‘İf 2009’ Kategorisi için Arşiv

Üç Adam, Bir Harita, Bir Saygı Duruşu
Hollywood çizgi roman ve roman uyarlamalarına yaslanadursun, Uzakdoğu sineması her türe yeni bir soluk getirme uğraşında hız kesmiyor. Özellikle pek örnek verilmeyen türlere sürekli çektiği röntgenleri de yeni filmlere dönüştürüyor. Üstelik bunu yaparken de çıkış noktasını bir klasikten, bir western epiğinden alıyor. Ama parodiye dönüştürmeden, şablonu ya da ezberi bozmaya kalkışmadan. Direk esinlenme söz konusu ama belli ki, Uzakdoğulular vahşi batıda olsaydı geyiğine cevap aramaya kalkışmadan…
Kamera arkasında usta bir yönetmen mevcut… Senaryoya da imza atan Ji-woon Kim, Güney Kore sinemasının yükselen değerlerinden biri. 1998’de ödüllerle karşılanan “The Quiet Family”den bu yana kariyerinin onuncu yılında yedinci filmine imza atıyor ama hepsi de izleyiciyi memnun etmiş filmler bunlar… Ülkemiz seyircisinin özellikle “Karanlık Sırlar” ile keşfettiği “Acı Tatlı Hayat” ile de baş tacı ettiği Ji-Woon Kim tüm filmlerinde belli düzeyi yakalayan, hangi türe el atsa da iyi bir seyirlik çıkaran isimlerden…
Oyuncu kadrosu da hayli tanıdık isimlerden oluşmakta. İyi’yi oynayan Woo-sung Jung, ağlatan aşk filmlerinin yüzü ki özellikle “A Moment to Remember”dan tanıdık gelecektir. Kötü ise yönetmenin bir önceki filmi “Acı Tatlı Hayat”tan bildiğimiz bir sima Woo-sung Jung… Çılgın’ı oynayan ise “Yaratık”tan bildiğimiz Kang-ho Song… Üç tanıdık sima ve özellikle de başarılı oyuncunun üzerinde yükselen film olması beklentisi de doğru cast seçimiyle gerçekleşiyor. Oyuncular üzerlerine düşeni fazlası ile yapıyor. Zaten seyircilerin önceki filmleri dolayısıyla kafalarındaki şablona oturttukları oyuncuları doğru karakterlere verince, hiçbir aksaklık yaşanmadan, film daha ilk andan itibaren seyirciye yakın gelip, özdeşleşme fırsatı da doğuruyor.
İsmi itibariyle açıkça görüldüğü üzere “İyi, Kötü, Çirkin” epiğinin şablonundan beslenen film yol haritasını da bu klasikten alıyor. Mançurya çöllerinde geçen bir western yaratan Ji-Woon Kim, temel fikirde “eastern”i yaratmakta da hayli başarılı. Epik westernlerin az konuşmalı, bol silahlı, bol çatışmalı ama genelde çatışmayı bekleyen o ağır temposunu kullanmama tercihi de son derece doğru. Sürekli bir cümbüş şeklinde ilerleyen filmine harika aksiyon sahnelerini yedirerek filme hem canlılık hem de tempo kazandırmış ki filmin enerjisinin çok iyi olduğunu belirtmekte fayda var. Bu konuda tüm desteği de oyuncularından alıyor. Nasıl mekan yaratırsanız yaratın, nasıl bir atmosfer yakalamaya çalışırsanız çalışın, doğru oyuncular ve iyi oyunculuklar olmadan yanına yaklaşmak bile zorken, doğru oyuncu kadrosu farkını konuşturuyor adeta. Kimi zaman “Çılgın” filmi sırtında taşıyıp komikliklere ve eğlenceye kapı açarken, “Kötü” aksiyonu, “İyi” de duygusallığı filme ekleyip ortaya komple bir iş çıkmasını sağlayarak film bir basamak yukarı çıkarıyorlar.
Açılış itibariyle gördüğümüz ne işe yaradığını bilmediğimiz bir harita mevzu bahis. Çılgın her zamanki gibi Tren’i soymaya kalkışırken, Kötü’de haritanın peşinde. İyi ise klasik bir ödül avcısı… Kötünün başına konan ödül miktarının peşinde… Doğal olarak Çılgın’ın tren soygunu sırasında haritayı da çalmış olması üçlünün birbirinin peşinde dur durak bilmeksizin kovalamacasını aktarıyor bizlere. Ama aksiyon sahneleri başta olmak üzere her sahne son derece stil sahibi… Her aksiyon sahnesi o anda kalıyor ki, Uzakdoğu filmlerinden, özellikle de John Woo’dan alışık olduğumuz ağır çekimler olmaksızın film akıyor ve adeta kovalamacaya katılıyor, seyircisini de peşine takıyor. Bir cümbüş gibi ilerlerken sırıtan absürt görünen, mantık dışı hareketlerin yer almadığı aksiyon sahnelerinde tekrar yada farklı açılardan gösterme yanlışına düşülmemesi de takdire değer.
Özellikle film tüm zincirlerinden boşaldığı final öncesi hayli uzun çöl sahnesinde giren enfes müziklerle filmin seyrine doyum olmuyor ki, zirve anı da o sahneler zaten. Harita peşinde olanların sayısı arttıkça, yeni rakipler aksiyonu arttırıyor ki, ustaca yönetilmiş sahnelerde yakalanan görsel zenginlik de filmin ön plana çıkmasını sağlayanlardan.
Japon ordusu başta olmak üzere, haritanın peşinde olanların farklılıklarıyla yakalanan çok kültürlülük filmin içine de işliyor. Korelilerle ilgili diyaloglar başta olmak üzere repliklerde işin içine dahil olunca soluksuz macera hız kesmeden sürüyor. Filmin repliklerinde geçen Koreli cümleleri de hayli eğlenceli yerlere çıkmakta. “Her Koreli’nin hüzünlü bir öyküsü vardır” ya da “Sen gördüğüm en duygusuz Korelisin” gibi cümlelere karşı sözü Koreli aldığında daha genel konuşuyor. İyi’nin “Ülken elden gitmişken araziyi ne yapacaksın?” sorusuna “Bizim gibi insanlar için ha asillerin himayesi ha Japonların, ne fark eder ki” cevabı da hayli ilginç. Tüm kovalamacaya dair bir cümle etmeden de durulmuyor elbette… “Bir şey uğruna birisinin peşine düşersen başka bir şey de senin peşine düşer. Hayat kovalama ve kovalanmadan ibarettir. Kaçış yoktur.”Zevkle izlenen birçok aksiyon sahnesi barındıran filmin en büyük artısının uzun planlarla desteklenen kamera hareketleri olduğunun da altını çizmek lazım… Western gibi artık örnekler verilmeyen bir türde son yıllarda “3:10 Yuma”ya gösterilen ilgiye bakınca bu film çok daha fazla ilgi toplamalı, daha fazla izlenmeli yargısında bulunmak hiç zor değil. “İyi, Kötü, Çirkin”in mirasını, üç karakterin ve dolayısıyla hayatın kovalamacasını anlatan soluksuz macera hem türün gereklerini yerine getiriyor, hem oryantal bir western dozu yakalıyor, soluksuz ve keyifle izleniyor…

Argento’nun izinde bir alt-tür: Giallo

!f 2009’un Kült bölümündeki iki filmden biri “Profondo Rosso” hiç kuşkusuz belli bir türe başyapıtlar veren bu yüzden de o türün babası sayılan Dario Argento ile ya da “Giallo” türü ile hiç tanışmamış olanlara büyük bir fırsat sundu. Çağdaş korku sinemasına derin izler bırakan yönetmenin klasiklerinden birini beyazperde de izlemenin hazzı ise tarif edilemez…
Kariyerine Roma’da bir dergiye film eleştirileri yazarak başlayan Argento’nun sinema kariyeri ise 20’li yaşlarında senaryo yazmasıyla şekillenir… İlk senaryosuna 1967’de çekilen bir komedi filminde imza atsa da, üçüncü senaryosuyla westernden başlayarak her türde çalışır ama çıkışını 1968’de yedinci senaryosu ile yapar. Dile kolay Sergio Leone’nin efsane western başyapıtı “Once upon a time in the west”in senaryosunu Bernardo Bertolucci ile birlikte yazar. Ağırlıklı olarak western ve savaş filmlerine senaryo verdikten sonra, 1970’de ilk yönetmenlik denemesine girişir. Bolca başyapıt vereceği korku sinemasına “Phantom of Terror” ile bir daha silinmemek üzere Argento adını yazdırır. Peşisıra çektiği filmlerden sonra kariyerinin yedinci filminde, 1975’de ilk büyük hitini üretir; “Profondo Rosso”… Dönem olarak da korku sinemasında usta yönetmenlerin veliaht arayışında olduğu zamana denk gelince Brian De Palma ile birlikte türü sırtlayacak iki isimden biri olarak ilan edilmesi de sürpriz olmaz… De Palma’nın Hitchcock sinemasından beslenmesinin aksine Argento’nun kendine has özgün bir stil yaratması da daha da ön plana çıkmasını sağlar…
Döneminin fenomeni olan çok yönlü sanatçı Argento, rengi ve dekoru her türlü aşırılık ve yapaylıkla bozarak, rahatsız edici düşsel bir ton ile özgün ve etkili bir estetik yaratmayı başarır. Neredeyse tüm filmlerinde olayları katilin gözü ve bakış açısından anlatmayı tercih eder ki, oyuncularını da tanınmamış ve deneyimsiz isimlerden seçince izleyicinin özdeşleşmesi kaçınılmaz olur. Bir de üzerinde çok durduğu ve adeta filmin yarısı olan müzikleri ekleyince her filminin klasik olması da kaçınılmaz hale gelir elbette.
Dario Argento hakkında bilgi verip de, sürekli başyapıtlar verdiği, ustası sayıldığı türe ait bilgi vermeden olmaz. Alt metin okuma uğraşında olan sinema eleştirmenlerinin pek sevmediği bir tür olarak pek saygı görmeyen, bahsedilmeyen “Giallo” sadece sinemaya ait bir kavram değildir. Sözü bu noktada vikipedia’ya bırakmakta fayda var…
Giallo; 20. yüzyıl İtalya’sında ortaya çıkmış olan bir sinema ve edebiyat türüdür ve Fransız ”fantastique” i, suç, korku ve erotizm türleri ile yakından ilintilidir. Terim aynı zamanda türün bir örneğinden bahsedilirken de kullanılır. Giallo kelimesi İtalyancada sarı anlamına gelmektedir ve kelime türün ortaya çıktığı sarı, karton kapaklı kitaplardan ortaya çıkmıştır.
1960’larda bu romanlardan ortaya çıkan tür kitapların tam uyarlamaları şeklindeydi fakat hemen sonrasında benzersiz bir tür yaratmak için modern sinema tekniklerinden yararlanmaya başladı. Yurt dışında Giallo olarak bilinen filmler İtalya’da macera olarak adlandırılır ki genelde Dario Argento ve Mario Bava gibi yönetmenlerin 1970lerdeki klasikleri söz konusudur.
Türün filmleri uzun ve kanlı cinayet sahneleri, artistik kamera kullanımları ve sıra dışı müzik düzenlemeleri ile karakterize edilir. “Whodunit” öğesi şiddet ile harmanlanmış hali ile korunurken, İtalya’nın çoktandır devam eden geleneği opera tarafından süzülür ve Grand Guignol draması ile sahnelenir. Aynı zamanda bol miktarda çıplaklık ve seks içerir. Giallo genellikle delilik, cinnet ve paranoyanın güçlü fiziksel örneklerini sergiler. Tür müziği etkileyici kullanması bakımından kayda değerdir. Özellikle Dario Argento’ nun Ennio Morricone, müzik yönetmeni Bruno Nicalai ve goblin isimli grup ile çalışmaları önemlidir.
Giallo’ yu tür olarak yaratan ilk film Mario Bava’ nın “La ragazza che sapeva troppo” ( The Girl Who Knew Too Much) sudur (1963) . Filmin adı Alfred Hitchcock’ un Anglo-amerikan kültürü ile sıkı bağları olan, ünlü The Man Who Knew Too Much(1956)‘ına ithafen konulmuştur. Mario Bava’nın 1964 yapımı “Blood and Black Lace” isimli filminde Giallo’nun simgesel öğesi sunulmuştu: siyah deri eldivenli elinde parlayan bir silahla maskeli bir katil.
Kısa bir süre sonra Giallo kendi kuralları ve tipik İtalyan tadıyla (keskin renk ve stil eklemeleri) kendine özgü bir tür haline geldi. Giallo terimi de ağır, teatral ve yapay bir görsellikle özdeşleşti. Tür altın çağını düzinelerce Giallo’ nun yayımlandığı 70lerde yaşadı. Türün en öne çıkan yönetmenleri ise Dario Argento, Mario Bava, Lucio Fulci, Aldo Lado, Sergio Martino, Umberto Lenzi ve Pupi Avati oldu.
İşte böyle bir alt-türün babası sayılan Argento’nun bu türe verdiği başyapıtlardan biri olarak “Profondo Rosso” tarifi aynen içeren yapısı ile katilin kim olduğu sorusunun izinden giden bir film. İlk sahnesiyle birlikte göremediğimiz, bolca merak ettiğimiz katili tahmin etmemizi zorlaştıran bulmacaların ortasına düşüyor ve bolca çırpınıyoruz elbette… Fermuarını görebildiğimiz eldivenin arkasında kim olduğunu görmek için ise önümüzde dolu dolu bir 120 dakika mevcut. Üstelik tempo sorunu içermeden ve zamana yenik düşemeyen yapısı ve klasikleşen müzikleriyle hala tazeliğini koruyan bir sinema deneyimi…
Bir caz piyanisti Marcus ile gazeteci Gianna’nın başını çektiği olaylar zinciri, telepati deneyiminde aramızda bir katil var sözü sonrası gerçekleşen cinayetle başlıyor. O anın sonuna tanıklık eden piyanist ile olay yerine gelen gazeteci böylece karşılaşıp olayın izini sürüyor. Ve çoklukla Marcus’un ilk anda gördüğü, gördüğünü sandığı ya da görmediği ile ilgilenerek yarattığı ilizyonla sürüyor. Korku türüne ait her öğeyi ustalıkla kullanan Argento, katilin yerine geçirdiği kamera ile seyircisiyle sürekli oynuyor ve bir profil çıkarmasını da sağlıyor. Anlamaktan çok, görmek teması üzerine yoğunlaşan Argento’nun finale dek, ilk sahnede bir anlık görünen resmin peşinde final yapması da bunun göstergesi oluyor.
Türün gerektirdiği gibi cinayet sahnelerinde makyajlar ve kan hayli yapay, hayli bayağı. Bu yapaylığın getirdiği gerilimden bolca faydalanan Argento heyacanı ve gerilimi arttırmak üzere cinayetlere kurbanlarını tuhaf öldürme yöntemleriyle veriyor. Ayrıca çocuk şarkılarını ve deri eldiveni de bu gerilimi arttırmak kullanıyor bolca.
Tüm bu cinayet araştırması boyunca ilginç bir iki ana rastlamak da mümkün. Gianna ve Marcus’un bilek güreşi yaptığı, Gianna’nın kazandığı feminist sahne ile kadın yüceltilse de cinayete kurban giden kadınların ucuz ölümleri de farklı bir tezat yaratmakta.“Profondo Rosso” çekildiği 1975 yılından bu yana, bir alt türün zirvelerinden biri etiketiyle meraklılarının beğenisini karşılamak için seyircisine “katil kim” bulmacasını sunmak için bekliyor… Katilin kim olduğunu bilenlerin yaşadığı ikinci deneyimin de ilki kadar taze kalması da filmin bugüne kadar topladığı ilginin sebebi zaten…

Kan Gövdeyi Götürürken!

90’ların sonu, 2000’li yılların başında korsan dvd-vcd piyasasının albenisi yüksek, sinefillerin değişik film ihtiyacını gideren Uzakdoğu sineması dur durak bilmiyor. Özellikle gece yarısı toplanıp arkadaş grubu ile izlenen keyifli korkularla başlayan, Halka başta olmak üzere korku serileri ile doruğa çıkan “Gece yarısı filmleri” vahşet sınırlarını zorlayan yeni filmlerle zihnimize akın etmeye devam ediyor.
Dile kolay önce taze korku gerilim öyküleri ile başlayan bu yeni sinema, oyun kültürü ve mangayı da işin içine katarak daha da derinleşmekte, zenginleşmekte sınır tanımıyor… Yaratıcı örneklerle de her türe, her biçime yaslanıyor Uzakdoğu sineması… Çoğu zaman izlenmesi tarifinden kolay olan öncü filmlerin ardı arkası kesilmeden gelmeye devam ediyor. İlk örneklerle yaşanan kültür şokunun arkasından elbette yeni artçı şoklar gelmekte gecikmiyor. Takashi Miike’nin ilk adımlarını attığı bu yeni karma tür her yeni filmde bir tür level atlıyor. Dile kolay artık kült olan “Ichı The Killer”ın ardından gelen Izo, Zebraman, Gozu tuhaflıkta ve sıra dışılıkta sınır tanımayan örneklerdi. Ama her yeni örnek bir öncekinden daha büyük sıçramalar yaratmaya, yeniden şaşırtmayı da başarıyor bir şekilde. Artık kült statüsüne yükselen örnekleri arttırmak mümkün… Hiçbir konu barındırmasına gerek olmayan, tamamen oyunlardan ve mangalardan beslenen filmlerin fark edilip yayılması da artık korsan piyasa ve paylaşım siteleri sayesinde mümkün. Fark edilip yayılması ise adeta ışık hızında gerçekleşiyor.
Geçen yılın bu kıstaslardaki kültü “The Machine Girl” olmuştu. Korku, gerilim, suç, aksiyon, komedi ve bolca kan içeren filmin afişi bile içeriğinin özeti adeta. Afişte görülen okul üniformalı tipik manga dişisi, ama sol kolun dirsekten aşağısını silah almış… Bu şova katılanların başında da hiç kuşkusuz bu tip filmleri yüceltme isteğiyle “Grindhouse” projesine girişen Tarantino-Rodriguez geliyor. Roberto Rodriguez yönetimindeki “Planet Terror”de Cherry’nin ayağında da bir tüfek görmüştük.
Kısa sürede külte dönüşen “The Machine Girl”ün yaratıcı ekibi bu kez bir adım ileri gidiyor ve “Tokyo Gore Police” ile geliyor karşımıza. Yaratıcı ekibin içerisinde özel efektlerden sorumlu Yoshihiro Nishimura’da ilk kez kamera arkasına geçenlerden. Bir ilk film olarak değerlendirmek, ilk film olarak görmek ise hayli zor… Zaten türün tüm önemli örneklerinde candamarı olan özel efektlerde mükemmel iş çıkaran Nishimura hiç zorluk çekmiyor, çektirmiyor.
Sadece manga ve oyun kültürü değil elbette beslenme kaynakları, bolca Cronenberg havası hakim… Özellikle İlk dönem filmleri, Tarayıcılar başta olmak üzere, Existenz’e kadar uzanan geniş yelpazede ağır bir Cronenberg havası bulmak mümkün. Dile kolay Cronenberg filmografisi de dönemi için hayli şaşırtıcı örnekler barındırmakta. David Lynch sinemasının tuhaf atmosferi de beslenme kaynaklarından biri olarak görünüyor.
Bunca kan ve vahşet içerisinde TGP’nin, özellikle Fransa’nın başını çektiği yeni dönem Avrupa sinemasının kanlı korku gösterilerinden ayrılan noktası da tastamam bu hava oluyor zaten. İnside, Frontier gibi örneklerin aksine kendini hiç fazla ciddiye almıyor “Tokyo Gore Police”… Seyircisinin ne istediğinin, ne beklediğinin son derece farkında… Konuyu uzatmaya, dramatize etmeye gerek duymadan bolca kanı kamera önünde fışkırtıp, çıkarın zevkini hadi diyor… Tüm bunların üzerine belli bir alt metin, bir politik ya da sosyal eleştiri inşa etmek ise filmin öne çıkmasının, kendi statüsünde tepeye yerleşmesinin baş sebebi oluveriyor. Bir nevi Robocop öyküsü anlatılıyor bu bakımlardan.
Tuhaf yaratıkların arzı endamı eşliğinde geçen kan şovunun altında yatan öykü de pek fazla dramatize edilmese de hayli sağlam. Uzak ya da kimbilir yakın gelecekte geçen filmin baş aktörü özelleştirilen Polis gücü. Tokyo Vahşet Polisi tanıtılırken, filme eşlik eden arada bir olaya karışan, özellikle de ilk yarı boyunca bolca mesaj veren reklamlara ve toplumsal mesajlara rastlamak mümkün. Reklamın birinde, harakarinin bir intihar olduğu vurgulanıp, intihar etmeyin mesajı verilirken, yeni öldürülmüş birinin kafası ile oynanan futbol maçı da bir reklam olarak geliyor karşımıza. Özelleşen polis gücüne güvenin başlıklı reklamlarda da linç psikolojisine nazire yapılıyor bolca.
Ana karakterimiz zaman vücutlarından kopan parçanın yerine bir silahın geçtiği “mühendis” denen yeni türle mücadele konusunda uzmanlaşmış bir avcı olan Ruka. Bu yeni mutant türü vücuttan kopan parçanın yerini bir silahın alması sebebi ile tuhaflıkların kol gezdiği şölenin de ateşleyicisi elbette. Vücutlarında bulunan anahtar şeklindeki tümörün çıkarılması ile yok edilebilecek olmaları da vahşetin hazırlayıcısı… Doğal olarak Ruka’nın “mühendis”lerin kökünü kazıma uğraşıyla akıp gidiyor zaman. Neyle çok uğraşırsan ona dönüşürsün sözü de gerçek oluyor ama, tüm ciddiye almama uğraşına rağmen kendi içindeki tüm soruları ve nedenleri çözen finaliyle vaat ettiklerinin bir adım ilerisine de giden bir örneğe dönüşüyor TGP.İlk kez izleyecek olanın sürekli şaşıracağı, türün fanatiklerinin ise zevk içinde zamanın nasıl geçtiğini anlamayacakları “Tokyo Gore Police”, vahşet filmleri bayrağını en tepede taşıyor, taa ki yenisi gelene dek…

Şüphenin Mütevaziliği

Din ve Medya ilişkisi, dinin insanları yönetme ve yönlendirme konusundaki etkisi üzerine son yıllarda artan tezler ve görüşler giderek çığ gibi büyümekte. Geçtiğimiz yılın olaylarından biri olan aktivistlerin dünya üzerine düşündüklerini ve kurtuluş reçetesini verdikleri “Zeitgeist” belgeseli hayli ilgi toplamış, uzunca bir bölümünü dinlerin gerçek olup olmadığı temasına bağlamıştı. Üstelik verilen örneklerle özellikle Hristiyanlık ve İsa Peygamber üzerine bolca tez üretilmişti. Zeitgeist’in bıraktığı yerden devralan bu kez Bill Maher ve Larry Charles oluyor.
Politikayı ince mizahıyla kullanan usta komedyen Bill Maher ve 70’lerin stand-up’çısı olarak başladığı kariyerine Seinfeld, Curb Your Enthusiasm başta olmak üzere birçok dizinin yaratıcısı ve yazarı Larry Charles son yılların en eğlenceli belgeseline soyunmuşlar. Aslında net tanımıyla belgeselde değil karşımızdaki, dökümanter…
Zamanında iki din arasında kalmışlığı ile ilgili esprilerini kimseyi kızdırmadan yaptığını söyleyen Maher, hiçbir dine bağlı olmayışının, incile inanmayışının yolculuğuna çıkıyor. Sık sık inanmışlarla şüphe duyduğu konuları tartışıyor. Ama tüm bunları tarafsızca yapmıyor elbette. Sorsa da, cevaplar alsa da tüm cevapları üzerine ant tez görüntüleri ve bilgileri yerleştirip, kendi yargısını gösteriyor sürekli. Her ne kadar eğlenceli de, esprili de olsa ciddi ciddi tartışıyor kafasına takılan soruları. Tarihsel sürece, bilimsel kanıtlara da değinerek en çok da İsa konusunda mitolojik kaynaklara değinerek yapıyor tartışmasını…
Açılışını dünyanın sona ereceği Kıyamet Noktasından yapan Maher, konuyu hiç dolandırmadan ilk fitili ateşleyip, yolculuğunun sebebini anlatıyor… Dünyada dinin odağında olan birçok mekanı gezip, neden söyleşiler yaptığı ile ilgili, neyi aradığı ile ilgili tüm diyaloglarında da dilini hayli keskin kullanıyor. Bir parça espri tonu da katarak ama temelde hoşgörü üzerine bir şeyler fısıldayarak geziniyor ve belgeliyor…
“Ahitler yazıldığında, sadece Tanrı’nın dünyayı sona erdirme gücü vardı, ama şimdi insanda yapabiliyor, çünkü ne yazık ki, insanoğlu rasyonelliği veya barışı keşfetmeden, nükleer silahları buldu, ve felaket boyutunda mahvetmeyi. Kehanetten daha öte nefret ettiğim şey, olması arzulanan kehanettir. Bazen mutluluğu ararken, hayatın ne anlama geldiği hakkında kafa yorarsınız. Ben kimim? Nasıl var oldum? Ölüm, ya sonrası?
Kesinkes ve yürekten inanıyorum ki, din insanlığın gelişimine zarar veriyor. Görünmez bir ürün satmak gibi, Çok kolay. Ölünce ne olacak gibi sorular, insanları öylesine korkutuyor ki bir hikaye uydurup, ona sıkı sıkıya bağlanmalarına neden oluyor. Bilirsiniz, bildikleri şeyler doğru olamaz, diğer konularda öylesine rasyonel olan insanlar kalkıp, pazar günü 2000 yıllık Tanrı’nın kanını içeceklerine inanıyorlar.
Ben yapamam bu kafamı karıştırıyor. Yapamam… Bulmak zorundayım. Sadece bulmak zorundayım. Denemeliyim.”

Bu deneme sırasında yolu küçük bir kamyoncular klisesine düşüyor kimi zaman, kimi zaman çeşitli dini müzelere… Oradaki ziyaretlerde girdiği diyaloglar da hayli eğlenceli… Kimi zaman söylediklerine aldığı sessizlik yanıtlarının arkasından gelen tuhaf yüz hareketleri ve mimikler var ki, Maher için belli ki o anlar bir nevi galibiyet anları, eğlence anları… O yüzden de o anları tamamen parlatarak kullanıyor…
Vatikan, Kudüs, Salt Lake City, Hollanda başta olmak üzere gittiği her yerde bilime de kapı açıp gerçeklerden bahsederken, annesi ve kız kardeşi ile söyleşerek kendi yolculuğunu tamamlıyor. Annesinin anlattıkları da zaten komedinin ilk tohumları gibi… Kliseye gitmekten vazgeçişlerinin sebebini doğum kontrol yöntemlerinin günah olduğunu öğrendik, sonra baban bir daha klise lafı etmedi diyor Maher’in annesi esprili bir dille…
Hristiyanlığın doğuşuna dair farklılıklar, inandırıcılık şüpheleri üzerine savlar, ahitlerin farklılıkları derken eşcinselliğe bakışa kadar uzanan geniş bir yelpazede konuştuğu her inananı şaşırtmayı başaran Maher oldukça eğleniyor…
Tüm konuşmaların sonu elbette inanç ve neye inandığımız noktasına geliyor. Maher’in tezi “kutsal kitapta yazılan şeyleri sana çocukken başucunda okusaydım, bu masal değil gerçek bir mucize dermiydin” olurken aldığı yanıt hep aynı klişe… Ya gerçekse ben kazanacağım, sen kaybedeceksin… Yeri geldiğinde sertleşen Maher, madem tanrı bu kadar güçlü neden şeytanı yok etmiyor diyecek kadar asileşirken, yazılmış ahitlerin farklılıklarını çok basite indirgediği sorularla soracak kadar da alaycı… İzlerken hangi tarafta olduğunuza göre kendi cevaplarınızı arayabileceğiniz kışkırtıcı bir deneme İlahi Komedi.
Müslümanlığa dair cümleler de var elbette… Ama o kısa bölümlerde Maher, konuşmacısının her cümlesinin arkasına gerçek görüntüleri yerleştirip taraflı davranmayı seçiyor. Hoşgörü dini tanımlamasının üzerine Müslümanların birbirini öldürdüğü yargısını koyarak, bu konuda cevap aramadığını zaten bir yargısı oluştuğunu açık ediyor…
İşin özü aslında bolca bahsedildiği gibi Ateistleri harekete geçirmek… Tüm yolculuğun sebebi de kendi gibi olanlara ulaşmak, biz artık çoğalmaya başladık deme ihtiyacı. Zaman zaman verdiği istatistiklerle de bunu tetikliyor. Finale doğru söylemiyle de bu mesajı direk veriyor zaten…
“Biri hep umar. İşaret bu işte, işaret şu işte… Eğer bir nükleer bomba atıldıysa, ve görünüşte söylendiği gibiyse, ateş topları vesaire, kötü bir şeymiş gibi bakma gereği duymazsın. Biliyorum ben tanrıyla olacağım. İşte bu yüzden rasyonel insanların, anti-dincilerin, ürkekliklerine son verip kabuklarından çıkma ve kendilerini savunmaları gerekiyor. Ve kendilerini ılımlı dindar olarak kabul edenler gerçekten aynaya bakıp, dinin getirdiği teselli ve rahatlığın bedelinin çok ağır olduğunun farkına varmaları gerekiyor.”
İlahi Komedi, son zamanlarda artan din olmasaydı daha rahat olurduk söylemine yeni açılımlar getiren, yarı şaka yarı ciddi soru ve cevapları arasında çaktırmadan mesajlarını veren, çağrılarını dillendiren usta işi bir dökümanter, açık sözlü bir sosyal eleştiri…

Yeterince salak var, bir de sen olma!
İf 2009 programında iki filmiyle arzı endam eyleyen Jonathan Levine, bu kez senaryosu da kendisine ait olan “The Wackness” ile karşımızda. 2006’da gençlik gerilimi “All the Boys Love Mandy Lane” ile ilgi topladıktan sonra, bu kez New York’ta 1994 yılında bir yaz öyküsü anlatıyor.
1990’ların sonundan itibaren sıkça anlatılmaya başlayan ve bağımsız sinemacıların sıkı sıkıya sarıldığı ailevi sorunlara boğulmuş, zeki ve fırsatçı genç öykülerinden biri daha. Bu kez bolca yan öykücükle destekli üstelik. Film bölgesini işaretlemek olarak tanımladığı grafitti ile açıyor jeneriğini… Ana karakter aynı zamanda anlatıcılığı da üstlenerek başlıyor… Luke Shapiro, liseden yeni mezun bir uyuşturucu satıcısı. Kendi deyimiyle popüler olmayanlar sınıfının en popüler üyelerinden. Anne ve babasının çocuklar gibi kavga etmelerinin tanıklığında seyirciye “Çığlımı Duy” diyor Luke, dönem gençliğinin çığlıklarıyla birleşerek. Pek arkadaşı olmayan, ot satarken tanıştığı Dr. Jeffrey Squires’la seyirciyi tanıştırdığında kadro da tamamlanıyor… Adeta Luke’un yaşlanınca olacağı kişi gibi görünen Dr. Squires uyuşturucu karşılığında yaptığı seanslarda bolca hayat üzerine dersler, söylemler veriyor. Filmin ana merkezi de bu ilişki zaten…
Levine atmosferi kurmada da çok başarılı. 1994 New York’unu ve şartlarını eksiksiz kuruyor. Her türlü ayrıntıyı da bu uğurda kullanmada da başarılı… Bir yanda lise mezunu Luke’un kendini bulmaya çalışması, bu uğurda ilk kez yaptıkları resmedilirken, diğer yandan da New York resmediliyor… Hip hop’la gelen başkaldırı fonunda Tupac ve döneme ait ünlülerin hala hayatta olduğu, sokaklarda Kurt Cobain’in grafittilerinin olduğu bir dönem filmi. Aynı zamanda Cobain’in intiharının da etkileri… Çağrı cihazlarıyla haberleşme, çekme kaset doldurma dönemleri…
Filmin başarısının altında yatan bu dönem filmi olgusu dışında, Ben Kingsley’ın başarıyla hayat verdiği Dr. Squires’da hayli özgün bir karakter. Luke ne kadar kendini bulmak istiyorsa, Squires bir o kadar kaybetmiş. Mutsuz evliliği ve üvey kızı arasında, hastalarının dertlerini dinleyen ama kendi dertlerini bir türlü dışa vuramayan bir psikolog. Zaten filmi onun yaptıkları ve söyledikleri tetikliyor sürekli. Luke başrol gibi görünse de, psikolog karakteri filmi sırtında taşıyor… Her söylemi ilginç olan doktorun, kadın ihtiyacı için Luke’la çıktığı gece gezmeleri de başta olmak üzere her sahneye ayrı bir anlam kazandırması sayesinde film ağır aksak ilerlemekten çıkıyor. Öyle ya, uyuşturucu satıcısı bir gencin cinsellik dahil her şeyi ilk defa keşfetmesi özgün bir konu değil… Doktorun üvey kızı Stephanie ile Luke arasındaki ilişki de hayli bilindik. Ama o ilişkiye gelene kadar Luke’un iki tane düş sahnesi var ki, olmasa daha iyi olurdu dedirten cinsten… Dile kolay Luke konuşmaya başladığında ergen bir gencin kendini bulma öyküsü gibi başlayan film, hayli zaman kaybettikten sonra yaşlı bir adamın kaybolma öyküsünü anlattığında değer kazanıyor. “Garip bir yaşlı adamsın sen” tanımlamasından sonra Dr. Squires’ın kendini yeniden bulma döneminde haplarını almayı bırakmaya başlamasıyla yaşamaya başladığı kaybolmuşluk seyirciye de birebir geçiyor.
Belki Luke ve doktor arasındaki ilişkinin zoru biraz kaçıyor gibi görünse de, özellikle finaline doğru okyanus sahnesi ile durumu da toparlıyor “The Wackness”… Hazırlanan çekme kasetler dertlere derman oluyor, Luke kalbini kırıyor, Squires kendini buluyor… Haziran, Temmuz ve Ağustos grafitileriyle üçe bölünen film, yaşanan sıcak mevsimden de nasibini alıyor elbette. Levine’ın adını duyurduğu kısa filmi “Shards”ta da Görüntü Yönetmenliğini yapan Petra Korner, yakaladığı sarı tonlarla sıcağı da kaybolmuşluğu da iyi aktarıyor.
Sundance Film Festivali’nde yönetmenine ödül kazandıran film, hayata dair söylemleriyle ön plana çıkan, ne olursa olsun yaşamalı çünkü her şey mümkün mesajına biraz fazla saplanması ve cinsellik konusunda fazla geveze olması dışında iyi bir seyirlik yaratıyor. Seksin her şeyden daha güçlü bir uyuşturucu olduğu savıyla başlayan tüm bu diyaloglar pek inandırıcı gelmiyor ve sırıtıyor… “Kalbin kırılsa da, hayatını yaşa” sözünü merkez alan film, kendini kaybetmiş Doktora, Luke’un “Dünyada yeterince salak var, birde sen olma” sözüyle zirvesini yaparken, ne olacağını soran büyükbabasına verdiği “Psikolog” cevabı ve “Etrafımda bolca deli var, başarılı olurum diye düşünüyorum” cevabı ile iyi de bir final yapıyor… Karışık kasetler, çağrı cihazları, hip-hop başkaldırısı ve Cobain’in intiharı fonunda 94 yazı kendini bulanlar eşliğinde perdeden gelip geçiyor, darısı hala bulmayanlara…

Tutabilecek bir el arayışı!

Filmlerin artık el kameraları ile yapılabilir hale gelmesi, gelişen teknoloji ile artık cep telefonları ile bile kısa film çekmenin mümkün olduğu dönemde, sinema da bundan payını alıp en yoğun zamanlarını yaşıyor. Gerekli olan iyi bir konu nihayetinde, artık kalanı yapmak kolay… Bundan en çok faydalanan da bağımsız sinemacılar hiç kuşkusuz. Bağımsız sinemacıların deneyim kazanmalarını sağlayan küçük kısa filmler de bu yolla, ustalıklarına uzanmalarını sağlıyor. Artık devrin iyi filmleri kısa filmlerle ufaktan ufaktan adını duyurup, ilk çıkışını arayan yönetmenlerden geliyor. Teknolojinin bu yeni olanakları sektörün iki kanadını besliyor. Sinema okuyan okullular da, alaylılar da daha fazla deneme ile kendi yollarını bulabiliyor. Doğal olarak da adını yeni duyduğunuz yönetmenlerin künyeleri de kısa filmlerle bezeli oluyor…
1976 doğumlu yönetmen Peter Sollett’de bu örneklerin sonuncusu. New York Üniversitesi’ne bağlı Tisch Sanat Okulu’nda sinema okuyan Solett, adını henüz ilk kısa filmiyle duyuranlardan. 29 dakikalık kısa filmi, Five Feet High and Rising ile 2000 yılında Cannes, Sundance, Aspen ve South by Southwest film festivallerinde çeşitli ödüller kazanan Solett, ilk uzun metrajını da iki yıl sonra çekerek hızlı başlangıcını sürdürmüştü. Bizde de Victor’un Uyanışı adıyla gösterilen “Raising Victor Vargas” ile başarılı bir ilk uzun metraj notu düşmüştü filmografisine. Üstelik gelen ödüllerde cabası… New Yok’ta geçen bu ergenlik öyküsü, Victor’un erkek gibi davranmakla erkek olmak arasındaki farklara odaklanan bu uyanış, dönemi itibariyle de ergenlik filmleri listesine yukarılardan eklenmişti…
Salett, ikinci uzun metrajında yine ergenlik dönemini işliyor. Ama bu kez daha masalsı, daha fantastik bir tad da… Bir kitap uyarlamasının peşinden çıkıyor yola. Filminin tonuna uygun şekilde biraz çizgi roman biraz grafiti soslu bir jenerikle açıyor filmini… Nick’i tanıtarak başlıyor. Tris’den ayrılmanın üzüntüsüyle eski ama hala sevilen sevgiliye ulaşma çabası adına el emeği göz nuru karışık cd’ler kaydedip ulaştıran Nick bir yanda, o cdlere hiç değer vermeyen direk çöpe atan Tris bir yanda… Cd’lerse çöpten çıkaran başka bir kulağa gidiyor. Her ergenin ayrılık sonrası yaşadığı, ben üzgünüm acaba da onun da dünyası yıkıldı mı soruları arasındaki ulaşma çabasının yanında fona eşlik eden bu cd’leri beğenen ise aynı okuldan Norah… Yaptığı mix cdleri beğendiğini dile getiren, bu cdler sayesinde de Nick’e karşı ilgi duymaya başlayan Norah…
Nick’in müzikle ilgisi cd doldurmakla da kalmıyor, kendisi dışında tüm elemanları gay olan bir rock grubunda çalıyor. Davulcusu olmayan grubun diğer elemanları da hayli eğlenceli karakterler. Her şeyi başlatan gece, grubun sahne alması ile başlıyor. Uykusuz geçecek gece, Nick ve Norah’ın uzun süre göz göze gelmesiyle başlıyor ki, her karakterin film boyunca kullanılacağı olay örgüsü de böylece örülüyor. Mekanda Tris’de mevcut elbette. Her şey Norah’ın Tris’le diyaloğundan sonra Nick’e beş dakikalığına sevgilimmiş gibi görün teklifiyle değişiyor. Araya giren eski sevgilinin kıskançlığı elbette.
Filmin en hoş yanı da böylece başlıyor… Perde de görünen her karakter hakkında bir şeyler söylenecek uzunlukta kalıyor sahne de, her karakter işleniyor filme… Sarhoş Caroline ve ağızdan ağza dolaşan sakızı başta olmak üzere, grubun adından memnun olmayan sürekli isim düşünen gay müzisyenler, Norah’ın çıkar ilişkisine dayalı sevgilisi, Tris’in yanında süs köpeği gibi gezdirdiği sevgili adayı Gary öykünün dizginlerini sürekli olarak ele alıp, sahnelere anlam katıyorlar… Elbette filmin en önemli karakterlerinden biri de hiç gösterilmeme tercihiyle doğru seçim gibi duran, sürpriz sahne şovuna çıkacak olan grup “Fluffy”… Grubun gizli şovlarını yakalamak, izlemek de çok önemli olarak gösteriliyor ki, son replikte de geçen Fluffy’yi yakalamak ilk amaçlardan biri.
Ergen filmi olunca, bir New York gecesini baz alınca ve bolca karakteri ele alınca korkulan filmin fazla geveze olabileceği ihtimali oluyor hiç kuşkusuz… Ama Nick’in düş sahnesi dışında gereksiz yada tempo düşüren bir sahne bulmak mümkün değil, replikler de olması gerektiği gibi sahnelere anlam kazandıran şekilde… Herkesin cinsellik başta olmak üzere her şey bir yana “tutulacak bir el aradığının” vurgusunun yapılması başta olmak üzere hayli etkili diyaloglar bulmak mümkün. Örneğin filme dair notlara da eklenen Nick’in gece ile ilgili sözü… “Pantalonumu hiç yıkamam. Geceyi üstümde taşımayı seviyorum.” Tüm bu repliklerine rağmen haddini de biliyor Nick ve Norah’ın bitmeyen şarkısı…
“- Çıkar ilişkisi miydi?
– Sanırım.
– Peki hangi açılardan?
– Bunu ben de çok düşündüm. Bilemiyorum. Bilmiyorum. O hep yanımdaydı ve uzun süre görmezden gelindikten sonra böyle birinin sana özel olduğunu hissettirmesi hoş bir duygu.
İki insanı, ilişkileri yürümediği hâlde, bu kadar uzun süre bir arada tutan şey nedir?
– Anne ve babamı arayıp sorabilirim istersen.

Nick ve Norah gece boyunca araya giren eski sevgililerden ve sarhoş bir arkadaşa yapılan bakıcılıktan sonra, müzik konusunda ruh ikizi olduklarını fark edip Norah’ın götürdüğü mekanda filmde kendi zirvesine çıkmış oluyor. Mekana dair tüm ruhun müzikle ilişkisi de hoş. İyi bir müzik dinleyicisi için bonus olan bu mekanda Nick ve Norah ilk şarkılarını da kaydetmiş oluyorlar ki, sahne birçok açıdan çok iyi…
“Uykuya dalma şeklin / zıplamadan önceki hâlin /garip yanılsamalarsa tutmaktaki mecalin / bilmesen de budur benim fark ettiklerim.” dörtlükleriyle bezeli aşkın meşkin, kıskanmanın, eski sevgililerin arasında tüm parçalarda bir diyalogla birleşiveriyor…
– Denir ki; dünya birçok parçaya bölünmüştür ve bu parçaları birleştirip dünyayı onarmak da her insanın sorumluluğundadır.
– Belki de o parçalar bizizdir. Belki parçaları bulmamız gerekmiyordur. Parçalar bizzat bizizdir.

Bir gecede, fantastik bir masalda Nick ve Norah’ın tutulabilecek bir el arayışında, ergenliğe dair saflığı, sıcacık bir anlatım ve iç ısıtan müzikleriyle uykusuz bir geceye eşlik etmek için seyircisini memnun etmeyi bekliyor…

Filmler ne kadar sahici?
Kardeş Yönetmenler zincirinin son popüler isimlerinden Duplass kardeşler, bağımsız filmlerine dolu dizgin devam ediyor. 2002’de 16 dakikalık kısa komedi filmleri “The New Brad”le başladıkları kariyerlerine, 8 dakikalık 2003 tarihli kısa filmleri “This Is John”la devam etmiş, henüz iki kısa filmle ses getirmeyi başarmışlardı. Bir anda yeni bir şeyler arayan sinefillerin gözdesi haline gelmelerinin ardından, popülerliklerini 2004’te yine bir kısa filmle “Scrapple” ile perçimlemekle kalmayıp, 11 dakikalık komedileriyle Florida Film Festivali’nden Büyük Jüri Ödülünü de kaptılar.
2005 yılı ise Duplass’ların kariyerlerinin sıçrama noktası oldu. “The Puffy Chair”le ilk uzun metrajlarını çektiler. 85 dakikalık filmleriyle ses getirmekle kalmayıp, 3 ödülle senenin ses getiren bağımsız filmcileri oldular. “Pofuduk Koltuk” adı ile İf 2008’de gösterilen film bizde de ses getirmiş, ilgi görmüştü. Aynı yıla bir de ödüllü kısa film sığdırmayı başarmaları da artık çaplarının büyüdüğünün habercisi oldu ki, 15 dakikalık “The Intervention” önceki kısalarına göre daha başarısız görünse bile, isimleri artık fark edilmelerinin imzası anlamına da gelir olmuştu.
Jay ve Mark Duplass, ilk çıkış noktalarından itibaren aynı oyuncuları kullanan, filmlerinde ortak yapı kullanan yönetmenler olarak aldığı yolu, ikinci uzun metrajlarında değiştiriyor bu kez. Odaklandıkları beş oyuncuyla da ilk kez çalışıyorlar. Konu ise uzun zamandır yeni örneklerle gelen ve kafamızı karıştırıp, bizi ikiye bölen gerçeklik teması üzerine daha çok. “Blair Cadısı” ile başlayan “Cloverfield”le devam eden izlediğiniz her şey gerçektir ibareli filmlerle, “Dogma” akımının birleşimi gayet güzel işleniyor. Bunlara bir de “film içinde film” teması eklenince seyri hayli keyfili bir film ortaya çıkıyor.
“Baghead” 4 sinema meraklısının bir festivalde bağımsız bir filmi izlemesiyle açılıyor. “Hepimiz Çıplağız” adlı filmin gösterimi sonrası sahneye çıkan yönetmen Jett Garett’in söyleşisi de filmden çok sektör hakkında Duplass’ların düşüncelerini yansıtıyor. Garett’in filmi tamamen doğal çektiğini söylemesi başta olmak üzere söylediği her şey kısa bir bağımsız film nasıl çekilir sorusunun cevabı aslında. Kamera ailemin handycami idi, kasetler mini dv diyerek başlıyor söze Garett ve ekliyor, “Filmi çekerken oyuncularımın filme alındığından haberi yoktu. Her şey son derece doğal gerçekleşti.” Maliyet sorusuna verilen yanıt da benzer açıklamaları getiriyor. Bir küçük kamera ve doğal ışık sadece o kadar. Bu arada Hollywood’a da diş geçiriliyor. Bizi 100 milyon dolarlara film çekilebileceğine inandırdılar. Ama öyle değil deniliyor ki, bağımsızlar cephesi manifestolarını okuyor sanki. Özellikle sinefillerin hoşuna gidecek bu sahnelerde en öne çıkan repliklerin alıntısını yapmakta da fayda var…
– “Hiç doğaçlama var mıydı?”
– “Bu gerçekten ilginç bir soru ama burada sorulması gereken asıl şey şu: Sabah uyandığımızda gün boyu etrafımızda göreceğimiz insanlara ne söyleyeceğimizi düşünür müyüz? Hayır. Bu yüzden neden bunu filmde yapalım ki? İşin gerçeği, izlediğiniz bu sahnelerin büyük bir kısmı tamamıyla gerçek. Oyuncuların hiçbiri bir filmde olduklarını bilmiyordu. Aslına bakılırsa şöyle bir durum var; İşin gerçeği hiç bir meslek sırrımı açığa çıkarmak istemiyorum ama uzun lafın kısası, bir gizlilik söz konusu. Şöyle ki; o insanlardan bazıları, birkaç hafta önce çekimleri yaptığım kasabama dönüp onlara gösterene kadar bir filmde oynadıklarını bile bilmiyorlardı.”
Duplass’lar bu sözlerle hadi sizde film çekebilirsiniz “Bildiğiniz gibi Hollywood bizi iyi bir film yapabilmek için 100 milyon doların gerekli olduğuna inandırdı. Bu tamamıyla saçma bir fikir. Demin hepimiz bunu gördük zaten, değil mi?” diyor…
Bu giriş sonrası, 4 ana karakterimiz Matt, Chad, Michelle ve Catherine’e odaklanıyoruz artık. Onlarda film çekme konusunda hevesli. Artık figüran olmak istemiyorlar. Bir sıçrama yapmak istiyorlar. Garett’in partisine girmenin bile zor olduğu hallerinden kurtulma isteği, onları yeni bir fikre denk getiriyor. Her şeyi açan soru ise belli… “En son ne zaman içimizden biri iyi bir filmde önemli bir rolde oynadı?” sorusunun cevabı koca bir hiç. Bunun üzerine plan da yapılıyor. Tüm hafta sonu beraber geçirilecek, bir şeyler yaratılmaya çalışılacak.
Bir kulübeye gidiliyor ve içkilerle başlayan gece, fikir üretemeden sonlanıyor. Ama bu sırada filmde iki çiftin olmasından faydalanılıyor. Bir umutsuz aşık, bir bitmiş aşk derken ilişkiler üzerine sözler gelip geçiyor. Michelle’in rüyasında gördüğü kese kağıdını kafasına geçiren adam, filme de ana fikir verince her şey başlamış oluyor.“Kese Kağıtlı Katil” bu andan sonra da, türlerin klişeleriyle gönlünce oynuyor, kendince bir gerilim yaratıp sonuna kadar kullanırken, araya ilişkileri de yedirip romantizm sosunu da ekleyip dört başı mamur senaryosu ile ilginç bir deneyim sunuyor. Özellikle de iyi finali, ilk başta sözü edilen sinemaya dair söylemlere dokununca bu deneyim zirvesini de yapmış oluyor. Chad’in Michelle’e duyduğu ilginin Matt’e “Film icabı sevgili olabilir miyiz” teklifi gibi direk konuyu açan repliklerin yanında tipik kıskançlık krizlerinin de işlenmesiyle konusunu hayli çabuk işleyip, meselesini yan yollara sapmadan, gereksiz sahnelere ve dakikalara başvurmadan anlatıp bitiriyor. Tempo sorunu da olmayan film, korku sahnelerinde yer yer gerçekten de gerince, küçük bir kamerayla film içinde film temasını başarıyla işleyen iyi bir film olarak Duplass’ların kariyerlerinde yeni basamaklara açılan kapı oluveriyor…