‘Diane Lane’ Kategorisi için Arşiv

Senaryosu Christopher Nolan ve David S. Goyer tarafından yazılan, Zack Snyder’in yöneteceği ‘Superman: Man of Steel’ filminin kadrosu iyice şekillenmeye başladı…

Henry Cavill’in Clark Kent’i canlandıracağı anne ve babasına ise Daine Lane Kevin Costner ikilsinin hayat vereceği filmde Lois Lane rolünü Amy Adams kaparken, düşman General Zod rolü de Michael Shannon’a gitmişti.

Kadroya son katılan isimse Crowe oldu… Oscar ödüllü oyuncu Russel Crowe superman’in biyolojik babası Jor-El’i canlandıracak.

Bilindiği üzere rolü 1978 tarihli ilk filmde Marlon Brando canlandırmış, 2006 yapımı son filmde de bu görüntüler kullanılmıştı… ‘Superman: Man of Steel’ 2012 yılında gösterime girecek.

Prodüksiyonunun hazırlıkları son aşamaya gelen yeni Süpermen filmi “Superman: Man Of Steel”de kötü adam General Zod’u oynayacak oyuncu sonunda belirlendi: Michael Shannon…

Henry Cavill’in canlandıracağı Superman ‘in oyuncu kadrosunda Amy Adams, Diane Lane, Kevin Costner’ın rol alacağı da daha önceden kesinleşmişti. Böylece Zack Snyder’ın yöneteceği film en azından cast bakımından umut verici…

Köpekleri Sevmeli, Aşkı Aramalı…
İnternetten randevulaşma üzerine “Mesajınız Var”dan daha gerçekçi ve daha sevimli bir örnek “Aşkla Randevu”… Kimyaları uymuş John Cusack, Diane Lane ikilisinden Gary David Goldberg’in yönettiği 2005 yapımı bir roman uyarlaması…
“Bir anda sevmeyi bıraktı” diyerek tanımladığı evliliği biten ve şaşkın bir şekilde ortada kalan orta yaş kadını ile idealist, tutkulu ve hareketli bir adamı bir araya getiren film, karakterlerinin sevimliliğiyle ön plana çıkıyor daha çok. Elinizi uzattığınızda dokunabileceğiniz kadar gerçek olan iki karakterin izinde internet randevulaşmaları, karısını kaybeden yaşlı bir adamın unutma maceraları, erkeklerin hep genç kadın istekleri bir bir geçiyor önünüzden…
El yapımı, dokununca hissedilebilir bir kayık yapan adamla, Pazar tatilinde sarılıp yatacağı, hissedeceği birini arayan kadının bir araya geliş öyküsü… Ama tabii tek seferde ve kolayca değil… Yargılar ve pişmanlıklarla…
Daha çok kadınları anlatıyor “Must Love Dogs”… Dolly’nin özetlediği gibi, her sitede farklı bir profilde, yaşta sadece istediğini almaya aradığını bulmaya odaklanmış insanları… Macerasına partner arayan insanları…
Kadınını kaybetmiş şair ruhlu yaşlı bir adamı anlatıyor “Must Love Dogs”… Her yeni randevuda kaybettiği kadını düşünmeyeceği, unutacağını düşünerek sadece dans eden adamı…
Yakın çevresinin isimler ve resimlerle çıkılacak erkek adaylarını önermesiyle, kız kardeşinin zorlamalarıyla hayata döndürülmek istenen, prensipli kuralları olan bir kadını… Çocuk sahibi olmayı bekleyen ama kocasının kendisini sevmeyi bırakıp gidip daha genç birinden çocuk yapmasına içerleyen bir kadını… İstese her sitede değişik bir karakter olmaya çalışsa da kendi olarak kalan bir kadını…
Boşanma kağıtlarına apar topar bitirmek isteyen karısından sonra şaşkın gözlerle bakan bir adamı anlatıyor “Must Love Dogs”… Artık sahnede değilim diyerek geri çekilip mağlubiyeti kabullenmiş bir adamı… Binbir emekle yaptığı kayığını, eninde sonunda kalp kırıklığıyla salonunun baş köşesine asmak için alacak olan birine satmanın eşiğine gelen bir adamı…
Eni sonu aşkı anlatıyor “Must Love Dogs”… Doktor Jivago filmini defalarca izleyen iki karakterin birbirini bulmasını… Herkesin içinde aradığı coşkuyu, tutkuyu ve karşındakinin gözlerinde kaybolma arayışını…
İz bırakmıyor…

Öncelikle arada bir söz ettiğimiz, Türkçeleştirme yanlışlarından bahsetmek lazım. Seyirciyi çekmek için orijinal ismi değiştirip, abuk sabuk film isimleri yaratıldığını çok gördük. Bu kez nispeten uyumlu bir vizyon adı bulunmuş. “Untraceable” (İzi bulunamaz, İzlenemez) yerine “Öldür.com” bence mantıklı seçim. Filme dair çok fazla ipucu veriyor gibi görünse de daha kötülerini de görmüştük.
13 yıllık televizyon kariyeri sonrası adı “Stüdyo Yönetmeni”ne çıkmışken, 1996’da çektiği “Primal Fear” ile Edward Norton’u sinemaya armağan eden Gregory Hoblit altıncı filminde hala o başarıyı aramaya devam ediyor. Dile kolay sersemletici finaliyle, Norton’un harika performansı “Primal Fear”i yılın dikkat çeken filmlerinden biri yapmıştı. Hoblit yarattığı bu rüzgarı ilkin arkasına da almayı başardı. 1998’de Denzel Washington’lu “Fallen”da benzer bir ilgiyle karşılanmıştı. Bir baba ile oğulun eski bir telsizle zamanlar arası konuşabildiği “Frequency” ile de 2000 yılına parlak bir giriş yaptı Hoblit. Ama ne olduysa ondan sonra oldu zaten.
2002’de sürekli gezindiği polisiye’den savaş dramasına kaymayı seçti. Kendince savaş epiği yapmak isteyen Gregory Hoblit, “Hart’s War” ile inanılmaz bir düşüş yaşadı. İyi oyuncu kadrosuna sahip olan bu kötü film sonrası Hoblit yine bildiği sulara döndü. “Fracture” ile 5 yıl aradan sonra sağlam bir geri dönüş yaşadı.
Ve yıl 2008 Hoblit bildiği sularda yüzmeye devam ediyor. İyi oyuncularla çalışma düsturundan hala vazgeçmemiş. Diane Lane çok iyi bir performans veriyor. Ajan Jennifer Marsh, annesi ve kızı ile yaşayan bir FBI ajanı. Sanal suçlar bölümünde kızı için gece vardiyasında çalışıyor. Çalışma arkadaşı Griffin’de sosyal hayatı zayıf yeniçağ insanlarından…
Birgün “killwithme.com” adresinin ihbarı geliyor ve sitede bir kedinin öldürülmesi üzerine olaylar şekil almaya başlıyor. Site yayımcısı katilimiz, kediden sonraki kurbanlarını insanlardan seçiyor. Hemde öldürme yöntemlerini “testere”den ödünç alarak. Ne kadar çok giriş yapılırsa o kadar çabuk ölüm gerçekleşecek oyunu yeni kurbanlarla sürüyor.
Hoblit, marazi meraklarımızla yeniçağda yaşadığımız dönüşümü anlatıyor, video izleme sitelerinde çok tıklanan görüntülerin neler olduğuna odaklanıyor. İnternet sayesinde daha da fazla merak eden insanlara dönüşmemizin faturasını da bizlere kesiyor. FBI ajanının basın açıklamasında dedikleri gibi örneğin. “Bu siteye girmek cinayete yardım etmek, ortak olmaktır”
Herşey yerli yerinde gidiyorken ana mesajda inceden inceye verilirken bir dedektifin öyküye katılması ile (tamamen düz ve hiçbir şey katmayan karakter Dedektif Box) hızla irtifa kaybediyor. Üstelik gerilimini de iyi yönettiği sıralarda, katilin polis üzerinde yarattığı baskı anlarında…

Tüm karakterlerini tanıtmakla fazla uğraşmıyor Hoblit. Klasik bir iyi-kötü netliği ile ilerliyor. Ama sinema kariyerinin en kötü ve etkisiz açılışlarından birine de imza atıyor. Katilinin yüzünü seri katile dönüşüp, polise üstünlük kurmasından sonra gösteren film, her şey tam yol almışken “Kuzuların Sessizliği”vari bir karşılaşma ile de tamamen yere çakılıyor adeta.
Diane Lane’in harika performansı dışında pek oyunculuğa rastlanmayan film, Hoblit’in kariyerinin en kötülerinden biri olarak “iz bırakmadan” ortadan kayboluyor kaybolmasına ama verdiği mesaj üzerine iki çift laf etmekte fayda var. Filmin yapımcılarından Gary Lucchesi bu mesajı çok güzel özetliyor aslında;
“İnternetin son derece yararlı bir bilgi ve eğlence ortamı olduğu doğrudur. Ancak anonim bir ortam oluşu yüzünden birtakım sağlıksız meraklar uyandırma potansiyeli taşıdığını görmezden gelemeyiz. Hepimiz bilgisayarımızı açıp haberlere göz gezdirirken dedikodu sayfalarına da bakmayı ihmal etmiyoruz. Dün gece hangi film yıldızı parmaklıklar arkasına atıldı, birisiyle öpüşürken fotoğrafını çeken paparazziyi kovaladı gibi haberlere de bakmadığımızı iddia edebilir miyiz? Sonuçta hepimiz internetten üzerimize yağan bilgi/haber/enformasyon bombardımanıyla beslenen insanlar olup çıktık. Bu filmin bize sorduğu sorulardan birisi şudur: Eğer korkunç bir cinayetin işlenişine internetten canlı olarak tanıklık etme fırsatınız olsa ve bunu hiç kimsenin bilmeyeceğinden emin olsanız, o cinayeti gözünüzü kırpmadan baştan sona seyreder miydiniz?”
Sözü edilen cinayetleri bilmem ama, filmin göz kırpmadan seyredileceği yargısı fazlaca iddalı görünüyor…