‘James Franco’ Kategorisi için Arşiv


Bir Elinde Cımbız, Ötekinde Ayna Umurunda mı Dünya

Efendiiim, tuzu kuru bir hanımefendi hayatını bırakıp yabanellerde kendini aramak üzere yollara koyulmuş… O ülke senin bu ülke benim gezinmiş… Yetinmemiş çiziktirmiş macerayı, olmuş mu sana kallavi bir kitap… Yetmemiş okumuş millet, adı mıdır, içeriğimidir bilinmez kadınlar üşüşmüşler kitaba, best seller olmuş hemencecik… Bununla da bitmemiş Julia Roberts hanımefendi bakmış gezgin hatunumuz Elizabeth Gilbert’ın kitabında iş var, alayım haklarını da vurayım parayı demiş… Herhalde bi de kendim oynarım vururum voliyi diye de eklemiştir… “Ye, Du et, Sev” tastamam böyle ortaya çıkmış.

Kitabı okumadan, sırf filme dayanarak sallamaktan pek hazzetmesemde, ortada film namına pek bir şey yok aslında. Zira baş karakterimizin neden kendini kaybedip yollara vurduğunu anlayan varsa beri gelsin… Neden kendini kaybettiğini anlamak bir yana, kendini niye bulacağını anlamakta zor. Olsa olsa narsist bir kadının kendini yüceltmek için uzak diyarlarda asfalt aşındırması olabilir karşımızdaki. Hedef kitlesi iyi seçilmiş, güzel hesaplanmış bir pazarlama harikası olarak görünmek haricinde hiçbir özelliği olmayan bir film olmuş Ye Dua Et Sev… İyi oyuncular dahil de olsa, sahneleri geldiğinde girip çıksalarda ne onların bir amacı mevcut, ne de hatunumuzun…

Krizler, terör derken dünya ne hallere gelmiş umurunda olmayan bir hatunun yaptığı gezilerden ibaret film biraz da uzak kültürlerden demet sunalım demiş,  yakışıklı bir egzotik erkeği eklemiş yetmemiş gurbet ellerde iki amerikalıyı yanyana getirip dertleştirmiş. Hepsi o… Ne ortada bir öykü, ne bir mesaj, ne de olay… Bu derece kısır bir filme insanlar nasıl merkla koştu sorusuna verilecek cevapda hak getire bu arada…

Çok satar kitaplardan hazzetmediğim için beni şaşırtmayan durumun tek istisnası Ryan Murphy oldu. Adam Nip/Tuck ve Glee’nin yaratıcısı ne de olsa. Sinemaya attığı ilk adımda da “Runinng With Scissors” ile yönetmenliğe de ısınmış… E be adam ne işin var bu projede demezler mi adama… Hakkaten ne işi var anlamak zor. Büyük stüdyo filminde olması akla gelecek son isim belki de… Önceki işlerine baktığınızda, enteresan karakterler, sıradışı olaylarla örülü diziler… Nip/Tuck’la aile kavramının altına dinamit koyan adamın bu derece klişe imza atmasına şaşırmamak elde değil nihayetinde… Bu derece güllük gülüstanlık bir konuyu kitaptan aldın tamam da arkadaş, bırak başkası yönetsin diyen bir kişi bile olmamış yanında o tuhaf işte… Hadi sen akıl edemedin, yanındakiler desin…

Ortayaş krizi ortasında kocasından ayrılıp dul kalan bir kadının macerası işte anlatılan. Adıyla sanki okuyana manifesto verecekmiş gibi dursa da ortada hiçbirşey yok. Yemek masasında ben şuyum, ben buyum diyen topluluğun içinde acaba benim kelimem ne diye düşünen bir kadın, gezip dolaşıp kendi kelimesini buluyor. Eee peki bize ne bundan? O kısım atlanmış… Basit bir romantik komedi deseniz o değil… Karakterleri, olayları ve amacı havada kalmış basit bir çok satar uyarlama işte eni sonu… Amacına ulaşılmış paralar cukkalanmış…
Murphy’nin projede ne işi var demişken kadroya da değinelim… Julia Roberts’ın role yakışmaması ilk dezavantaj oluyor izleyici için zaten. James Franco, Richard Jenkins ve Javier Bardem biraz kurtarıyorlar gibi ama onlarında süreleri yetemiyor ki elle tutulur tek sahnede de Jenkins var zaten…

Gurulardı, egzotik kültürlerdi, bodaydı zendi dört dönen bir kadının maceralarını izlemektense yürüyüşe çıkın demek en doğrusu olacak galiba… Zira refahtan rahatı kaçan bir kadının ticari pompa geziye çıkmasından size ne…

Reklamlar


Bir döneme damgasını vurmuş buruk sesli müzisyen Jeff Buckley’nin hayatını canlandıracak aktör sonunda belli oldu. Alacakaranlık serisinin yıldızı Robert Pattinson…
1997 yılında 30 yaşındayken hayata gözlerini yumarak, arkasında yasa boğulan hayran kitlesi bırakan Jeff Buckley’nin melankolik yaşamını beyazperdeye taşıyacak proje için James Franco ile Robert Pattinson’un kıyasıya rekabet ettiği biliniyordu. Fiziksel benzerliklerin avantajıyla Franco projeye çok yakışacakken, yapımcıların tercihi popülaritenin gücüyle maalesef Pattinson oldu…
Gitar çalan ve müziğe olan ilgisi bilinen Pattinson, Buckley’nin şarkılarını kendi çalıp söyleyecek. 

Dumanlı kafalar uçuşta!
Komedinin değişen anlayışının mimarı ve en gözde ismi Judd Apatow ve ekibinin üretim şovu son hızla sürüyor. Hemen hemen her türe, her konuya yeni bir bakış açısıyla, kuralları çiğneyerek farklılık getiren ekip, malzeme sıkıntısı çekmeden yaratıcılığına son sürat devam ediyor. Neredeyse her yıla büyük gişe filmi sığdıran ekibin, küçük ölçekli denemeleri ise daha fazla.
Ardı ardına her kalıba kendi tarzında örnek veren ekibin en üretken yılı da 2008 oldu hiç kuşkusuz. 2008’e Apatow imzalı 5 film sığdı. Bunlardan ikisi gişe buldu ülkemizde. “You Don’t Mess with the Zohan” ve “Forgetting Sarah Marshall” komedi kısırlığında fırsat olarak göze çarpmıştı. Elbette yıldız oyuncu kadrosu ile ön plana çıkarak gişe şansını buldukları söylenebilir. Diğer 3 film Drillbit Taylor, Step Brothers ve Pinapple Express doğrudan dvd olarak arıyor izleyicisini. Drillbitt Taylor’da okulda dayak yiyen ezik öğrencilerin bodyguard tutması konu edilmiş, Step Brothers’da da iki yetişkin geri zekalı üvey kardeşin komedisi denenmişti. Pineapple Express’da bu iki filmden daha fazla ön plana çıkıyor.
Ekibin yeni hedefi 80’ler… 80’li yılların aksiyon filmlerinin atmosferi, yaygın karakterleri ve klişeleri ekibin radarına yakalanmış bu kez. Birde üzerine Pulp Fiction ile başlayan bir yığın serseri öyküsünü anlatan filmleri ekleyin… Ele alınan bu klişeler bizzat karakterlerce akıllarına gelmiş olarak deneniyor ve gürültü de orada kopuyor zaten.
Seth Rogen ve Evan Goldberg’in senaryosunu peliküle aktaran isim David Gordon Green… 2 kısa film sonrası ilk uzun metrajı ile 2000 yılına bol ödüllü draması “George Washington” ile damga vuran Green, çıkışının sürpriz olmadığını da sonraki filmlerinde kanıtlamış bir isim. 2003’te romantik draması “All the Real Girls”de bağımsız filmlerin vatanı Sundance’in jüri özel ödülüyle taçlanmıştı. 2004’te bu kez drama biraz gerilim ekleyip “Undertow” ile çıkageldi. 2007 tarihli Romantik draması “Snow Angels” ise şimdilik Green’in en iyi filmi olarak görülüyor. Hiçbir filmi ülkemiz vizyonuna uğramadığı için yaygın izleyicinin yabancı olduğu bir isim olan Green özellikle filmlerinde dramatik yapıyı sağlam kurmasıyla biliniyor. Drama ağırlıklı çalışan yönetmenin bu açıdan ilk komedisi Pinapple Express olması da aslında iyi. Eldeki iyi malzemeli komedi için tüm taşları daha ilk başta yerine oturtuyor ve bir anda konuyu zincirlerinden boşandırıp, bu sayede seyirciye nefes aldırmıyor.
Film açılışını bir askeri üste, ot denemesi ile yapıyor. Deneyen askerin zıvanadan çıkması üzerine ot yasaklı ilan ediliyor, böylece malum karakterlerimizin de başına gelecekler önceden ipucunu vermiş oluyor. Kimsenin teslim almak istemediği resmi evrakları, kılık değiştirerek ulaştıran Dale ile ot aldığı satıcı Saul kanka falan değil ilk başlarda. Al parayı, ver malı hepsi o. Dale’in sıradan bir ezikten farkı yok. Tipik bir Amerikan Rüyası kaybedeni… Lisede okuyan sevgilisi dışında hiçbir tuhaflığı olmayan sıradan bir kaybeden… Soluğu Saul’un yanında aldığında yeni bir mal deniyor. Eşsiz kafa yapıcı madde olarak beliren ot filmimizin de adı: Pinapple Express. Tadanın hemen bildiği bu ot da tüm dertlerin başlangıcı zaten…
Son teslimatı için Ted Jones’un evinin önüne park ettiğinde, Jones’un bir polisle birlikte cinayet işlemek istemesiyle panikliyor ve içtiği otu yere atıp, topukluyor. Jones’un fark edip otun Pineapple Express olduğunu anlaması, satanın sadece Soul olması, onunda sadece Dale’e satmış olması zincirleme olaylar bütünü ile tüm filmin konusunu da bir anda kurmuş oluyor. İki çift laf etmişliği olmayan Dale ve Soul kaçarak hayatlarını kurtarma girişiminde bulunuyor ve kanka oluveriyorlar. Bu kaçış sırasında da 80’lerin tüm aksiyon filmlerine, atmosferine, birer birer göndermeler selamlar bulmak mümkün. Filmin tüm parıltısı da orada zaten… Özellikle o dönemi yaşamış sinefillerin keyifleneceği bir çok sahne mümkün.
Red’in evine gidildiği ve saçma sapan ama hayli doğal bir kavganın edildiği sahneden başlayarak, filmin zincirlerinden adeta boşanıyor… Öyle ki, usta işi replikleriyle bir dakika nefes almak bile zor. Neredeyse gevezeliğin sınırında dolaşan film, neyse ki fazla zorlamıyor. İkisi de birbirinden salak Soul ve Dale’e Red’in de katılması ile tüm dertler çözülüyor. Özellikle Soul’un arabanın camını patlatmak isterken, ayağının camda kalması gibi anlar da filmin zirve noktalarından. Filmin başladığı ambara geri dönen filmin aksiyon yönü de bir diğer güçlü unsuru. İki salağın filmlerde gördükleri klişeleri uygulayamama başarısı da takdire şayan anlardan… Dale’in kız arkadaşıyla ilişkisi de son derece iyi kullanılıyor. “Ahbap benim en iyi dostumsun” cümlesi elbette olası bir anlaşmazlıkta ayrılık klişesini getirse de, Pulp Fiction’vari cafe de geçen finalle her şey yerli yerinde bitiyor.
Senaryo sahibi Seth Rogen başta olmak üzere, James Franco’nun omuzlarında yükselen film Danny R. McBride’ın da katkısı ile yönetmene pek bir iş bırakmıyor doğrusu. Oyuncu ağırlığı, yönetmene yapacak pek bir şey bırakmamış…Çok fazla bir şey düşünmeden ekran başına kurulduğunuzda tüm dertlerinizi unutturacak, komedi tarzı size yabancı gelse de bile sonuna kadar izleyeceğiniz tempoda sürecek bir film Pineapple Express, ot içen iki salağın dostluk serüveni olarak eğlendirmeyi başarıyor…