inanmalıdır. Güvenlik mi, heyecan mı… Attığını vuran, işinde çok iyi ajan Roy, sürekli onun iyiliğini düşünen bir şövalye olunca sürekli soru işaretleriyle June da zor seçimlerle başbaşa kalır, haliyle bizde…
Diyaloglarını tekrarlayarak küçük bir çember de oluşturan yaz eğlenceliği yağ gibi akan bir kadın erkek kovalamacası, Bird On a Wire gibi çılgın durmak bilmeyen bir aksiyon. Benzerlerinden farkı muğlaklığı ve Roy’un aslında kim olduğunu netleştirmemesi… Tamda bu noktada aksiyonu besleyen de, ondan faydalanan da kadın izleyici olması. Zira erkek izleyici için pek albenisi olmayan, sıradan düz bir filmken, kadın izleyici bir şövalyenin maceradan maceraya atılırken kendisini düşünen, önceden bilgilendiren, koruyan kollayan şövalyeyi ağzı açık seyrediyor muhtemelen. İkinci yarının ortalarında mütevazi bir aileye sahip, yakışıklı bir adam olduğunu keşfedip bir de üstüne yaşanan olayın kendisini korumak için düzmece olduğunu öğrenince kendisini şovalyesinin kollarına bırakan bir kadının macerası haline geliyor Knight and Day…
Bolca güldüren, durmak bilmeyen ama daha çok kadınlara hitap eden nabza şerbet bir aksiyon nihayetinde…

3:10 to Yuma

Frankie Lane’in “3:10 to Yuma” adlı parçası ile akar tüm jenerik, kamera yerden yükselirken posta arabasını görürüz. Yazılar akmaktadır. Sonra sığır sürüsü ile yolu kapanınca mecburen duran arabadan Ben Wade ve çetesine kayar kamera. Wade hemen sadede girer, paraları alırken rehin alınan kendi adamı ile rehin alan adamı seri bir şekilde vurur. Öldürdüğü adama da sahip çıkar, adını ve yaşadığı yeri sorar… Yaşadığı yere götürün der ve ekler; “Bir adam yaşadığı yerde gömülmeli” Kendi adamı içinse kural basittir. Vurmasak bizi tehklikeye atacaktı. Hemen ardından sığırlarının peşinden iki oğlu ile gelen Dan Evans’ı görürüz. Yıl 1957’dir, filmimiz soygun sahnesi ile açılmıştır.

Yıl 2007…Gerilimli bir müzikle jenerik akar, Dan Evans’ın evindeyizdir. İki oğlundan büyük olanı yaktığı kibritin ışığında macera kitaplarına bakar, hemen ardından Alice’i görürüz. Sese uyanmıştır. Kalkıp bakar, Dan elinde silah pürdikkat beklemektedir. Sese doğru dışarı fırlar, Alice’in dediği gibi rüzgar değildir, Hollander’ın adamları borcunu ödemesi için ahırını yakmıştır. Koşarken düştüğü anda sol ayağının dizden aşağısının olmadığını görürüz. Büyük oğlu William yangından birşeyler kurtarmak isterken geçen diyaloglarla ailenin çaresizliğine şahit oluruz ve William’ın asi delikanlı olduğuna. Günün sabahında sorunlar devam etmektedir. Kamera Ben Wade’ın bakışındadır bu kez. Bir kuşun resmini yapmaktadır. Prens Charlie yaklaşmakta olan arabayı haber verir. Wade yaptığı resmi kuşun olduğu dala asar. Bu kez soyguna daha ayrıntılı şekilde şahit oluruz. Arka planda iki karakterin karşılaşmasının gerilimi de mevcuttur bu kez. Soygun pek kolay olmaz. Altınların yerini de banknotlar almıştır. Wade rehin sahnesinde bu kez daha hızlı silah çeker, diğer adamı hiç umursamaz, kendi adamına ise can çekişirken “Bizi tehlikeye atmanın cezası işte budur” der.

50 yıl ara ile çekilen 2 filmin temel farklılıkları daha başlangıcından bellidir… 57 yapımında kötü hakkında da iyi hakkında da pek net birşeyler bilmeyiz. 2007 yapımında ise daha başlangıcından ikisi hakkında da bilgilendirilmişizdir.

Ben Wade’in kasabanın barında yakalanmasına kadar belirgin bir fark olmasa da, belki de Russel Crowe farkı ile sessiz, fazla özellikleri olmayan Wade gitmiş, resim yapan, incil okumuş hırslı bir adam gelmiştir. Wade yakalanışından itibaren saldırganlığını korur, hatta bazen arttırır.
O ünlü yanıltma sahnesinden sonra 2 film arasındaki bağ tamamen değişir. Wade’i 3:10’a kalkacak Yuma trenine sağsalim bindirmek üzere gönüllü olan Evans’ın sebepleri aynı olsa da içinde bulunduğu durum daha iyi işlenmiştir bu kez. Oğullarının gurur duyduğu babadır.
İlk filmde hiçbir ağırlığı olmayan oğul William bu kez babasının peşinden giderek olayların tamda içindedir. Belayı savuşturmak için mücadele eden baba-oğul figürü filmde yerini almıştır. Asi evlat William babası gibi inatçı ve savaşçıdır.
İlk filmde sapasağlam gördüğümüz Dan, bu kez savaş gazisidir. Sıkı nişancılığının sebebi gün ışığına çıkmıştır böylece.
57 tarihli filmde; aldatmaca sonrası Dan, Butterfield ve kasabanın sarhoşu Alex, Wade’e eşlik ederek yola çıkmaları ile Contention City’e varmaları bir olur. Filmin ana gerilimi ve özelliği de burdadır. Otelde “balayı” suitinde treni beklerken yaşanan gerilim filmin ana çatısıdır. Wade’i filmin başında vurduğu iki adam dışında elinde silahla bile görmeyiz. Ner kadar kötü bir olduğuna film boyunca sadece dolaylı anlatımlarla şahit oluruz. Otel Odasında bek-lerlerken kendisini bırakması için para teklifini, ortaklık teklifine kadar yükseltir Wade. İncille ilgisi yoktur, resim çizmez ama kurtulacağından emindir. Otel odasından istasyona gidiş öncesi, Alice kocasının peşinden gelir. Dönemin sürekli vurgulanan ailenin önemi vurgulanmıştır yine. Dan karısına umut verir.
Otelden istasyona kadar olan yol çok zor ve silahlar altında geçilir ama Wade son anda taraf değiştirir ve ikili trene biner. Tren ilerlerken sürekli vurgu yapılan kuraklık sona ermiş, yağmur başlamıştır. Yol kenarında bekleyen Alice, kocasını sağsalim görür. Herşey yoluna girmiştir. The End yazısının vakti gelmiştir.

Gelelim 2007 versiyonuna, aldatmaca sonrası yola çıkan kadro bu kez değişmiştir. Kasaba sarhoşu yerine pısırık veteriner Potter, ödül avcısı Byron ve Hollander yerini almıştır. İlk filmin aksine hemen kasabaya varmazlar. Bunun için tehlike ve yapılması gereken bir kamp vardır. Yapılacak olan demiryolları da fona eklenmiştir. Kamp sırasında Wade ve Evans’ı daha yakından tanırız. Wade saf kötü olmaya devam ederken Evans ekibin en güvenilir kişisi ve kahramanıdır. Tüm maceradan sonra varılan kasabada otel odasında bekleme süreci daha sancılıdır. Daha çok silah patlar. Ama en önemli fark, hem Wade’in, hem de Evans’ın onca gerilimin arasında birbirlerine anlattıkları sırlardır.
Evans’ın görevi sadece Wade’i trene bindirmektir. Bu seçim filmin finalini de büyük ölçüde değiştirir.

Tüm bunları ışığında iki filmi karşılaştırırsak, Imdb kullanıcılarından 7.7 gibi yüksek bir oy ortalamasını alan bir filmi 50 yıl sonra yeniden çevirmek gibi zorlu bir yükün altına giren yönetmen James Mangold, bu yükün altından başarıyla kalkmış.
Yönetmenlik kariyerine çok iyi bir “ilk” film olan, çağdaş güzel ve çirkin öyküsü “Heavy” ile başlayan Mangold, ödüllerle karşılanmıştı. Yıldızlarla dolu kadrosu ile dikkat çeken ama beklentileri karşılayamayan “Copland”in ardından “Girl Interrupted” ile merkeze aldığı iki karakterini derinlemesine işlemiş, sorunlu kız “Lisa” rolüyle Angelina Jolie’nin oscar adlığı çıkışı gerçekleşmişti. Yine çağdaş aşk masalı “Kate & Leopold” sonrası “Identity” ile çok parçalı bulmacayı, ustalıkla kotardığı atmosferinde yardımı ile uygulamıştı. Ünlü müzisyen Johnny Cash’in yaşamını anlatan “Walk the Line”da da merkeze aldığı iki karakterini derinlemesine işleyip, oyuncularından yüksek performanslar almıştı. İki oyuncunun da oscar adayı olması ve Reese Witherspoon’un oscar alması pek şaşırtıcı olmadı.

James Mangold 3:10 to Yuma’da da merkeze aldığı iki karakterini derinlemesine işliyor. Film boyunca Wade olmakta, Evans olmakta zorlaşıyor. Crowe ve Bale’in mükemmel performansları ile kimliklerinin verdiği yükü taşımakta zorlanan iki adam haline geliyor.
Bir klasiği yeniden çevirmek söz konusun olduğunda, ana hikayeye eklemeler ve karakterleri derinleştirme tercihini kullanan Mangold; bir klasiği, daha da yükseğe asıyor…