‘İf’ Kategorisi için Arşiv


Altyazı Aylık Sinema Dergisi, bu yıl 10. yaşını kutlayan !f istanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde etkinliklerine devam ediyor. Altyazı’nın festivalin bu yılki ‘!f kült’ bölümü için seçtiği ve üzerine izleyicilerle birlikte bir tartışma gerçekleştireceği film, Makavejev imzalı W.R.: Organizmanın Sırları (W.R. – Misterije organizma).
Geçtiğimiz yıllarda seçilen O Lucky Man! ve I am Cuba filmlerinin ardından, bu yıl Yugoslav yönetmen Dusan Makavejev’in 1971 tarihli kült filmi W.R.: Organizmanın Sırları Altyazı yazarları tarafından masaya yatırılacak. Altyazı yazarlarının yanı sıra dinleyicilerin de katılımıyla gerçekleşecek tartışmanın, filmin esin kaynağı olan psikanalist Wilhelm Reich’ın teorilerinden 68’le özdeşleşmiş diğer politik filmlere kadar uzanan geniş bir gündemi olacak.

Etkinlik Bilgileri:
Altyazı Tartışıyor!: W.R.: Organizmanın Sırları
26 Şubat Cumartesi / 19:00
Yer: The Hall (!f istanbul – Festival Merkezi)
Hüseyinağa Mh., Küçük Bayram Sokak no: 7, Beyoğlu, İstanbul
Filmin Gösterim Bilgileri:
17 Şubat Perşembe / 19:30
Yer: AFM Budak Caddebostan   
26 Şubat Cumartesi / 17:00
Yer: AFM Fitaş Salon 4    
4 Mart Cuma / 12:30

Yer: AFM CEPA Salon 4 (!f Ankara)

Bu sene 10. yılını kutlayan Türkiye’nin ilk ve tek bağımsız filmler festivali !f İstanbul dünyanın önde gelen film festivali ve sinema geliştirme kurumu Sundance ile geliştirdiği işbirliği kapsamında dört genç Türk yönetmene çok büyük bir fırsat yaratıyor.
Sundance Lab, 1981 yılında Utah’da Robert Redford tarafından kuruldu. Amacı yeni yeteneklerin risk alarak orijinal film projeleri geliştirebilecekleri ve önde gelen yazarlar ve yönetmenlerle çalışabilecekleri bir ortam yaratmaktı. Quentin Tarantino’dan Darren Aronofsky’ye, Steven Soderbergh’e, Shirin Neshat’tan Paul Thomas Anderson’a ünlü yönetmen ve senaristlerin sinema tarihine geçen projelerinin ilk adımları Sundance Lab’te atıldı.
Sundance Lab ekibi ilk defa bu yıl İstanbul’a geliyor! !f İstanbul’un 3 yıl süren çalışmalar sonucu geliştirdiği işbirliği kapsamında İstanbul’a gelecek Sundance Enstitüsü yetkilileri, Sundance Lab danışmanları ve ünlü Hollywood senaristleri Etgar Keret, Bill Wheeler ve Wesley Strick Sundance Lab’in bir benzerini İstanbul’da gerçekleştirecek.
Bu özel çalışma için seçilen ve Türk sinemasının geleceğini temsil eden isimler ise Aslı Özge, Nesimi Yetik, Melisa Önel ve Orhan Eskiköy oldu.
Genç Yönetmenler Kimdir?

Aslı Özge
1975 yılında doğan Aslı Özge Marmara Üniversitesi Sinema TV bölümünü bitirdi. Kısa filmlerle başlayan sinema kariyerine Almanya’da Mini –dv ile çektiği ilk uzun metraj filmi “Biraz Nisan” ile devam etti. 2009 yılında senaryosunu yazıp yönettiği ikinci filmi “Köprüdekiler” ile İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film ödülü alan Aslı Özge yenilikçi sinema anlayışı ile genç Türk sinemacıları arasında önemli bir yere sahip.

Nesimi Yetik
Nesimi Yetik 1981 yılında Çorum’da doğdu. İlk filmi Zan Şer Hiç’i 2003 yılında çekti. 2006 yılında çektiği kısa film Annem Sinema Öğreniyor Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarıştı ve kısa film ödülünü aldı. 2009 yılında çektiği “Döşeğimde Ölürken” !f İstanbul’da dahil birçok festivalde gösterildi.
 Melisa Önel
İzmir’de doğan Melisa Önel Amerika’da Tufts Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. Master’ını sinema üzerine yaptı. Fotoğrafla da ilgilenen ve RecCollective adlı fotoğraf inisyatifinin bir parçası olan Melisa Önel ilk belgeseli Ben ve Nuri Bala ile Antalya Altın Portakal Film festivalinde En İyi İlk Belgesel Ödülünü aldı.  



Orhan Eskiköy
 
1980 doğumlu Orhan Eskiköy Ankara Üniversitesi İletişim Fakultesinde okudu. Orada tanıştığı Özgür Doğan ile birlikte 2003 yılında “iletişimsizlik” üzerine bir film yapmaya karar verdiler. Eylül 2007’de filme kendi çabaları ile başladılar ve daha sonra Greenhouse Belgesel Geliştirme Atölyesi, Sundance Belgesel Fonu ve Hollanda Jan Vrijman Fonu’ndan destek aldılar. Dokuz aylık bir çalışma sonra “İki Dil Bir Bavul” filmini tamamladılar. Film, Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi İlk Film Ödülü dahil çeşitli festivallerden çeşitli ödüller aldı.



Mars’tan Dünya’ya, Orda Kimse Yok mu?
!f’in pek sevdiği mumblecore tayfası animasyon yapsa nasıl birşey olur? Cevap, Mars. Düşük bütçeyle harikalar yaratılabileceğinin kanıtı film, 3D, el çizimi ve Waking Life filminden hatırlayacağınız ‘rotoskop’ tekniğini harmanlayarak bizi uzayda bir yolculuğa çıkarıyor. Filmde gene !fçilerin yüreğinde yeri olan Puffy Chair’in Mark Duplass’ı da var. Üstelik yönetmeni Geoff Marslett da geliyor! Hem filmi sunacak hem de 24 Şubat’ta Mars’tan Dünya’ya : Geoff Marslett ile Mavi Kutulu Bir Animasyon Atölyesi adıyla animasyon atölyesi verecek. 90 dakika süren çalışma için katılımcı sayısı 20, erken davranın! Başvurular için ece@ifistanbul.com.
Sundance ve Berlin’den Ayağının Tozuyla Gelen 2 Film

Festival sepetine son anda giren iki taptaze filmimiz var: Film Forward seçkisinde gösterilen Burada ve Buzullar Üstünde, Sundance ve Berlin’in ardından bize de uğrayacak. Üstelik yönetmenleriyle birlikte! Buzullar Üstünde Alaska’da genç bir adamın başına gelen bir felaket sonrasında sınanmasının gerilim dolu hikayesi. Burada ise Ermenistan’da geçen metafizik bir aşk hikâyesi. Kısalarıyla Sundance’de çok ses getiren Andrew Mclean ve Burada’nın Sonic Youth, Tortoise, Low, Yo La Tengo gibi müzik gruplarına çektiği klipleri ile tanınan yönetmeni Braden King filmlerinin gösterimlerinden sonra sizlerin sorularını yanıtlayacak.
Müzik Seven Filmlerin Bölümü – Sesli Yaşam

Bu bölüm bu sene en son kapatabildiklerimizden oldu- karar vermek öyle zordu ki! Britpop kralları Blur’u uzun bir aradan sonra çıktığı turnede takip eden Blur: Koşacak Mesafe Kalmadı grubun yükselişine, düşüşüne ve yeniden doğuşuna tanıklık ediyor. Motörhead’in kurucusu efsanevi isim Lemmy Kilmister’a odaklanan Lemmy”de gerçek bir rock’n roll yıldızının nasıl yaşadığını görüyoruz. 1970’lerden John Lennon’ı bekleyen hazin sondan hemen önceki dönemleri, sanatçının New York günlerini anlatan LenonNYC, Kanadalı görsel sanatçı Clea Minaker ile Feist arasında gelişen yaratıcı sanatsal işbirliğine tanık olduğumuz Baksana Işık Ne Yaptı bölümün öne çıkan filmlerinden. Biletler hızla tükenmeden acele edin!
Geçtiğimiz senenin en çok konuşulan filmlerden biri, bu Pazar açıklanacak olan BAFTA ödüllerinde aday olan Four Lions’ın (Dört Aslan) yönetmeni, kült komedi yazarı ve DJ Chris Morris filmini sunmak üzere Istanbul’a özel bir ziyaret yapacak.
Filmin galası, !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında 24 Şubat Perşembe gecesi yapılacak. 26 Şubat’ta yapılacak olan ikinci gösterimi ise hem Istanbul, hem de dijital bağlantı sayesinde Turkiye ve komşu coğrafyalarda toplam 25 şehirde aynı anda izlenecek. Morris, gösterim sonrası tüm bu şehirlerden gelen izleyici sorularını gene Istanbul’dan canlı bağlantı ile yanıtlayacak.
Gösterildiği her ülkede ses getiren Dört Aslan, dört tane genç intihar bombacısını konu alıyor. Film hem İslami adına yapılan terör üzerine bir hicivleme, hem güçlü bir dram, hem de zekice akan bir komedi.
Chris Morris İngiliz radyo ve televizyonunun tanınmış isimlerinden biri. Ülkemizde ciddi bir hayran kitlesi olan İngiliz sitcom IT Crowd’da Denholm karakterini canlandıran Morris aynı zamanda Jam, Brass Eye, The Day Today gibi İngiliz televizyonunun beğenilen dizilerinde yazarlık yaptı.
Morris’in ziyareti British Council’ın değerli katkısı sayesinde gerçekleşiyor.


Şubat’ta 10. yaşını kutlayacak olan !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin bu seneki programında Oskar’ın güçlü adayları yer alıyor.

Festivalin merakla beklenen ve Digiturk sponsorluğundaki “Hit Filmler” bölümü kapsamında gösterilecek filmlerin arasında, 83. Akademi Ödüllerine aday olan filmlerden bazılarını izleyebileceğiz: Jeff Bridges’in başrolünde oynadığı, Coen kardeşlerin western denemesi “True Grit / İz Peşinde” En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Yönetmen ve En İyi Film olmak üzere tam 10 dalda aday oldu. 

Darren Aronofsky’nin Natalie Portman’lı filmi “Black Swan / Siyah Kuğu” bu yılın en çok konuşulan filmlerinden biriydi ve En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu dallarıyla birlikte toplam 5 dalda aday oldu. 
The Kids All Allright

Golden Globe’da Müzikal / Komedi dalında En İyi Film ödülünü alan Lisa Cholodonko’nun “Kids are All Right / İki Kadın Bir Erkek”’i ise En İyi Film, En İyi Orijinal Senaryo, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ve Annette Bening ile En İyi Kadın Oyuncu dallarında yarışıyor.

Bu seneki Oscar yarışının en bağımsız filmi ise Debra Granik’in yönettiği ve genç oyuncu Jennifer Lawrence’ın başrolde başarılı bir performans sergilediği “Winter’s Bone / Gerçeğin Parçaları”. Filmin En İyi Kadın Oyuncu dalında adaylığı şaşırtmazken, En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında da aday olması onu senenin en iyi bağımsız yapımlarından biri olarak yerini tescilliyor.
Winter’s Bone
Festivalde izleyeceğimiz “Animal Kingdom / Hayvanlar Krallığı” filmi ise Jacki Weaver ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında yarışıyor. En İyi Belgesel dalında yarışan filmler arasında festivalde izleyeceğimiz “Inside Job / İç İşler” var.

Son olarak festivalin “Dünyanın Çivisi” bölümünde izleme şansı yakalayacağımız Sundance Film Festivali Jüri Özel Ödüllü “Gasland / Doğalgazülke” En İyi Belgesel kategorisinin diğer güçlü adaylarından.

17- 27 Şubat 2011 tarihlerinde İstanbul’da, 2 – 6 Mart tarihlerinde ise Ankara’da gerçekleştirilecek festivalin biletleri yine http://www.mybilet.com’dan satışa sunulacak. İstanbul için 5 – 7 Şubat, Ankara için 25 – 27 Şubat indirimli ön satış tarihleri olarak belirlendi. İstanbul’da 8 Şubat, Ankara’da ise 28 Şubat’ta gişelerden bilet satışı başlayacak.

Festival ile ilgili tüm bilgileri düzenli olarak bu adreslerden takip edebilirsiniz.

blog.ifistanbul.com
twitter.com/ifistanbul
vimeo.com/ifistanbul


Şubat’ta 10. yaşını kutlayacak olan !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali çok özel bir konuğa ev sahipliği yapıyor.
John Lennon’dan David Lynch’e kadar sayısız yönetmen ve sanatçıya ilham vermiş Şili asıllı yönetmen Alejandro Jodorowsky, 1989 yapımı kült filmi Santa Sangre’nin festival kapsamında gösterimi vesilesi ile İstanbul’a geliyor.
Santa Sangre’nin bu yıl restore edilen kopyası, 20 Şubat Pazar gecesi, Türkiye’de ilk defa sinemada gösterilecek. Gösterim sonrası yönetmen !f izleyicilerinin sorularını yanıtlayacak.
El Topo ve The Holy Mountain gibi kült filmlerin yönetmeni Alejandro Jodorowsky aynı zamanda maneviyat ve felsefe alanlarda dünyanın takip ettiği bir araştırmacı. Paris’te yaptığı konuşmaları dinlemek için yüzlerce insanın kuyrukta beklediği yönetmen 22 Şubat Salı gecesi İstanbul’da sinema üzerine özel bir konuşma yapacak.

Üç Adam, Bir Harita, Bir Saygı Duruşu
Hollywood çizgi roman ve roman uyarlamalarına yaslanadursun, Uzakdoğu sineması her türe yeni bir soluk getirme uğraşında hız kesmiyor. Özellikle pek örnek verilmeyen türlere sürekli çektiği röntgenleri de yeni filmlere dönüştürüyor. Üstelik bunu yaparken de çıkış noktasını bir klasikten, bir western epiğinden alıyor. Ama parodiye dönüştürmeden, şablonu ya da ezberi bozmaya kalkışmadan. Direk esinlenme söz konusu ama belli ki, Uzakdoğulular vahşi batıda olsaydı geyiğine cevap aramaya kalkışmadan…
Kamera arkasında usta bir yönetmen mevcut… Senaryoya da imza atan Ji-woon Kim, Güney Kore sinemasının yükselen değerlerinden biri. 1998’de ödüllerle karşılanan “The Quiet Family”den bu yana kariyerinin onuncu yılında yedinci filmine imza atıyor ama hepsi de izleyiciyi memnun etmiş filmler bunlar… Ülkemiz seyircisinin özellikle “Karanlık Sırlar” ile keşfettiği “Acı Tatlı Hayat” ile de baş tacı ettiği Ji-Woon Kim tüm filmlerinde belli düzeyi yakalayan, hangi türe el atsa da iyi bir seyirlik çıkaran isimlerden…
Oyuncu kadrosu da hayli tanıdık isimlerden oluşmakta. İyi’yi oynayan Woo-sung Jung, ağlatan aşk filmlerinin yüzü ki özellikle “A Moment to Remember”dan tanıdık gelecektir. Kötü ise yönetmenin bir önceki filmi “Acı Tatlı Hayat”tan bildiğimiz bir sima Woo-sung Jung… Çılgın’ı oynayan ise “Yaratık”tan bildiğimiz Kang-ho Song… Üç tanıdık sima ve özellikle de başarılı oyuncunun üzerinde yükselen film olması beklentisi de doğru cast seçimiyle gerçekleşiyor. Oyuncular üzerlerine düşeni fazlası ile yapıyor. Zaten seyircilerin önceki filmleri dolayısıyla kafalarındaki şablona oturttukları oyuncuları doğru karakterlere verince, hiçbir aksaklık yaşanmadan, film daha ilk andan itibaren seyirciye yakın gelip, özdeşleşme fırsatı da doğuruyor.
İsmi itibariyle açıkça görüldüğü üzere “İyi, Kötü, Çirkin” epiğinin şablonundan beslenen film yol haritasını da bu klasikten alıyor. Mançurya çöllerinde geçen bir western yaratan Ji-Woon Kim, temel fikirde “eastern”i yaratmakta da hayli başarılı. Epik westernlerin az konuşmalı, bol silahlı, bol çatışmalı ama genelde çatışmayı bekleyen o ağır temposunu kullanmama tercihi de son derece doğru. Sürekli bir cümbüş şeklinde ilerleyen filmine harika aksiyon sahnelerini yedirerek filme hem canlılık hem de tempo kazandırmış ki filmin enerjisinin çok iyi olduğunu belirtmekte fayda var. Bu konuda tüm desteği de oyuncularından alıyor. Nasıl mekan yaratırsanız yaratın, nasıl bir atmosfer yakalamaya çalışırsanız çalışın, doğru oyuncular ve iyi oyunculuklar olmadan yanına yaklaşmak bile zorken, doğru oyuncu kadrosu farkını konuşturuyor adeta. Kimi zaman “Çılgın” filmi sırtında taşıyıp komikliklere ve eğlenceye kapı açarken, “Kötü” aksiyonu, “İyi” de duygusallığı filme ekleyip ortaya komple bir iş çıkmasını sağlayarak film bir basamak yukarı çıkarıyorlar.
Açılış itibariyle gördüğümüz ne işe yaradığını bilmediğimiz bir harita mevzu bahis. Çılgın her zamanki gibi Tren’i soymaya kalkışırken, Kötü’de haritanın peşinde. İyi ise klasik bir ödül avcısı… Kötünün başına konan ödül miktarının peşinde… Doğal olarak Çılgın’ın tren soygunu sırasında haritayı da çalmış olması üçlünün birbirinin peşinde dur durak bilmeksizin kovalamacasını aktarıyor bizlere. Ama aksiyon sahneleri başta olmak üzere her sahne son derece stil sahibi… Her aksiyon sahnesi o anda kalıyor ki, Uzakdoğu filmlerinden, özellikle de John Woo’dan alışık olduğumuz ağır çekimler olmaksızın film akıyor ve adeta kovalamacaya katılıyor, seyircisini de peşine takıyor. Bir cümbüş gibi ilerlerken sırıtan absürt görünen, mantık dışı hareketlerin yer almadığı aksiyon sahnelerinde tekrar yada farklı açılardan gösterme yanlışına düşülmemesi de takdire değer.
Özellikle film tüm zincirlerinden boşaldığı final öncesi hayli uzun çöl sahnesinde giren enfes müziklerle filmin seyrine doyum olmuyor ki, zirve anı da o sahneler zaten. Harita peşinde olanların sayısı arttıkça, yeni rakipler aksiyonu arttırıyor ki, ustaca yönetilmiş sahnelerde yakalanan görsel zenginlik de filmin ön plana çıkmasını sağlayanlardan.
Japon ordusu başta olmak üzere, haritanın peşinde olanların farklılıklarıyla yakalanan çok kültürlülük filmin içine de işliyor. Korelilerle ilgili diyaloglar başta olmak üzere repliklerde işin içine dahil olunca soluksuz macera hız kesmeden sürüyor. Filmin repliklerinde geçen Koreli cümleleri de hayli eğlenceli yerlere çıkmakta. “Her Koreli’nin hüzünlü bir öyküsü vardır” ya da “Sen gördüğüm en duygusuz Korelisin” gibi cümlelere karşı sözü Koreli aldığında daha genel konuşuyor. İyi’nin “Ülken elden gitmişken araziyi ne yapacaksın?” sorusuna “Bizim gibi insanlar için ha asillerin himayesi ha Japonların, ne fark eder ki” cevabı da hayli ilginç. Tüm kovalamacaya dair bir cümle etmeden de durulmuyor elbette… “Bir şey uğruna birisinin peşine düşersen başka bir şey de senin peşine düşer. Hayat kovalama ve kovalanmadan ibarettir. Kaçış yoktur.”Zevkle izlenen birçok aksiyon sahnesi barındıran filmin en büyük artısının uzun planlarla desteklenen kamera hareketleri olduğunun da altını çizmek lazım… Western gibi artık örnekler verilmeyen bir türde son yıllarda “3:10 Yuma”ya gösterilen ilgiye bakınca bu film çok daha fazla ilgi toplamalı, daha fazla izlenmeli yargısında bulunmak hiç zor değil. “İyi, Kötü, Çirkin”in mirasını, üç karakterin ve dolayısıyla hayatın kovalamacasını anlatan soluksuz macera hem türün gereklerini yerine getiriyor, hem oryantal bir western dozu yakalıyor, soluksuz ve keyifle izleniyor…

Argento’nun izinde bir alt-tür: Giallo

!f 2009’un Kült bölümündeki iki filmden biri “Profondo Rosso” hiç kuşkusuz belli bir türe başyapıtlar veren bu yüzden de o türün babası sayılan Dario Argento ile ya da “Giallo” türü ile hiç tanışmamış olanlara büyük bir fırsat sundu. Çağdaş korku sinemasına derin izler bırakan yönetmenin klasiklerinden birini beyazperde de izlemenin hazzı ise tarif edilemez…
Kariyerine Roma’da bir dergiye film eleştirileri yazarak başlayan Argento’nun sinema kariyeri ise 20’li yaşlarında senaryo yazmasıyla şekillenir… İlk senaryosuna 1967’de çekilen bir komedi filminde imza atsa da, üçüncü senaryosuyla westernden başlayarak her türde çalışır ama çıkışını 1968’de yedinci senaryosu ile yapar. Dile kolay Sergio Leone’nin efsane western başyapıtı “Once upon a time in the west”in senaryosunu Bernardo Bertolucci ile birlikte yazar. Ağırlıklı olarak western ve savaş filmlerine senaryo verdikten sonra, 1970’de ilk yönetmenlik denemesine girişir. Bolca başyapıt vereceği korku sinemasına “Phantom of Terror” ile bir daha silinmemek üzere Argento adını yazdırır. Peşisıra çektiği filmlerden sonra kariyerinin yedinci filminde, 1975’de ilk büyük hitini üretir; “Profondo Rosso”… Dönem olarak da korku sinemasında usta yönetmenlerin veliaht arayışında olduğu zamana denk gelince Brian De Palma ile birlikte türü sırtlayacak iki isimden biri olarak ilan edilmesi de sürpriz olmaz… De Palma’nın Hitchcock sinemasından beslenmesinin aksine Argento’nun kendine has özgün bir stil yaratması da daha da ön plana çıkmasını sağlar…
Döneminin fenomeni olan çok yönlü sanatçı Argento, rengi ve dekoru her türlü aşırılık ve yapaylıkla bozarak, rahatsız edici düşsel bir ton ile özgün ve etkili bir estetik yaratmayı başarır. Neredeyse tüm filmlerinde olayları katilin gözü ve bakış açısından anlatmayı tercih eder ki, oyuncularını da tanınmamış ve deneyimsiz isimlerden seçince izleyicinin özdeşleşmesi kaçınılmaz olur. Bir de üzerinde çok durduğu ve adeta filmin yarısı olan müzikleri ekleyince her filminin klasik olması da kaçınılmaz hale gelir elbette.
Dario Argento hakkında bilgi verip de, sürekli başyapıtlar verdiği, ustası sayıldığı türe ait bilgi vermeden olmaz. Alt metin okuma uğraşında olan sinema eleştirmenlerinin pek sevmediği bir tür olarak pek saygı görmeyen, bahsedilmeyen “Giallo” sadece sinemaya ait bir kavram değildir. Sözü bu noktada vikipedia’ya bırakmakta fayda var…
Giallo; 20. yüzyıl İtalya’sında ortaya çıkmış olan bir sinema ve edebiyat türüdür ve Fransız ”fantastique” i, suç, korku ve erotizm türleri ile yakından ilintilidir. Terim aynı zamanda türün bir örneğinden bahsedilirken de kullanılır. Giallo kelimesi İtalyancada sarı anlamına gelmektedir ve kelime türün ortaya çıktığı sarı, karton kapaklı kitaplardan ortaya çıkmıştır.
1960’larda bu romanlardan ortaya çıkan tür kitapların tam uyarlamaları şeklindeydi fakat hemen sonrasında benzersiz bir tür yaratmak için modern sinema tekniklerinden yararlanmaya başladı. Yurt dışında Giallo olarak bilinen filmler İtalya’da macera olarak adlandırılır ki genelde Dario Argento ve Mario Bava gibi yönetmenlerin 1970lerdeki klasikleri söz konusudur.
Türün filmleri uzun ve kanlı cinayet sahneleri, artistik kamera kullanımları ve sıra dışı müzik düzenlemeleri ile karakterize edilir. “Whodunit” öğesi şiddet ile harmanlanmış hali ile korunurken, İtalya’nın çoktandır devam eden geleneği opera tarafından süzülür ve Grand Guignol draması ile sahnelenir. Aynı zamanda bol miktarda çıplaklık ve seks içerir. Giallo genellikle delilik, cinnet ve paranoyanın güçlü fiziksel örneklerini sergiler. Tür müziği etkileyici kullanması bakımından kayda değerdir. Özellikle Dario Argento’ nun Ennio Morricone, müzik yönetmeni Bruno Nicalai ve goblin isimli grup ile çalışmaları önemlidir.
Giallo’ yu tür olarak yaratan ilk film Mario Bava’ nın “La ragazza che sapeva troppo” ( The Girl Who Knew Too Much) sudur (1963) . Filmin adı Alfred Hitchcock’ un Anglo-amerikan kültürü ile sıkı bağları olan, ünlü The Man Who Knew Too Much(1956)‘ına ithafen konulmuştur. Mario Bava’nın 1964 yapımı “Blood and Black Lace” isimli filminde Giallo’nun simgesel öğesi sunulmuştu: siyah deri eldivenli elinde parlayan bir silahla maskeli bir katil.
Kısa bir süre sonra Giallo kendi kuralları ve tipik İtalyan tadıyla (keskin renk ve stil eklemeleri) kendine özgü bir tür haline geldi. Giallo terimi de ağır, teatral ve yapay bir görsellikle özdeşleşti. Tür altın çağını düzinelerce Giallo’ nun yayımlandığı 70lerde yaşadı. Türün en öne çıkan yönetmenleri ise Dario Argento, Mario Bava, Lucio Fulci, Aldo Lado, Sergio Martino, Umberto Lenzi ve Pupi Avati oldu.
İşte böyle bir alt-türün babası sayılan Argento’nun bu türe verdiği başyapıtlardan biri olarak “Profondo Rosso” tarifi aynen içeren yapısı ile katilin kim olduğu sorusunun izinden giden bir film. İlk sahnesiyle birlikte göremediğimiz, bolca merak ettiğimiz katili tahmin etmemizi zorlaştıran bulmacaların ortasına düşüyor ve bolca çırpınıyoruz elbette… Fermuarını görebildiğimiz eldivenin arkasında kim olduğunu görmek için ise önümüzde dolu dolu bir 120 dakika mevcut. Üstelik tempo sorunu içermeden ve zamana yenik düşemeyen yapısı ve klasikleşen müzikleriyle hala tazeliğini koruyan bir sinema deneyimi…
Bir caz piyanisti Marcus ile gazeteci Gianna’nın başını çektiği olaylar zinciri, telepati deneyiminde aramızda bir katil var sözü sonrası gerçekleşen cinayetle başlıyor. O anın sonuna tanıklık eden piyanist ile olay yerine gelen gazeteci böylece karşılaşıp olayın izini sürüyor. Ve çoklukla Marcus’un ilk anda gördüğü, gördüğünü sandığı ya da görmediği ile ilgilenerek yarattığı ilizyonla sürüyor. Korku türüne ait her öğeyi ustalıkla kullanan Argento, katilin yerine geçirdiği kamera ile seyircisiyle sürekli oynuyor ve bir profil çıkarmasını da sağlıyor. Anlamaktan çok, görmek teması üzerine yoğunlaşan Argento’nun finale dek, ilk sahnede bir anlık görünen resmin peşinde final yapması da bunun göstergesi oluyor.
Türün gerektirdiği gibi cinayet sahnelerinde makyajlar ve kan hayli yapay, hayli bayağı. Bu yapaylığın getirdiği gerilimden bolca faydalanan Argento heyacanı ve gerilimi arttırmak üzere cinayetlere kurbanlarını tuhaf öldürme yöntemleriyle veriyor. Ayrıca çocuk şarkılarını ve deri eldiveni de bu gerilimi arttırmak kullanıyor bolca.
Tüm bu cinayet araştırması boyunca ilginç bir iki ana rastlamak da mümkün. Gianna ve Marcus’un bilek güreşi yaptığı, Gianna’nın kazandığı feminist sahne ile kadın yüceltilse de cinayete kurban giden kadınların ucuz ölümleri de farklı bir tezat yaratmakta.“Profondo Rosso” çekildiği 1975 yılından bu yana, bir alt türün zirvelerinden biri etiketiyle meraklılarının beğenisini karşılamak için seyircisine “katil kim” bulmacasını sunmak için bekliyor… Katilin kim olduğunu bilenlerin yaşadığı ikinci deneyimin de ilki kadar taze kalması da filmin bugüne kadar topladığı ilginin sebebi zaten…

Kan Gövdeyi Götürürken!

90’ların sonu, 2000’li yılların başında korsan dvd-vcd piyasasının albenisi yüksek, sinefillerin değişik film ihtiyacını gideren Uzakdoğu sineması dur durak bilmiyor. Özellikle gece yarısı toplanıp arkadaş grubu ile izlenen keyifli korkularla başlayan, Halka başta olmak üzere korku serileri ile doruğa çıkan “Gece yarısı filmleri” vahşet sınırlarını zorlayan yeni filmlerle zihnimize akın etmeye devam ediyor.
Dile kolay önce taze korku gerilim öyküleri ile başlayan bu yeni sinema, oyun kültürü ve mangayı da işin içine katarak daha da derinleşmekte, zenginleşmekte sınır tanımıyor… Yaratıcı örneklerle de her türe, her biçime yaslanıyor Uzakdoğu sineması… Çoğu zaman izlenmesi tarifinden kolay olan öncü filmlerin ardı arkası kesilmeden gelmeye devam ediyor. İlk örneklerle yaşanan kültür şokunun arkasından elbette yeni artçı şoklar gelmekte gecikmiyor. Takashi Miike’nin ilk adımlarını attığı bu yeni karma tür her yeni filmde bir tür level atlıyor. Dile kolay artık kült olan “Ichı The Killer”ın ardından gelen Izo, Zebraman, Gozu tuhaflıkta ve sıra dışılıkta sınır tanımayan örneklerdi. Ama her yeni örnek bir öncekinden daha büyük sıçramalar yaratmaya, yeniden şaşırtmayı da başarıyor bir şekilde. Artık kült statüsüne yükselen örnekleri arttırmak mümkün… Hiçbir konu barındırmasına gerek olmayan, tamamen oyunlardan ve mangalardan beslenen filmlerin fark edilip yayılması da artık korsan piyasa ve paylaşım siteleri sayesinde mümkün. Fark edilip yayılması ise adeta ışık hızında gerçekleşiyor.
Geçen yılın bu kıstaslardaki kültü “The Machine Girl” olmuştu. Korku, gerilim, suç, aksiyon, komedi ve bolca kan içeren filmin afişi bile içeriğinin özeti adeta. Afişte görülen okul üniformalı tipik manga dişisi, ama sol kolun dirsekten aşağısını silah almış… Bu şova katılanların başında da hiç kuşkusuz bu tip filmleri yüceltme isteğiyle “Grindhouse” projesine girişen Tarantino-Rodriguez geliyor. Roberto Rodriguez yönetimindeki “Planet Terror”de Cherry’nin ayağında da bir tüfek görmüştük.
Kısa sürede külte dönüşen “The Machine Girl”ün yaratıcı ekibi bu kez bir adım ileri gidiyor ve “Tokyo Gore Police” ile geliyor karşımıza. Yaratıcı ekibin içerisinde özel efektlerden sorumlu Yoshihiro Nishimura’da ilk kez kamera arkasına geçenlerden. Bir ilk film olarak değerlendirmek, ilk film olarak görmek ise hayli zor… Zaten türün tüm önemli örneklerinde candamarı olan özel efektlerde mükemmel iş çıkaran Nishimura hiç zorluk çekmiyor, çektirmiyor.
Sadece manga ve oyun kültürü değil elbette beslenme kaynakları, bolca Cronenberg havası hakim… Özellikle İlk dönem filmleri, Tarayıcılar başta olmak üzere, Existenz’e kadar uzanan geniş yelpazede ağır bir Cronenberg havası bulmak mümkün. Dile kolay Cronenberg filmografisi de dönemi için hayli şaşırtıcı örnekler barındırmakta. David Lynch sinemasının tuhaf atmosferi de beslenme kaynaklarından biri olarak görünüyor.
Bunca kan ve vahşet içerisinde TGP’nin, özellikle Fransa’nın başını çektiği yeni dönem Avrupa sinemasının kanlı korku gösterilerinden ayrılan noktası da tastamam bu hava oluyor zaten. İnside, Frontier gibi örneklerin aksine kendini hiç fazla ciddiye almıyor “Tokyo Gore Police”… Seyircisinin ne istediğinin, ne beklediğinin son derece farkında… Konuyu uzatmaya, dramatize etmeye gerek duymadan bolca kanı kamera önünde fışkırtıp, çıkarın zevkini hadi diyor… Tüm bunların üzerine belli bir alt metin, bir politik ya da sosyal eleştiri inşa etmek ise filmin öne çıkmasının, kendi statüsünde tepeye yerleşmesinin baş sebebi oluveriyor. Bir nevi Robocop öyküsü anlatılıyor bu bakımlardan.
Tuhaf yaratıkların arzı endamı eşliğinde geçen kan şovunun altında yatan öykü de pek fazla dramatize edilmese de hayli sağlam. Uzak ya da kimbilir yakın gelecekte geçen filmin baş aktörü özelleştirilen Polis gücü. Tokyo Vahşet Polisi tanıtılırken, filme eşlik eden arada bir olaya karışan, özellikle de ilk yarı boyunca bolca mesaj veren reklamlara ve toplumsal mesajlara rastlamak mümkün. Reklamın birinde, harakarinin bir intihar olduğu vurgulanıp, intihar etmeyin mesajı verilirken, yeni öldürülmüş birinin kafası ile oynanan futbol maçı da bir reklam olarak geliyor karşımıza. Özelleşen polis gücüne güvenin başlıklı reklamlarda da linç psikolojisine nazire yapılıyor bolca.
Ana karakterimiz zaman vücutlarından kopan parçanın yerine bir silahın geçtiği “mühendis” denen yeni türle mücadele konusunda uzmanlaşmış bir avcı olan Ruka. Bu yeni mutant türü vücuttan kopan parçanın yerini bir silahın alması sebebi ile tuhaflıkların kol gezdiği şölenin de ateşleyicisi elbette. Vücutlarında bulunan anahtar şeklindeki tümörün çıkarılması ile yok edilebilecek olmaları da vahşetin hazırlayıcısı… Doğal olarak Ruka’nın “mühendis”lerin kökünü kazıma uğraşıyla akıp gidiyor zaman. Neyle çok uğraşırsan ona dönüşürsün sözü de gerçek oluyor ama, tüm ciddiye almama uğraşına rağmen kendi içindeki tüm soruları ve nedenleri çözen finaliyle vaat ettiklerinin bir adım ilerisine de giden bir örneğe dönüşüyor TGP.İlk kez izleyecek olanın sürekli şaşıracağı, türün fanatiklerinin ise zevk içinde zamanın nasıl geçtiğini anlamayacakları “Tokyo Gore Police”, vahşet filmleri bayrağını en tepede taşıyor, taa ki yenisi gelene dek…

Şüphenin Mütevaziliği

Din ve Medya ilişkisi, dinin insanları yönetme ve yönlendirme konusundaki etkisi üzerine son yıllarda artan tezler ve görüşler giderek çığ gibi büyümekte. Geçtiğimiz yılın olaylarından biri olan aktivistlerin dünya üzerine düşündüklerini ve kurtuluş reçetesini verdikleri “Zeitgeist” belgeseli hayli ilgi toplamış, uzunca bir bölümünü dinlerin gerçek olup olmadığı temasına bağlamıştı. Üstelik verilen örneklerle özellikle Hristiyanlık ve İsa Peygamber üzerine bolca tez üretilmişti. Zeitgeist’in bıraktığı yerden devralan bu kez Bill Maher ve Larry Charles oluyor.
Politikayı ince mizahıyla kullanan usta komedyen Bill Maher ve 70’lerin stand-up’çısı olarak başladığı kariyerine Seinfeld, Curb Your Enthusiasm başta olmak üzere birçok dizinin yaratıcısı ve yazarı Larry Charles son yılların en eğlenceli belgeseline soyunmuşlar. Aslında net tanımıyla belgeselde değil karşımızdaki, dökümanter…
Zamanında iki din arasında kalmışlığı ile ilgili esprilerini kimseyi kızdırmadan yaptığını söyleyen Maher, hiçbir dine bağlı olmayışının, incile inanmayışının yolculuğuna çıkıyor. Sık sık inanmışlarla şüphe duyduğu konuları tartışıyor. Ama tüm bunları tarafsızca yapmıyor elbette. Sorsa da, cevaplar alsa da tüm cevapları üzerine ant tez görüntüleri ve bilgileri yerleştirip, kendi yargısını gösteriyor sürekli. Her ne kadar eğlenceli de, esprili de olsa ciddi ciddi tartışıyor kafasına takılan soruları. Tarihsel sürece, bilimsel kanıtlara da değinerek en çok da İsa konusunda mitolojik kaynaklara değinerek yapıyor tartışmasını…
Açılışını dünyanın sona ereceği Kıyamet Noktasından yapan Maher, konuyu hiç dolandırmadan ilk fitili ateşleyip, yolculuğunun sebebini anlatıyor… Dünyada dinin odağında olan birçok mekanı gezip, neden söyleşiler yaptığı ile ilgili, neyi aradığı ile ilgili tüm diyaloglarında da dilini hayli keskin kullanıyor. Bir parça espri tonu da katarak ama temelde hoşgörü üzerine bir şeyler fısıldayarak geziniyor ve belgeliyor…
“Ahitler yazıldığında, sadece Tanrı’nın dünyayı sona erdirme gücü vardı, ama şimdi insanda yapabiliyor, çünkü ne yazık ki, insanoğlu rasyonelliği veya barışı keşfetmeden, nükleer silahları buldu, ve felaket boyutunda mahvetmeyi. Kehanetten daha öte nefret ettiğim şey, olması arzulanan kehanettir. Bazen mutluluğu ararken, hayatın ne anlama geldiği hakkında kafa yorarsınız. Ben kimim? Nasıl var oldum? Ölüm, ya sonrası?
Kesinkes ve yürekten inanıyorum ki, din insanlığın gelişimine zarar veriyor. Görünmez bir ürün satmak gibi, Çok kolay. Ölünce ne olacak gibi sorular, insanları öylesine korkutuyor ki bir hikaye uydurup, ona sıkı sıkıya bağlanmalarına neden oluyor. Bilirsiniz, bildikleri şeyler doğru olamaz, diğer konularda öylesine rasyonel olan insanlar kalkıp, pazar günü 2000 yıllık Tanrı’nın kanını içeceklerine inanıyorlar.
Ben yapamam bu kafamı karıştırıyor. Yapamam… Bulmak zorundayım. Sadece bulmak zorundayım. Denemeliyim.”

Bu deneme sırasında yolu küçük bir kamyoncular klisesine düşüyor kimi zaman, kimi zaman çeşitli dini müzelere… Oradaki ziyaretlerde girdiği diyaloglar da hayli eğlenceli… Kimi zaman söylediklerine aldığı sessizlik yanıtlarının arkasından gelen tuhaf yüz hareketleri ve mimikler var ki, Maher için belli ki o anlar bir nevi galibiyet anları, eğlence anları… O yüzden de o anları tamamen parlatarak kullanıyor…
Vatikan, Kudüs, Salt Lake City, Hollanda başta olmak üzere gittiği her yerde bilime de kapı açıp gerçeklerden bahsederken, annesi ve kız kardeşi ile söyleşerek kendi yolculuğunu tamamlıyor. Annesinin anlattıkları da zaten komedinin ilk tohumları gibi… Kliseye gitmekten vazgeçişlerinin sebebini doğum kontrol yöntemlerinin günah olduğunu öğrendik, sonra baban bir daha klise lafı etmedi diyor Maher’in annesi esprili bir dille…
Hristiyanlığın doğuşuna dair farklılıklar, inandırıcılık şüpheleri üzerine savlar, ahitlerin farklılıkları derken eşcinselliğe bakışa kadar uzanan geniş bir yelpazede konuştuğu her inananı şaşırtmayı başaran Maher oldukça eğleniyor…
Tüm konuşmaların sonu elbette inanç ve neye inandığımız noktasına geliyor. Maher’in tezi “kutsal kitapta yazılan şeyleri sana çocukken başucunda okusaydım, bu masal değil gerçek bir mucize dermiydin” olurken aldığı yanıt hep aynı klişe… Ya gerçekse ben kazanacağım, sen kaybedeceksin… Yeri geldiğinde sertleşen Maher, madem tanrı bu kadar güçlü neden şeytanı yok etmiyor diyecek kadar asileşirken, yazılmış ahitlerin farklılıklarını çok basite indirgediği sorularla soracak kadar da alaycı… İzlerken hangi tarafta olduğunuza göre kendi cevaplarınızı arayabileceğiniz kışkırtıcı bir deneme İlahi Komedi.
Müslümanlığa dair cümleler de var elbette… Ama o kısa bölümlerde Maher, konuşmacısının her cümlesinin arkasına gerçek görüntüleri yerleştirip taraflı davranmayı seçiyor. Hoşgörü dini tanımlamasının üzerine Müslümanların birbirini öldürdüğü yargısını koyarak, bu konuda cevap aramadığını zaten bir yargısı oluştuğunu açık ediyor…
İşin özü aslında bolca bahsedildiği gibi Ateistleri harekete geçirmek… Tüm yolculuğun sebebi de kendi gibi olanlara ulaşmak, biz artık çoğalmaya başladık deme ihtiyacı. Zaman zaman verdiği istatistiklerle de bunu tetikliyor. Finale doğru söylemiyle de bu mesajı direk veriyor zaten…
“Biri hep umar. İşaret bu işte, işaret şu işte… Eğer bir nükleer bomba atıldıysa, ve görünüşte söylendiği gibiyse, ateş topları vesaire, kötü bir şeymiş gibi bakma gereği duymazsın. Biliyorum ben tanrıyla olacağım. İşte bu yüzden rasyonel insanların, anti-dincilerin, ürkekliklerine son verip kabuklarından çıkma ve kendilerini savunmaları gerekiyor. Ve kendilerini ılımlı dindar olarak kabul edenler gerçekten aynaya bakıp, dinin getirdiği teselli ve rahatlığın bedelinin çok ağır olduğunun farkına varmaları gerekiyor.”
İlahi Komedi, son zamanlarda artan din olmasaydı daha rahat olurduk söylemine yeni açılımlar getiren, yarı şaka yarı ciddi soru ve cevapları arasında çaktırmadan mesajlarını veren, çağrılarını dillendiren usta işi bir dökümanter, açık sözlü bir sosyal eleştiri…