‘Diane Kruger’ Kategorisi için Arşiv


Yönetmen: Jaume Collet-Serra (“Orphan”)
Oyuncular: Oscar® adayı Liam Neeson (“Schindler’s List”), Diane Kruger (“Inglorious Basterds”), January Jones (TV dizisi “Mad Men”), Aidan Quinn, Bruno Ganz (“The Reader”) ve Oscar® adayı Frank Langella (“Frost/Nixon”).
Senaryo: Oliver Butcher & Steve Cornwell ve Karl Gadjusek ve Anthony Peckham tarafından, Didier van Cauwelaert’ın Out of My Head adlı romanından uyarlanmıştır.
Yapımcılar: Joel Silver, Leonard Goldberg ve Andrew Rona
Yönetici Yapımcılar:  Steve Richards, Sarah Meyer ve Peter McAleese
Ortak Yapımcılar: Richard Mirisch, Adam Kuhn, Charlie Woebcken, Christoph Fisser and Henning Molfenter

Dr. Martin Harris (Liam Neeson) Berlin’de geçirdiği bir araba kazasından sonra kendine geldiğinde birdenbire karısının (January Jones) kendisini tanımadığı ve başka bir adamın da (Aidan Quinn) kendisinin yerine geçtiğini fark eder. Resmi olarak kimse ona inanmamaktadır ve kimliği belirsiz suikastçılar tarafından takip edilmektedir. Birdenbire kendini, başka bir ülkede yanlız, yorgun ve kaçak durumunda bulur.

Beklenmedik bir şekilde ona tek yardım eden kişi Ally (Diane Kruger) sayesinde bu durumdan kurtulmak için uğraşır. Ancak, gerçeği ortaya çıkartmak ve kimliğini geri kazanmak için kendisini ne kadar zorlayabileceğini ve ne kadar ileri gidebileceğini bilmez. 

Reklamlar


Yapımcılığını ve Danışmanlığını Christopher Nolan’ın, Yönetmenliğini Zack Snyder’ın üstlendiği Superman: Man Of Steel için hazırlıklar son sürat sürerken, son arayış Superman’in canına okuyacak Ursa için hareketlenmiş durumda.
Louis Lane’i bulmak için acele etmeyen ekibin, önceliği şu anda kötü karakter… Karanlık bir superman izleyeceğimize göre, filmin karartacak isim de haliyle kötü karakterler olacak. Nolan ve Synder’in üzerinde çalıştığı kötü için adayları da sıralayalım hemen…
En güçlü aday olarak ön plana çıkan isim; Lindsay Lohan… Onu zorlayan isimlerse Diane Kruger, Alice Eve ve fotoğrafını görmüş olduğunuz Rosamund Pike… İstenen isim Lohan olsa da özel yaşamındaki sorunlar sebebiyle rolü alması da pek kolay gözükmüyor. Özellikle hırsızlık suçundan yargılanacak olan oyuncunun ceza alma olasılığı yapımcıları düşündürüyor.
Şahsen Lohan yerine, Pike olmasında fayda var demeli… Die Anoher Day ile yaptığı çıkışı ödüllerle taçlandıran Pike, An Education, Surrogates’in ardından oscar adayı Barney’s Version’la dikkat çekmişti. 2004 tarihli “The Libertine”de en iyi performansını sergileyen 1979 Londra doğumlu oyuncu düşünülen isimler içinde en parlak seçim olabilir…

Ararken ruhumu da, tadımı da kaybettim!

Zaman zaman kritiklerin girişinde “bu Türkçe isimleri kim koyuyor” serzenişlerini kullanmak zorunda kalıyor ve artık bu duruma alışıyorken, garip bir durumla karşı karşıyayız bu kez. 2004 tarihli bir film ve yine saçma bir isimle vizyonda. Amerika’da 3 Eylül 2004’de gösterime giren film, şu an itibariyle dünya sinemalarındaki son gösterimini ne yazık ki Kuveyt’ten bile sonra yapıyor ülkemizde.
Yapım aşamasında Joel Schumacher’in yönetmesi düşünülen film için ilk tercih de Brendon Fraser olmuş. Daha sonra Paul Walker’a giden rol “Hızlı ve Öfkeli” çekimleri nedeniyle reddedilince Josh Hartnett rolü kapmış. Yönetmen Paul McGuin’in “Şanslı Slevin”dan önce çektiği “Wicker Park”ın DVD’si de 2004 sonunda çıkmış.
Wicker Park; kendisini Sinefil olarak tanımlayanların mutlaka keşfedip izlediği ve hayran kaldığı 1996 yapımı “L’ appartement”in yeniden çevirimi. Gilles Mimouni’nin, Alfred Hitchcock soslu gerilim sosu ile süslü şaheseri, şaşırtıcı senaryosu ve finali ile hayranlık uyandıran bir film. Hitchcock filmi izlediğiniz hissini veren müzikleri bir yana başarılı kurgusu da filmin ön plana çıkmasını sağlıyor.
Böyle çok katmanlı bir filmin Hollywood uyarlamasının nasıl olacağı da kuşkusuz merak konusu idi. Bafta ödüllü “Apartman”, aynı zamanda Vincent Cassel ve Monica Belluci’nin çift olarak perdedeki ilk filmiydi ve sonrasında da hayatlarını birleştirmişlerdi.
Konuyu kısaca anlatmak gerekirse; Max ve Lisa’nın ayrılıklarının üzerinden 2 sene geçmiştir. Max yeni bir hayata başlamış olsa da Lisa’yı hala unutamamıştır. Bir tesadüf eseri Lisa’yı bulduğunu düşünerek kendisini bir maceranın içine atar. Lisa olduğunu sandığı kişi Alice ise sırlarla doludur.
“Apartman” ile “Hep Seni Aradım” aynı ana öyküden yola çıkıyor ilk başta. Apartman, sürekli canlı tuttuğu gerilimi bir yana sürekli beklentileri boşa çıkaran seçimleri ile şaşırtırken, yeniden çevrim bu unsurları elinin tersiyle iterek adeta seyircinin nabzını yoklayarak ilerliyor.
Sahne geçişleri ile kilit sahnelerin aynı olduğu “Wicker Park” bir iki sahnede Avrupa Filmlerine de el sallıyor. Bunlardan en önemlisi ayakkabı numarasından doğan “Fellini” konuşması… Ustanın efsaneleşmiş filmi “8.5” aynı zamanda Lisa’nın ayak numarası olunca hoş bir replik çıkıyor ortaya. Bir diğer selam ise Monica Bellucci’ye yollanmış. Filmin en önemli mekanlarından biri olan restoran’ın adı “Belluci”…
Monica Belluci’nin canlandırdığı Lisa’nın yerini, Diane Kruger almış. Ne işe uğraştığı hakkında çok fazla bilgi verilmeyen ilk filmin aksine bu kez Lisa modern dansla uğraşan bir sarışın. Vincent Cassel tarafından canlandırılan reklamcı Max’in yerini de, Josh Hartnett tarafından canlandırılan fotoğrafçı Matthew almış. Bellucci’nin oyunculuğuna ve karaktere kattıklarına göre Kruger çok zayıf kalıyor. Hartnett ise filmin tercih ettiği hikaye için çok uygun. Özellikle orjinalde olmayan ayrılık sonrası yıkılıp ağlama sahnesi için biçilmiş kaftan.
Max’in ayakkabıcı dükkanı sahibi arkadaşı Lucien’de değişikliğe uğrayanlardan. Luke adı ile yeniden yaratılan karakter daha enerjik, daha düz ve anlaşılacağı üzere karton. Filmin kilit rolü Alice’in kafa karışıklığı, tutkusu ve sonlara doğru yaşadığı utancı Romane Bohringer tarafından mükemmel canlandırılmışken, Alex’e dönüşen Rose Byrne bu performansın yanına bile yaklaşamıyor.
Finalde etkili olan, gerilimin yan unsuru Daniel ise görünüp kayboluyor sadece. İçindeki romantizm duygusunu gerilimi yok sayarak vermek isteyen McGuin’in en büyük hatası bu zaten. Birçok önemli sahnenin fotoğrafik açıdan aynı olmasına rağmen veremediği duygu özellikle ilk çevrimi izlemiş olanlar için adeta kabusa dönüşüyor.

Alex’in tiyatro provası sırasında ruhsuz oyunu karşısında yönetmenin tepki vererek “Sen hiç aşık olmadın mı” dediği sahne tipik Hollywood klişesi olarak abartılı hale gelmiş. Buna karşın Max’in Lisa’yı uzun süre takip ettiği için “kendimi sapık gibi hissediyorum artık” demesini gerektirecek bir durum yok Matthew için. Takip sahneleri neredeyse yok gibi. Oysa bu takip sahneleri, ilk çevrimde Max ile Alice’in özdeş iki karakter olmasının anahtarı..
Alex ile Matthew karşılaşma sahnesi de iki farklı uçta yer alan sahnelerden biri. İlk çevrimde pencereden kendini atan Alice’i son anda kurtararak tanışan çiftin yerini son derece sönük bir pencere önü sahnesi ile tanışan çift almış.
İlk çevrimde Lisa’nın gidişi üzerinde çok fazla durulmazken, Hep seni aradım bu durumun neredeyse suyunu çıkarıyor. Lisa’nın bıraktığı mektubu ulaştırma görevini alan Alex; bunu Matthew’in evine gidip telesekreterindeki mesajları silmeye kadar uzatıyor. Lisa’nın ani çıktığı Avrupa Kabare Turnesi’nde arayıp telesekretere not bırakması ayrıntısı yeni çevrimin kendi kendine yarattığı mantık hatalarından biri olarak kalıyor. Lisa’nın mektup emanet ettiği sahne ile birlikte erkenden tüm sırlarını açıklamaya girişen film, tamamen Hollywoodlaşmaya başlıyor bu andan sonra. Lisa’nın gidişi ile duvardaki fotoğraflara bakıp ağlayan Matthew belki de filmin yeni haline ağlıyor kimbilir.
Senaristlerin gafı bir iki sahnede iyice göze batıyor. Avrupa’dan telefon açan Lisa’ya başka kadınla bastım Matt’i diyecek kadar aciz duruma sokulan, has kötü olması beklenen Alice, diğer bir kilit sahne olan tiyatro sahnesinde oyununu bitirebilecek kadar da duygusuz resmediliyor.
Bunlarla da kalmıyor. Güzelim ayakkabı sahnesi, her şeyin başkahramanca fark edildiği iki sahne resmen linç edilmiş. Alice’in gerçek kimliğinin anlaşıldığı 2 numara küçük ayakkabı sahnesi kıyıda köşede kalmış gibi. Luke’un sevgilisini Matt’e tanıştırdığı sahne ise tam bir felaket. Klasik Hollywood gelenekleri devreye giriyor ve kötü cezasını çekiyor oracıkta.
İki film arasındaki en büyük fark ise finalde ortaya çıkıyor. Tamamen farklı iki final sözkonusu. İlk çevrimde Max, Lisa yerine Alice’i tercih ediyor. Bu sayede iki karakterin ne derece özdeş olduğunun altı çiziliyordu. Lisa kaçtığı Daniel tarafından evinde ateşe verilirken, Max tesedüf eseri karşılaştığı Nişanlısına kalıyordu iki kadını da ıskalayarak.
Yeni çevrimde final sahnesinin tek ortak yönü havaalanı fonu… Onun dışında tamamen farklı bir final tercih edlmiş. Genel seyirci beklentileri için de bol bol izah edilerek neredeyse kaçıranlar için özet geçilerek gelinen son sahne klişeden ibaret elbette…
Sonuç olarak 1996 yapımı bir klasiği, çok katmanlı yapısını tekdüzeleştirerek vasat bir filme dönüştüren film ekibini ayakta alkışlamak gerek. Duygusunu, tadını, ruhunu kaybetmiş bir öyküden ibaret olan “Hep Seni Aradım” orjinalinin yanında ikinci sınıf bir kopya bile olmayı hak etmiyor. İlk filmi izlemeyenleri ise farklı bir aşk öyküsü bekliyor…