‘Guillermo Del Toro’ Kategorisi için Arşiv

Pan’ın Labirenti ile iyice girdiği fantastik dünyadan çıkamayan Guillermo Del Toro, pinokyo uyarlaması hazırlıklarına girişti.

2013’te gösterime girecek aksiyon-bilim kurgu Pacific Rim’in ön hazırlıklarına yakınlarda girişen Meksikalının 2014 için planı da Pinokyo oldu. 

Fantastic Mr. Fox’un animasyon kadrosundan Mark Gustafson, kısa animesi Cannibal Flesh Riot’la dikkat çeken Gris Grimly ve kısa filmci Adam Parrish King’in yöneteceği stop-motion filmin senaryosunu da tanıdık bir isim yazdı. Del Toro’nun Amerika’da tanınmasını sağlayan “Mimic”inde senaryosunu yazan Matthew Robbins…

3 Boyutlu stop-motion Pinokyo, 2014’te karşımıza çıkacak…


Reklamlar
Orta Dünya macerasında bir adım başa gitmenin, hem serinin hayranları için hem de sinemaseverler için önemini bilen bilir. Aylardır yönetmen sorunsalı, çekimler ne zaman başlayacak soruları MGM’nin bütçe problemleri derken maceranın takipçileri ne zaman heyecanlansa hayal kırıklıkları da beraberinde geldi. Yönetmen koltuğunda Peter Jackson’ı görmekten istemeye istemeye vazgeçen ancak Guillermo Del Toro’nun adıyla heyecanlanan hayranlar Del Toro’yu da kaybettikten sonra Hobitler’e giden yoldaki tümsekler karşısında artık tam olarak ne düşüneceklerini bilemiyor, her yeni habere şüpheyle bakıyorlar. Bu yüzdendir ki, ümit vaat eden ama bir neticeye bağlanmayan bu haberlere bir yenisi mi eklendi dememek mümkün değil…
Aktör Ian McKellen’dan The Bolton News’a heyecan verici bir açıklama geldi, “çekimlerin gelecek Ocak’da başlanmasına çalışılıyor.” diyen Gandalf’ın sözü bizim içine elbette ki senet ancak aylardır projenin etrafında dönen bitmek bilmez dedikodular, engeller ve bu yeni açıklamanın, yapımcıdan veya bir yetkiliden gelmemiş olması coşkulu bir heyecana engel oluyor. Gandalf (Ian McKellen) daha fazlasını söylenmezken, hala kesin bir tarih bildirilmemesi, bir yönetmen adının zikredilmemesi ne yazık ki belirsiz yeni bir bekleyişten ve heyecanın daha da fazla ivme kaybetmesinden başka bir şeye sebep olmuyor…
Her şeye rağmen gönüllerde yatan aslan tabi ki Peter Jackson… Kim bilir, belki sürprizli haberler çok yakındır…

Del Toro’dan yeni yaratıklar!

Mike Mignola tarafından yaratılan bir Dark Horse Comics çizgi roman karakteri olan Hellboy, ilk olarak 1993’te San Diego Comic-Con Comics’in 2. sayısında okurlarla buluşan bir cehennem çocuğudur. Dark Horse Comics tarafından yayımlanan, macera ve korku kurgularının etkisi altında kalmış bir çizgi roman mini dizisinde yer almıştır. Bu dizi, Marvel Comics, DC Comics ya da Image Comics tarafından yayımlanmayan en başarılı çizgi roman dizisi olmuştur.
Bu Çizgi Romanın beyazperde macerası ise oldukça başarılı şekilde gerçekleşti. Söz konusu yönetmenin “Blade 2” ile kendini kanıtlamış olması da tanıştığımız anti-kahraman’a karşı duracağımız mesafeyi de oldukça kısaltıyordu.
İlk filmden öğrendiklerimizi gözden geçirirsek; Hellboy, henüz bir çocukken okültistler tarafından dünyaya getirilen bir iblistir. Müttefik güçlerce kurtarılır ve Birleşik Devletler Paranormal Araştırma ve Savunma Bürosunca (PASB) büyütülür. Büyüdükçe ortaya çıkan yeni fiziki görünümü tam bir iblis olduğunu gösterir. Aksi olsa da doğuştan sahip olduğu düşünülen kötü niyete sahip olmayan Cehennem Çocuğu PASB’deki diğer yaratıklarla birlikte çalışmaktadır. Dünyanın en iyi Paranormal Dedektifi ünvanı da cabasıdır.
Çizgi Romanda belirtildiği üzere 24 Aralık 1944’te, bir nazi timince dünyaya getirilen Hellboy, Ragnarok adlı proje ve başındaki Gregor Rasputin tarafından cehenneme açılan bir boyut kapısından adeta Amerikalı keşif birliğinde görevli Trevor Bruttenholm’un ellerinde adını ve kimliğini kazanır. Rasputin’in kurduğu tuzakla, babasının ölümü sonrası olduğu ile olmak istediği kişi arasındaki seçimi yaparak, sağ elindeki cehhenemin anahtarını kullanma seçimini yapar.
Genel olarak ortalama bir film olarak görülen ilk film, çizgi roman üslubunu sonuna kadar kullanan absürtlükleriyle eğlendiren bir filmdi. İlk kez 2004 Mayıs’ında dillendirilen devam filmi düşüncesi da 2006 yılını işaret ediyordu.
2 yıl gecikmeli de olsa, bir üçlemeye dönüşmesi düşünülen serinin ikinci ayağı artık karşımızda. Filmi değerlendirmeden önce Yönetmen Guillermo Del Toro’nun açıklamasına dikkat etmekte fayda var. Bu tür kahramanlık filmlerinin ilk adımlarına mesafeli yaklaşan Del Toro, kahramanı tanıtmak için harcanan 70 dakikaya dem vurmadan edemiyor. İkinci filmde bu tarz zaman kaybı olmadığından daha serbest davranarak yaratıcığını sonuna kadar kullanmış gözüküyor.
Pan’ın Labirenti sonrası hayal gücü konusunda, yarattığı yaratıklar konusunda hayranlık uyandıran Guillermo Del Toro, daha filmin başında bu yeteneğini şova çevireceğini izlerini veriyor adeta.
Film henüz Hellboy’un bulunduğu tarihte çekilen resim ile açılıyor. İlk filme dair bir özete zaman ayırmayacağının da bir belirtisi bu aynı zamanda. Hemen ardından Hellboy’a babasının anlattığı efsaneyi kukla sahnesiyle mükemmelleştiriyor Del Toro. 2004’de Anders Rønnow Klarlund tarafından çekilen “Strings” (İpler) lezzetindeki sahneler eşliğinde filmin yol haritası da çizilmiş oluyor.
Filmde resmedilen Elf, Ogre ve Goblin karakterlerinin başarılı anlatımı da 2011’de Del Toro’nun yönetmenliğinde karşımıza gelecek Hobbit konusundaki şüpheleri bitirmekle kalmıyor, sağlam referanslarla beklentileri de yükseltmiş oluyor.

Mekanik ve yenilmesi mümkün olmayan Altın Ordu’nun yönetilmesini sağlayan taç, üç parçaya bölünüyor. Ordu da kimsenin bilmediği bir yere kapatılıyor. İnsanlardan rahatsız olan, bu rahatsızlığını da haklı sebeplere dayandıran Prens Nuada, insanlıkla girişeceği savaş için bu tacın peşine düşüyor. Bu yolda babası dahil ezmeyeceği kimse yok üstelik.
İlk filmde oluşturulan dokunun üzerine bu andan itibaren yerleşen yeni film, ilk filmden daha da fantastik bir yol çiziyor izleyicisine. Hellboy’un hallerine aşkına odaklanmak bir yana, ekibe katılan yeni karakter Dr. Klauss ile de komedi üslubunu korumayı başarıyor. Dr. Klauss’un ilk filmdeki Rasputin’i andırdığını da ayrıca belirtmek gerekiyor.
Prens Nuada ve ikizi Prenses Nuala ile inandırıcı bir efsane de yaratmış oluyor Del Toro. Kusursuz makyajlar ve başarılı atmosfer ile inandırıcılığı oya işler gibi işliyor tüm film boyunca. Zaten sırdan bir karakterin pek bulunmadığı bu fantastik dünya da gerçeğin ayak izlerini bulmak da pek olası değil.
Özellikle dikkat çeken Diş Perisi sahnesiyle ayakta alkışlanacak bir yaratıcılık mevcut. Temponun en çok yükseldiği ve keyif verdiği sahne de o zaten.
Animasyon üstadı Hayao Miyazaki’nin “Princess Mononokesi’nde gördüğümüz Bitki Tanrısı bu kez kanlı canlı mevcut. Prens Nuada’nın attığı bir tohumun dönüşümü sonrası Bitki Tanrısı ile Hellboy’un mücadelesi de ilk filmdeki gibi Cehennem Çocuğu’nun aklını bir hayli karıştırıyor. Belli ki filmin seriye dönüştüğünde sık sık tekrarlamaktan çekinmeyeceği bir durum bu. Hellboy’un ait dünyaya değil de, insanlara hizmet etmesi ve kendisi gibi olanları, düşman olması gereken insanlık için öldürmesi konusu Hellboy’un sık sık düştüğü ikilem olarak kalacak.
Bitki tanrısı ile Hellboy’un mücadelesine küçük bir tanığımızda mevcut. Kundaktaki bir bebekte Hellboy’ca korunuyor bu mücadelede. Bu sahne de akıllara John Woo’nun kült aksiyonu “Hard Boiled” akıllara geliyor.
Filmin en keyif veren sahnelerinden biri de, ilk filmde çok fazla tanımadığımız dışarıdan gördüğümüz ama bu kez daha iç içe olduğumuz karakter Abe’in de içine düştüğü aşk çıkmazı ile geliyor. Ortak kaderleri etrafında birleşen Abe ve Hellboy sevgililerini düşünerek birlikte “Sensiz Gülemiyorum” şarkısına eşlik ediyorlar.
Elbette öykünün finali eninde sonunda Altın Ordu’nun ortasında, Hellboy ve Prens Nuada arasında noktalanıyor. Ama Altın Ordu’nun bulunduğu yeri bulmak için yardım aldıkları karakter de bir hayli ilginç. Belden aşağısı olmayan karakter’in peşinde girilen geçitte hayli çekişmeli ve tatmin edici bir final yapıyor Cehennem Çocuğu.
İyi bir ilk filmden, ikincisinde ne beklenir sorusuna oldukça hoş yanıtlar veren Guillermo Del Toro, Pan’ın Labirenti sonrasında sinemaya yeni fantastik karakterler, yaratıklar eklemeye devam ederken, ilk filmin dokusunu aynen korumayı da ihmal etmiyor. Ana karakteri dolayısıyla aksiyon sahneleri bekleyen izleyiciyi pek memnun etmeyecek gibi ama ilk filmden memnun ayrılan izleyiciyi bol fantastik karakterli, bolca absürtlük ve tuhaflık arasında yine iyi bir film bekliyor… Darısı üçüncü filmin başına…
Çok güzel.. Çok değişik.. Çok etkileyici.. Filmin sonunda istediğinize inanabilirsiniz, isterseniz mutlu sonlu bir masal, isterseniz küçük bir çocuğun şizofrenisi. Ne düşüneceği tamamen izleyiciye bırakılmış. Çirkin şeyler görmek istemeyen seyirciler için de çekinecek bir şey yok, 4-5 sahnede yüzünüzü çevirerek atlatabilirsiniz. Şiddetin nerede geleceği belli, seyirciye hazırlanma imkanı vermişler sağolsunlar. Bazı yerlerde bildik replikler, tanıdık enstrümanlar ve son sahnede bir Narnia Günlükleri çağrışımı hakikaten var ama kusur sayılacak şeyler değil elbette.. Konu nedir derseniz: konu pek çok şey! İnsanların acımasızlıkta ne kadar sınırsız olabileceğini görüyorsunuz mesela veya eşit yaşamanın insanların hakkı olduğunu ve eşitlik mücadelesinde bazı insanların yaşamlarından vazgeçtiklerini. Belki de bir şeye sonuna kadar, hiç tereddüt etmeden inanmanın öyle veya böyle insanı huzurlu kıldığını.. Bu düzlemlerde dolaşırken insan olmaya ilişkin bazı detaylara rastlıyor, içinizden “evet gerçekten de böyledir” diyebiliyorsunuz. Amerikan filmlerinden alıştığımız geçmiş sahnelere göndermeler de ayrıntı sevenleri -acı da olsa- gülümsetiyor. Kulağınıza ninni gibi gelen müziği ve müziğin kullanımını ayrıca övmek istiyorum. Son olarak, izlemeden önce İspanyolcadan rahatsız olacağımı düşünmüştüm ama rahatsız olmak bir yana çok keyif aldım. İspanyolcanın şarkı gibi bir dil olduğunu gözardı etmişim. Herneyse İspanyolcasıyla, konusuyla, oyunculuğuyla, müziğiyle baştan sona harikaydı. Film bittiğinde salonda bir sessizlik oldu ve bir süre kimse yerinden kalkamadı, kitlesel etkilenme yaşadık. Tavsiye ederim.
Özlem Yücel’e teşekkürler.