‘Hilary Swank’ Kategorisi için Arşiv


Sapkın, Kıskanç ve Aciz

Korku sinemasında İngilizlerin marka stüdyosu Hammer’dan ilk örnekle geri dönüş müjdesi… 1934’teki ilk filminden bu yana sayısız filme imza atmış olan stüdyo 1980’lerden bu yana sesi soluğu çıkmayan bir stüdyo konumundayken, bir dizi yenilik ve projeyle yeniden şahlanma hazırlığını sona erdirmiş durumda. Ay sonunda izleyeceğimiz “Let Me In”le sürecek Hammer Stüdyolarının geri dönüşü, yine klasik korku gerilim filmleriyle sürecek… Dile kolay Frankenstein ve Dracula serileriyle dönemin tozunu atmış bir stüdyo…

The Resident – Kiracı, bir ilk film… Ülkesinde birkaç diziye imza atmış, çektiği video kliplerle tanınan bir Finlandiya’lının ilk sinema filmi. Antti Jokinen, sadece yönetmekle kalmamış, aynı zamanda senaristlerden de biri. Diğer isimse son Underworld Rise Of Lycans’a imza atan Robert Orr… Orr ve Jokinen çapraz kurguyla izleyicisine de iki yönden de bakma fırsatı vererek, bir nevi Norman Bates karakteri çizerek hem iyi hem kötü görünebilen bir adamla, kiracısının öyküsünü anlatıyor. Başka isimler gündeme gelse de sonunda Hilary Swank’e nasip olan rol ile Supernatural’dan bu yana radarımızda olan Jeffrey Dean Morgan’ın oynadığı Kiracı; evin içinde biri var gerilimiyle, gizli geçitler ve boşluklarla dolu eski bir bina korkusu olmaya çalışıyor. Elbette daha önce çok denenmiş, uygulanmış bir öykü bu. Beklentimizse yeni bir şey eklemesi… Ama olmuyor…

Acil Servis doktoru Juliet’in New York sokaklarındaki koşusuyla başlayan film, en baştan şehir atmosferini iyi kullanacağını gösteriyor. Otelde kalmaktan muzdarip doktorumuzun kendini huzur veren bir evde hissetme çabasıyla başladığı ev aramaları onu eski bir binaya götürüyor. Görür görmez parasının yetmeyeceğini düşündüğü eve istenen kiranın şaşırtıcı ucuzluğu sonrası taşınıp, yerleşiyor… Bu sırada da Max’i tanıyoruz… Büyükbabasıyla yaşayan ev sahibi Max… Öykümüzün kilit noktası da o… Ve tabii büyükbaba rolünde efsane oyuncu Christopher Lee…

Çok bekletmiyor bizi Jokinen… Hatta biraz acele de ediyor… Çapraz kurguyla olayları birde Max’in gözünden görünce filmde yerine oturuyor… Ama bu diğer bakış filme katkı yapmaktan çok, zarar veriyor… Zira herşeyi hem çok net anlıyoruz, hemde olabilecekleri hiç zorlanmadan tahmin edebiliyorz… Filmin üzerindeki tüm gizemin kaybolmasına yol açan bu kurgu sonrası film de tekdüzeleşiyor… Bu sırada da tek tek mantık hataları görünür hale gelmeye başlıyor.


Evde biri olduğundan şüphelenen Juliet, ilk bakması gereken yere bir türlü bakmıyor… İzlendiğini hiç hissetmiyor neredeyse… Daha fazla spoiler vermemek için detaylandıramasak da Max’in yaptığı herşey aslında çok kolay görülebilecek, yakalanabilecek şeyler… Bu derece basit çözümleri karakterimizin yakalayamaması tuhaflıkla, mantıksızlık arasında gitgeller yaşatıyor izleyene…

Max’in hem iyi hem kötü biri gösterilmesi planı ise karikatürize bir durum gibi kalıyor. Oyuncunun dış görünüşüne, karizmatikliğine yaslanmak dışında bir katkı vermeyen senaryo, bir türlü yaşanmayan geriliminde en önemli sebebi. Giderek tempo yükseleceğine Max ile Juliet’in kedi fare oyununa doğru giden öyküleri bir şey hissetmeden seyreder hale getiriyor izleyiciyi… Ne heyecan, ne de gerilim…

Oysa çapraz kurgu son yarım saatte gelse herşey yerine oturacak, Juliet’in yanında saf tutup Max’e karşı daha sağlam bir direnişe geçeceğiz. Tercihini Max’in ne saf kötü ne saf iyi olmamasından yana kullanan Jokinen kafasındakini seyirciye geçiremeyince vasat bir film olarak etiketleniyor Kiracı…

Filmin olumlu yanları ise özellikle Görüntü Yönetimi… Guillermo Navarro’nun yarattığı atmosfer, kullandığı gölgeler anlatımın en iyi anları oluyor ki, kendisini Pan’ın Labirenti’nden hatırlamak mümkün. İç mekan kullanımının da iyi olduğunun altını çizmeli…

Hilary Swank’in iki oscar’dan sonra bu filmlere kadar mı düştü sorusunu sorduracak kadar sıradan bir film olan The Resident, ev sahibi kiracı gerilimine yeni birşeyler ekleyemeyen vasat bir örnek…

Reklamlar
Yönetmen: Antti Jokinen
Senaryo: Antti Jokinen
Müzik: John Ottman
ABD, 2011, Gerilim, 91 dk.
Oyuncular: 
Hilary Swank, 
Jeffrey Dean Morgan, 
Lee Pace, 
Christopher Lee
Genç doktor Juliet, yeni bir hayata adım atmak ister, hayalindeki evi Brooklyn’de bulur. Ancak zamanla yeni dairesinde yalnız olmadığını düşünmeye başlar ve ev sahibinin kendisi hakkında korkutucu saplantıları olduğunu öğrenir.

Yapım : 2007, ABD / Almanya
Tür : Dram
Yönetmen : Richard LaGravenese
Senaryo : Richard LaGravenese, Erin Gruwell (Kitap)
Oyuncular : Hilary Swank, Patrick Dempsey, Imelda Staunton, Scott Glenn, April Lee Hernandez
Yapımcı : Danny DeVito, Stacey Sher, Michael Shamberg
Görüntü Yönetmeni : Jim Denault
Müzik : Mark Isham
Süre : 123 Dakika

Herşey soykırımsa…

İdealist bir öğretmen karmaşık yapılı bir okulda görevine başlar. Okulda ve öğretmenlikte ilk yılıdır. Her milletten insanıyla ülkenin profili gibi bir sınıfa düşer. Öğrencilerin çoğu bir çeteye aittir ve hepsinin sokak yaşamı vardır.
Ve bu öğretmen her şeye rağmen onlara yavaş yavaş ulaşır.
Konu böyle özetlenebilir ve bu şekliyle oldukça iyi de olur. Genelde siyahların ve güney Amerikalıların yapayalnız kaldığı dünyaya daha geniş pencereden bakan film, her şeyi dozuyla verirken bir anda öğretmenin tüm edasının değişmesiyle bambaşka bir yola giriyor.
Önce müzelere gidiliyor, sonra müthiş bir bombardıman başlıyor. Konu sonunda soykırıma kitlendiğinde müthiş bir Yahudi lobisi giriyor devreye. Yahudi soykırımına dair ne varsa dökülüyor ve film tüm sempatisini yitiriyor.
Filmin neredeyse Yahudi soykırımı merkezli olması, devreye girişinden itibaren yarattığı gençlik filmi havasını alaşağı ediyor, tüm yapıyı bozuyor.
Hilary Swank’i böyle mütevazi bir rolde görmek ilginç. Numbers dizisinden bildiğimiz Patrick Dempsey’i de öyle.

MTV’nin yapımcılığında çekilen film, 2 ödül de alarak hedefini bile aştı aslında. Yaşanmış olaya dayanması da ilgi çekici ama fazla olan şeyler bununla sınırlı değil maalesef.
Yönetmen Richard LaGravenese iyi bir iş çıkarmış. Zaten kariyeri yavaş yavaş yükselen çıkış arayan bir yönetmendi, kendisi için iyi bir referans olduğu söylenebilir. Romantik drama “P.S. I Love You”da yine Swank ile çalışmayı tercih eden yönetmen, romantizmi elden bırakacağa benzemiyor.
Yahudi soykırımı bir yana, birbirine rengi ve ırkı yüzünden düşman kesilen gençliğin görüşlerini değiştirme çabası yine de takdire değer…