‘Hanna’ Kategorisi için Arşiv

Joe Wright’la Röportaj


S: Sizi “Hanna”yı yapmaya çeken şey neydi?
Joe Wright: Senaryo benim ilgi alanıma giren öğelerle doluydu; ayrıca atmosferi de benim için ilginçti. Öte yandan, içinde çok sayıda boşluk vardı ki bunu iltifat olarak söylüyorum; kendi hislerimi ve endişelerimi irdeleyebilmem için bırakılmış boşluklar vardı.
Her şeyden önce ve en çok ilgimi çeken şey Hanna karakteriydi; ergenlik çağında bir genç kızın ana karakter olduğu pek fazla film görmüyoruz. Temasal olarak, E.T. gibi, “Being There”deki Chauncey Gardiner ve Werner Herzog’un filmindeki Kaspar Hauser gibi olumlu anlamda sıradışı, gerçekten de bu dünyadan olmayan karakterlere her zaman ilgi duymuşumdur. Saydığım karakterlerden özellikle son ikisi dışarıdaki toplumun ve sözde medeniyetin baskısının olmadığı bir dünyada büyüyorlar. Dünyaya bir yetişkinin bilinçliliği ama bir çocuğun saflığıyla geliyorlar. Böyle birinin dünyayı deneyimlemesini büyüleyici buluyorum çünkü bazı şeylere ilk kez görüyormuş gibi bakmamız için öznel bir fırsat sunuyorlar.
S: Yani böyle bir karakteri alıp onların temposuna sokmak istediniz
JW: Buradaki mesele onların gözünden bakmak. Benim çalışmalarım genellikle oldukça nesneldir; tek bir karakterin bakış açısını sunar; “Atonement üç kişi tarafından anlatılıyor gibi görünse de aslında bütün her şey Briony’nin suçluluk duygusunun prizmasından geçiyor. Oldukça aşırı “gerçeklikler”den hoşlanıyorum; “The Soloist”deki şizofren de bir başka örnek.

S: Belki de “The Soloist”i yapmadan önce “Hanna“yı yapamazdınız çünkü o filmde karakterin gerçekliğinde büyük ölçüde dışsallaştırılmış faaliyet var ve bu da Henna’nın bu filmde merkezi olduğu aksiyon için iyi bir hazırlık olmuş olabilir… doğru mu?

JW: Belki. İnsan bir filmi bitirdiğinde ondan ne öğrendiğini bir sonraki filmde uygulayana kadar gerçekten bilmiyor.
Sanatım açısından, hikayenin aksiyon öğeleri cazip geldi. Aksiyonu her zaman katıksız sinema olarak görmüşümdür çünkü aynı etki başka hiçbir sanatta elde edilemez; diyalog tiyatro ya da radyoda aktarılabilir, ve güzel resimler de fotoğraf ya da çizimle elde edilebilir. Oysa, böyle bir aksiyonu spor programları haricinde göremezsiniz.
Organik etki üzerinde deney yapmak istedim, ve bunu belki azıcık farklı bir yolla sunmak istedim. Aklımda Fransız Yeni Dalga’sı ve Robert Bresson’ın “Pickpocket”ı (Yankesici) vardı. Yankesicinin iş üstünde olduğu o sekanslar olağanüstü güzel kurgulanmış birer aksiyon sekansıydı. Aksiyon derken dövüş, yumruk, tekme gibi şeyleri kastetmiyorum; hikayeyi bir bedenin, bir karakterin aksiyonları aracılığıyla (eylemleriyle) anlatıyorsunuz.
Çok daha kişisel açıdan baktığımda, beni “Hanna”ya çeken şey kadın kahramanıydı. Çok sevdiğim bir arkadaşım senaryoyu okuduğum sıralarda tecavüze uğramıştı ve ben çok öfkeliydim; kadınların toplumda nasıl bir yere konduğu ve günümüz kültür ortamında genç bir kadın olmanın ne anlama geldiği üzerinde düşünüyordum. Etrafıma baktım ve feminizme ne oldu diye merak ettim; bunun geçici bir moda olmaması gerekiyordu, dünyayı sonsuza dek değiştirmesi gerekiyordu. Ergenik çağındakilerin cinselleştirilmesi, hele hele bunun Hello! Dergisi kültürü tarafından yapılması bana çok itici geliyor. Bu şeyler beni korkutuyor. Arkadaşımın başına gelenlere tepki olarak, cinsiyetçi politikaların dışında büyümüş, başka hiçbir kadın tanımamış, asla bir reklam görmemiş, dudak parlatıcısının ne olduğundan tamamen habersiz, güçlü bir kadın yaratma dürtüsü içindeydim.
Hanna’yı [tatildeki] bir aileyle, özellikle de Sophie ve [annesi] Rachel’la bir araya getirmek bana ilginç geldi. Günümüz gençliğinin bir üyesi olan Sophie, Hanna’yla tezat oluşturuyor. Bu iki farklı genç kız imajını irdelemek istedim. Sophie ergenlik çağındaki genç kız kültürünün tüm o baskın öğelerine komik ölçüde meraklı; Rachel’da ise tanıdığım –kendi neslimden ve biraz daha üst yaşlardan- pek çok kadını görüyorum; bu kadınlar feminist sosyo-politik idealleri anlamında yollarını kaybetmişler. Onlar için endişeliyim, çocukları için de. Biraz ağır olabilir ama ben böyle düşündüm…
S: Hanna’nın başka bir kadın karakterle en kapsamlı sahneleri Sophie’yle birlikte olduğu sahneler. Her iki aktris de, Saoirse Ronan olsun Jessica Barden olsun, yüksek kalibreli performanslar sunuyorlar.
JW: Dizginleri Saoirse ile Jessica’ya bıraktım; aralarındaki öpüşme Saoirse’nın önerisiydi. Hanna’nın böyle yapacağını düşündüğünü söyledi. Ayrıca, Saoirse’yla Hanna’nın neyin güzel neyin çirkin olduğuna dair yerleşmiş bir fikri olamayacağını konuştuk. Her şey neyse oydu; bizim için en önemli şeylerden biri, ki Saoirse bunu çok güzel bir şekilde hayata geçirdi, Hanna’nın kimseyi yargılamaması. Bu pek çoğumuz için kabul edilemeyecek bir şeydir çünkü sürekli olarak insanları, yerleri, bize karşı olan şeyleri, arzularımızı ve korkularımızı yargılamayı öğrenerek yetiştiriliriz.
S: Atonement” zamanında, Saoirse’nın başka bir insanın duygularını içselleştirme ve ifade edebilme becerisi olduğunu söylemiştiniz. Peki onu bu benzersiz karakteri oynamaya nasıl hazırladınız?
JW: Beni bu filmi yapamaya çeken şeye geri döneceğim: Projede yer almamın esas nedeni Saoirse’ydı; eğer o oynayacak olmasaydı bu filmde görev yapma konusunda kendime güvenir miydim bilmiyorum. Onun ekibe dahil olduğunu ve benim yönetmemi istediğini öğrendiğimde, “Bunu yapabiliriz” diye hissettim. Güvendiğim şey şuydu: Saoirse’yı kameranın önüne koyup yakın çekimde ne düşündüğünü görüntüleyebilirsiniz ve bu sizi sahne boyunca götürür.
Öte yandan, Saoirse’yla duygular hakkında da olmak üzere bol bol konuşuyoruz. “Atonement”ta önce Briony’nin nasıl yürüyebileceğini konuşarak başladık. Karakter, Saoirse’nın küçük, kesin ve kontrollü adımlarıyla şekillendi. “Hanna”da, [dublör koordinatörü ve dövüş koreografı] Jeff Imada’yla birlikte son derece odaklı bir insan yaratmak için çalıştık; bu karakter, ayakları yere basan, dengeli biri olmalıydı ve duruşu da rahat ama iyi olmalıydı. Hanna’nın yıllarca sosyal etkileşim içinde olmaktan kaynaklanan tikleri ya da yana yatmış bir omzu yok. [Gülüyor]
Hanna olarak hareketleri oldukça aerodinamik. Ama ona koşarken dirseklerini içeride tutmasını defalarca söyledim çünkü onları sallamak gibi doğal bir eğilimi var.
Hanna mecbur kalmadıkça, ya da mecbur kalana dek hareket etmiyor. Gözleri bir şeyi “bulmuyor”; doğrudan ona gidiyor. Ayrıca, dövüştüğü zamanlar hariç, pek fazla yüz ifadesi kullanmıyor; o zaman da yüzü öfkeden nerdeyse hayvani bir hâl alıyor.
Ses de çok önemliydi. Saoirse, Hanna’nın fizikselliğine büründükten sonra karakter için adeta başka dünyaya aitmiş gibi gelen bir ses kullanmaya başladı. Aynı zamanda, sesini bir iki oktav düşürmesini sağladım. Bu, Saoirse’yı birazcık daha gerçekçi hissettirdi. Saoirse, Hanna’yı karakterize eden gerçekçiliğe ve gerçeküstülüğe eş zamanlı olarak bürünebiliyordu. Artık 16 yaşında olan Saoirse şimdi sanatını 12 yaşındakinden daha iyi kullanıyor.
S: Marissa’da çok farklı bir Cate Blanchett portresi görüyoruz…
JW: Marissa bir bakıma benim eski ilkokul öğretmenime dayanıyor! Adı Priscilla’ydı, seksi ve bakımlıydı. Koyu makyaj yapar, pırıltılı ve yürürken gürültü çıkaran külotlu çoraplar giyerdi. Hikaye zamanı geldiğinde, kızlar onun etrafına oturur ve bacaklarını okşarlardı. Bir enerjisi vardı; ve Marissa’yı düşünürken aklıma o geldi. “Hanna da bir masal olduğu için, karakterleri arketipler olarak algılıyor, sonra onlara karakter özelliklerine göre katmanlar ekliyordum. Dolayısıyla, Marissa, Priscilla’nın, Başkan George W. Bush’un ve kötü kalpli bir cadının bileşimi; anne babamın kukla gösterilerinde, cadıların kızıl saçları vardı ve yeşil giyerlerdi; bu yüzden, [kostüm tasarımcısı] Lucie Bates’ten Marissa’ya her zaman yeşil giydirmesini istedim, ve bence kızıl saç Cate’e çok yakışıyor.
Cate hiç de boş bir oyuncu değil, ve aşırı makyaj yapmayı kabul etti; makyajın içinden gözenekleri görmek istedim. Dişle ilgili –
S: Takıntılı bir şekilde temizlemesi ve fırçalaması
JW: Gerçekten de, bunun kaynağı Amerika’nın diş takıntısıyla ilgili gördüklerim. Bir İngiliz’in bakış açısından, Amerikalıların dişlerinin bu kadar tek tip olması hakikaten olağanüstü. Bu yüzden, Marissa’nın bu takıntıyı kendine zarar verme boyutuna getirdiğini düşündüm. Bu konuyu Cate’le konuştum. Sonra, bir çekimin ortasında dişlerini emdi ve tuhaf bir ses çıkardı. Onu izlerken, “Muhteşem bir şey bu; Marissa bu anın kanını tadıyor” diye düşündüm. Bu hareket ona heyecan ve mutluluk veriyor.
S: Masalsı bir yaklaşım niçin ya da nasıl aklınıza geldi?
JW: Birçok düzeyde işe yarayabilirdi. Sondaki lunapark en edebi masal göndermelerinden biri; o sırada Isaacs’in ıslıkla çaldığı melodi ise atmosferi daha da pekiştiriyor.
Ayrıca, örneğin Hanna’nın bir düğmeye basarak kaderini değiştirmesi fikri de kadehten içip  içmeyeceği gibi bir seçimi hatırlatıyor. Kutuyu ve düğmeyi büyük ve kırmızı renkte yaptık.
Bir bütün olarak hikayenin Küçük Deniz Kızı ya da Hansel ile Gretel gibi masallarla pek çok ortak noktası var. Ormanda kulübede yaşayan –bir bakıma- bir aile ve önemli geçişler  var: Çocuk evden ayrılıp dünyaya gitmek zorunda kalıyor, deneyimler yaşıyor, kötülükle karşılaşıyor ve bunlarla başa çıkması gerekiyor. Masallar bana göre asla mutlu, tatlı hikayeler değildirler; karanlık gücü, kötüyü alt etmeyi konu alan ahlaki öykülerdir.
Karakterler açısından, Erik arketipik bir masal babası. Rapunzel’in babası gibi, odun keserek geçinen bir adam ve kızıyla birlikte ormanda yaşıyor. Erik’in içinde o ağaçların ruhu var. Eric Bana bunu hayata geçirmeyi başardı. Benim babam hem ahşap oymacısıydı hem de kuklacı; bana ağaçla uğraşan kişilerde o ruhun olduğunu söylerdi.
David Lynch benim kahramanlarımdan biri. “Eraserhead” ve “Blue Velvet”ı izlediğimde ergenlik çağındaydım; o filmler aklımı başımdan almıştı. Dolayısıyla, Lynch’in çarpıtılmış masallarının üzerimde büyük etkisi var. “Hanna”da nihayet oyun alanına sahiptim; diğer filmlerimde gerçeküstü hikaye anlatımı için yeterli alan yoktu.
S: Senaryoyu ilk okuduğunuzda bunu yapabileceğinizi hissettiniz mi, yoksa o öğeler zaten mevcut muydu?
JW: O başlangıç ortamı vardı ama ancak Seth Lochhead’in yazdığı daha sonraki bir taslağı okuduğumda ilkine göre çok daha Lynch-vari unsurlara rastladım. İlki daha çok CIA’e odaklanan, daha geleneksel bir gerilimdi. Bilmem kimin bilmem ne bilgisini nereden bulduğu kadar umurumda olmayan bir şey olamazdı.
S: Bir macera gerilime masal estetiği oturtacağınızı düşünerek her şeyi hikaye tahtalarına döktünüz mü?
JW: Sadece aksiyon sekanslarının büyük bir kısmını. Daha çok hikaye tahtası kullanmayı isterdim ama yoğun ön yapım dönemimizde yeterli zaman yoktu. Bu filme daha önceki tüm filmlerimden daha az hazırlandım. Mekanlar arasındaki mesafeden ötürü, tam anlamıyla hazırlanmak zordu. [Yapım tasarımcısı] Sarah Greenwood’la birlikte referans olarak fotoğraflar üzerinde tartıştık, ama bazı şeylerin doğaçlama olması gerekiyordu.
Bunun üzerine, kontrolü kaybediyorum diye endişelenmek yerine olan bitene daha serbest bir yaratıcı tepki vermeyi deneyerek, hazırlıktaki eksiğimi kendi avantajıma kullanmaya karar verdim. Ayaküstü daha çok düşünüp, bilinçaltıma ulaşmam gerekti.
S: Filmlerinizde her zaman lojistik açıdan son derece karışık çekimler yaptınız, mesela, “The Soloist”te Skid Row, “Atonement”ta Dunkirk Kumsalı… “Hanna”da hangileri en zordu? Erik’le yerüstünden yeraltına doğru devam eden dövüşün olduğu sahne mi?
JW: O sahne –turuncu seramikli- oldukça zorluydu ama bence konteynır parkındaki aksiyon sahnesi bugüne kadar yaptığım en zor sekanstı. Kısmen, bunun nedeni pek çok kişinin aksiyon öğelerine dahil olmasıydı ki bunların hepsi dublör değildi. Kendime bu tür zorluklar yaratmayı seviyorum.
Ama o sabit kamera çekimlerim çoğu zaman gereklilikten kaynaklanıyor, stile ilişkin seçimlerden değil. Eğer turuncu seramikli sekansı dövüş kayıtları ve aksiyon kesintileriyle çekmeye kalksaydım iki gün giderdi ama bizim tek bir günümüz vardı ve buna yerüstündeki dış mekan çekimleri de dahildi. Benim gördüğüm şey şu ki eğer provaya yeterince zaman ayırırsanız çekim süresi çok daha kısalıyor. Ayrıca, bir dahi olduğunu düşündüğüm Paul Greengrass’e saygım büyük ama onun Bourne filmleri için yarattığı stilden kaçınmak istedim çünkü bu stil o zamandan beri defalarca kopya edildi.
S: Tüm filmlerinizin kurgusunu Paul Tothill yaptı. “Hanna” ikiniz için post prodüksiyon sırasında yeni bir takım zorluklar getirdi mi?
JW: Paul için de benim için de çok az diyaloğu olan bir aksiyon filminin kurgusunu yapmak eğlenceliydi. Daha önce sözünü ettiğim gibi, eğer aksiyon katıksız sinema ise, o zaman sinema da montaj ve kurgudur; aksiyon kurguda yaratılır. Ses kurgusu yapmayı da seviyorum.
S: İzleyicilerin bu filmden ne almasını umuyorsunuz?
JW: Katıksız bir eğlencelikten büyük keyif almalarını. Ayrıca, biraz da korkmalarını umuyorum.
Reklamlar

Hanna

Yayınlandı: Haziran 10, 2011 / Cate Blanchett, Eric Bana, Hanna, Joe Wright, Saoirse Ronan, Vizyondakiler


Ergenlik çağındaki bir kız ilk kez dış dünyaya açılır… ve yaşamı için mücadele etmek zorunda kalır. Yönetmen Joe Wright karanlık peri masalı öğelerini (Avrupa ve Fas’taki mekanlarda çekilen) macera-gerilim tarzındaki Hanna ile harmanladı.
Hanna 16 yaşındadır. Zeki, meraklı ve ailesine bağlı bir kızdır. Benzersiz olan yönü ise, gücü, dayanıklılığı ve bir askerin düşünce biçimine sahip oluşudur. Bu özelliklerini eski bir CIA ajanı olan dul babası Erik (Eric Bana) tarafından Kuzey Finlandiya’nın ıssız bir köşesinde yetiştirilmesine borçludur. Erik kızı Hanna’ya avlanmayı öğretmiş, onu katı bir kendini savunma eğitiminden geçirmiş ve okula göndermek yerine evde sadece bir ansiklopedi ve peri masalı kitabıyla eğitmiştir. Hanna başka hiçbir genç kızın yaşamadığı bir hayat yaşayagelmiştir; yetiştirilme biçimi ve eğitimi bir tek amaca, onu mükemmel bir suikastçi yapmaya yöneliktir. Fakat dışarıdaki dünyada Hanna’nın ailesi için bitmemiş işler vardır, üstelik bu işlere bir de gurur ve Erik’in kızını artık daha fazla dizginleyemeyeceğini kavraması eklenir.
Hanna’nın ergenliğindeki bu dönüm noktası çok keskindir; genç kız Erik’ten ayrılır ve baştan beri kaderi olan göreve yönelir. Babasıyla planladıkları şekilde Berlin’de buluşamadan, Hanna acımasız istihbarat ajanı Marissa Wiegler’ın (Oscar ödüllü Cate Blanchett) yönetimindeki ajanlar tarafından yakalanır. Kariyerli bir casus olan Marissa, kendisini Hanna ve Erik’e bağlayan sırları uzun süredir saklamaktadır.
Fas çölünün altında bir yerde gözetim altında tutulan Hanna çok geçmeden kendini alıkoyanları alt etmeyi başarır. Yeraltından yerüstüne bu cesurca kaçış onu hiç bilmediği ama bir an önce öğrenmesi ve içinde yolunu bulması gereken bir coğrafyayla ve dünyayla baş başa bırakır. Marissa, Hanna’nın peşine gizlice bir grup ajan gönderir ve kendisi de bu ölümcül takibe katılır. Hanna Avrupa’da nihai hedefine doğru yol alırken kendi varlığıyla ilgili sarsıcı ve insanlığını sorgulamasına yol açan bilgilere ulaşır.
Focus Features ve Holleran Company’nin, Sechzehnte Babelsberg Film GmbH ve Neunte Babelsberg Film GmbH’le ortak yapımı olan Joe Wright filmi “Hannanın başrollerini Saoirse Ronan, Eric Bana, Tom Hollander, Olivia Williams, Jason Flemyng ve Cate Blanchett paylaşıyor. Oyuncu seçimini Jina Jay’in gerçekleştirdiği filmin kostüm tasarımını Lucie Bates, yardımcı yapımcılığını Josephine Davies, ortak yapımcılığını Carl Woebcken, Christoph Fisser, Henning Molfenter, müziğini The Chemical Brothers, kurgusunu ACE’den Paul Tothill, yapım tasarımını Sarah Greenwood, görüntü yönetimini BSC’den Alwin Küchler, yönetici yapımcılığını Barbara A. Hall, yapımcılığını Leslie Holleran, Marty Adelstein ve Scott Nemes üstlendi. Hikayesini Seth Lochhead, senaryosunu da Seth Lochhead ile David Farr’ın kaleme aldığı filmi Joe Wright yönetti.”
Henüz genç kızlığa yeni adım atmış olan Saoirse Ronan performansıyla etkilemeye devam eden, şimdiden Oscar adayı olmuş bir oyuncu. Ama karaktere girmek için hangi yöntemi kullandığı sorulduğunda şu yanıtı veriyor: “Bir yöntemim var mı bilmiyorum. Karakteri yaşayan türde bir oyuncu değilim”.
Yine de sözlerine şunları da ekliyor: “Tüm rollerin zorluklar içermesini istiyorum. Bol aksiyonu ve derinliği olan karakteriyle Hanna bunlara sahipti. Daha önce oynadığım hiçbir dramaya benzemiyordu. Burada bir ormanda büyümüş ve tüm eğitimini babasından almış bir kız var; daha önce başka kimseyle tanışmamış. Biz onunla dış dünyaya açılırken tanışıyoruz. Karşısına çıkan herkes ve her şey onu büyülüyor. Hanna’nın en sevdiğim özelliği ön yargılı olmaması; her şeye açık fikirli yaklaşıyor ve her şeyden çok etkileniyor. Biraz acayip biri. Fakat bu benim hoşuma gidiyor; tuhaf insanları severim”.
“Hanna hayatı ilk kez keşfediyor; yani, bu film sadece önüne geleni haklayan bir kızı konu almıyor – gerçi onu da kesinlikler yapıyor!” diye ekliyor genç oyuncu.

Bu konsept Ronan’ın çok hoşuna gitti. Aktris, “Hani peri masallarında bir kişi dış dünyaya açılır ve orası hem çok büyük hem korkutucu hem de güzeldir ya, işte “[yönetmen] Joe Wright’ın bana sözünü ettiği şey buydu. Yaşıtım herkes gibi, Hanna’nın dünyayı görme arzusunu içselleştirebiliyorum; fakat onun dünyaya açılışı saatte 150 kilometreyle oluyor”.

Hanna”nın çekimleri sırasında 16 yaşına giren aktris daha önce bir kez daha yönetmen  Wright’la bir projede çalışmıştı. Wright’ın dört yıl önce Ronan’a rol verdiği Atonement” tüm dünyada başarı ve ödül toplamıştı.
Ronan, “Her zaman şöyle düşünmüştüm: Eğer tekrar birlikte çalışacaksak, daha önce yaptığımızdan farklı bir proje olmalı. Joe ile ortak bir yol bulmaya ihtiyacımız yoktu; çok uyumluyduk; hatta eskisinden bile daha uyumluyduk çünkü birbirimizin tam anlamıyla memnun olup olmadığını anlayabiliyorduk; ayrıca farklı şeyler denerken birbirimize güveniyorduk. Joe da ben de Hanna’yı anlayabiliyorduk çünkü onun yaptığı şeyler sevdiği insanları korumaya yönelik” diyor.
Seth Lochhead “Hanna”nın orijinal senaryosunu 2006’da yazdı. Sonrasında, senaryo gelişmeye devam etti. Birçok edebi uyarlamayı beyaz perdeye başarıyla aktarmış olan Oscar adayı yapımcı Leslie Holleran şunu söylüyor: “Orijinal bir hikaye üzerinde çalışmak çok özgürleştirici ama bir o kadar da korkutucu. Hanna bir serüven yaşıyor. Senaryoyu birkaç yıl boyunca geliştirmek de kendine göre bir serüvendi. Seth, Hanna’yla mitsel bir karakter yarattı. Hanna yabancı topraklara, diğer bir deyişle bizim dünyamıza, adım atan bir yabancı. Onun kurduğu insani ilişkiler çok ilgimi çekti”.
Holleran sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu filmin çıkış noktası olacağı bir yönetmen bulmak istedim. Joe’nun güçlü yanı bu hikayeyi bir peri masalının prizmasından irdelemesiydi. Heyecan verici olan bir diğer nokta ise Joe’nun aksiyon, karakter öğeleri ve hatta sosyal yorum çerçevesinde düşünmesiydi; bu, kadının güçlenişini anlatan bir hikaye. İnanıyorum ki Saoirse’yla bu derin aşinalığı ve onun oyuncu olarak neler yapabileceğini bilmesi malzemeye hırslı bir yaklaşım gösterme konusunda ona güven verdi”.
Wright’ın filmi yöneteceği kesinleştikten sonra olanları Lochhead’in şöyle aktarıyor: “Joe gerek 2006 senaryosunda olan gerekse sonradan eklenmiş pek çok sahne üzerinde çalışmak üzere beni birçok kez çağırdı. Joe’nun benim ne yapmaya çalıştığımı anladığını hissettim ve onun hikayeye bakış açılarını da anladım. Karakterleri aynı pencereden görüyorduk. Dolayısıyla, Hanna’nın dünyasına geri dönmek çok heyecan vericiydi”.
Filmin başında, Hanna’nın dünyada sahip olduğu tek insan, dul babası Erik’tir. Aktör Eric Bana, “Senaryo bana hiçbir şeyi hatırlatmadı. Bunun üzerine, ‘Bu filmi daha önce görmedim’ diye düşündüm. Filmin ana karakterinin ergenlik çağında bir kız olması hoşuma gitti. Saoirse için bu yaşta ne müthiş bir fırsat. Joe’nun hikayeye yaklaşımın bayıldım. Bu yüzden de rolü hemen kabul ettim” diyor.
Bana sözlerine şunları da ekliyor: “Hanna’nın büyüyüp sorumluluk alması gerekiyor çünkü babası kontrolü bırakıyor. Ben de bir ebeveynim ve ‘Hanna’yı çocukları ilk kez kendi başlarına uçmaya başladıklarında her ebeveynin yaşadığı kabusun abartılmış bir versiyonu olarak görüyorum”.
Bana canlandırdığı karakterin karmaşıklığını da cazip bulduğunu ifade ediyor: “Erik’te çok geleneksel baba özellikleri var: Kızı için hem bir koruyucu hem de bir öğretmen. Hanna’yı doğduğu andan itibaren zihinsel ve bedensel olarak hayatta kalmaya hazırlıyor, yani Hanna için aynı zamanda acımasız bir talim komutanı. Öte yandan, bir ebeveyn çocuğunu dış dünyadan koruma konusunda harika bir iş çıkardığında, dışarıdaki acımasız gerçekler çocuk için çok daha şoke edici oluyor; ve Hanna gerçek anlamda tehlikede”.