‘Dennis Hopper’ Kategorisi için Arşiv



Anthony Bell ile Ben Gluck’ın yönettiği ve Justin Long, Hayden Panettiere, Dennis Hopper ile Danny Glover’ın seslendirdiği animasyon film Alfa ve Omega: Eve Dönüş Macerası (Alpha and Omega), 22 Nisan 2011’de Tiglon Film dağıtımıyla Fida Film tarafından vizyona çıkarıldı.

Film, ormandaki bir grup hayvanın başından geçenleri anlatıyor. Duygusal olduğu kadar komik öğelerle de zenginleştirilen film, ‘aile’ ve ‘engelleri aşma’ gibi iki güçlü tema üzerine kurulu. Bir animasyon film için fazla sofistike olsa da ekip komediyle bunu çocukların zevkle izleyeceği ve örnek alabileceği bir filme dönüştürmeyi başarmış.

Reklamlar
İstanbul Modern Sinema, 2011’in ilk programında geçtiğimiz yıl aramızdan ayrılan yönetmen ve oyuncuları anmak için bir seçki hazırladı. 6-16 Ocak tarihlerinde gösterilecek Anılarına isimli programda Fransız yönetmenler Erich Rohmer, Alain Corneau ve Claude Chabrol, Hollywood aktörlerinden Tony Curtis ve Dennis Hopper yer alıyor.
Programda, Yeni Dalga’nın en romantik ve ayrıksı yönetmenlerinden Eric Rohmer’in 1998 yapımı “Güz Öyküsü”, Fransız Yeni Dalga ile başlayan sinema hayatını Hitchcock tarzı suç filmleriyle sürdüren Claude Chabrol’un 1997 yapımı 50. filmi “Hırsız ve Çırağı”, Alain Corneau’nun yedi dalda Cesar ödülü kazanan, sinema ve müziğin kesiştiği filmi 1991 yapımı “Dünyanın Tüm Sabahları”, Dennis Hopper’ın ırkçı ve paranoyak bir adamı canlandırdığı 1991 yapımı “Paris Trout”,  Tony Curtis’in çok içen, paranoyak bir senatörü oynadığı 1985 yapımı “Önemsizlik” başlıklı filmler gösterime sunulacak.
ERIC ROHMER
Güz Öyküsü / Conte D’automne
Fransa, 1998, 35mm, Renkli, 112’
Yeni Dalga’nın en romantik ve ayrıksı yönetmenlerinden Eric Rohmer’in mevsim öykülerinin son halkası olan Güz Öyküsü, 40’larında bir kadını mercek altına alıyor. Çocuklarını evlendirdikten sonra üzüm bağıyla baş başa kalan Magali, nasıl olacağını bilmese de kendine bir koca arıyor. Durgun peyzajlar, fevkalade oyunculuklarla beden bulmuş hayatın içinden karakterler, unutulmaz diyaloglar ve karşınıza çıkardığı küçük sürprizlerle izleyene keyif veren, her anıyla ‘Fransız’ bir film!
TONY CURTIS
Önemsizlik / Insignificance
İngiltere, 1985, DVD, Renkli, 110’

Seks sembolü Marilyn Monroe, Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi aracılığıyla komünist avı başlatan tutucu senatör Joseph McCarthy, New York Yankees takımıyla özdeşleşen efsanevi beyzbol oyuncusu, Monroe’nun da kocası olan Joe DiMaggio ve atomu parçalayan, izafiyet teorisini geliştiren Albert Einstein’ın yolları 1954 yılında New York’taki bir otel odasında kesişir. Sinema tarihinin ayrıksı filmleriyle tanınan “auteur” yönetmen Nicolas Roeg imzalı oda-filmi formatındaki Önemsizlik, bu dört şöhretin güvensizliklerini vurgulayarak, rollerini terse çevirerek ‘ikon’ kavramını sorguluyor. Bu filmde çok içen, paranoyak bir senatörü canlandıran Tony Curtis,  gülünç bir karakteri oynama riskini göze alarak farklı tür performanslara açık olduğunu kanıtlıyor. Özellikle de onun Ruslarla ilgili teorileri ve Monroe’nun, Einstein’a izafiyet teorisini anlatması başyapıt sayılabilecek sahneler!

CLAUDE CHABROL
Hırsız ve Çırağı / Rien Ne Va Plus
Fransa, 1997, 35mm, Renkli, 104’
Fransız Yeni Dalga ile başlayan sinema hayatını Hitchcock tarzı suç filmleriyle sürdüren Chabrol’un bu 50.  filminde de suçlar yine sıradanlıkla ve rahatlıkla işleniyor. Victor (Michel Serrault) ve onun yarı yaşındaki Betty (Isabelle Huppert), ilişkilerini hiçbir zaman tam anlayamadığımız, karavanla dolaşıp, küçük dolandırıcılıklarla geçinen bir ikilidir. Ama bu küçük dolandırıcılar içinde bir İsveç Bankası ve 5 milyon Frank’ın olduğu büyük bir plana bulaştıklarında, ilişkileri derin sulara sürüklenir. İkilinin ilişkilerinin belirsizliğinin sürüklediği film, sürprizlerle renklenen, eğlenceli bir öykü!
DENNIS HOPPER
Paris Trout
ABD, 1991, 35mm, Renkli, 99’

Pete Dexter’ın romanından uyarlanan film 1949 yılında küçük bir Güney kasabasında gerçekleşen ırkçı ve paranoyak bir adamı anlatıyor. Dennis Hopper’ın canlandırdığı Paris Trout, satın aldığı ama bir günde hurdaya dönen arabanın parasını ödemek istemeyen bir siyahı cezalandırmak için annesini ve kız kardeşini öldürür. Adaleti kendi kanunlarıyla sağladığına inanan bu takıntılı adam işlediği cinayeti haklı görür ve neden tutuklandığını anlamaz. Avukatı Harry Seagraves, (Ed Harris) cezalandırılması gerektiğine inandığı bir adamı savunmak istemese de, Trout’un karısıyla (Barbara Hershey) tehlikeli bir ilişkiye girmiştir. Bu film Hollywood’un en iyi aktörlerinden biri olan Hopper’ın kötü karakterleri canlandırdığı personasının en güzel örneklerinden!

ALAIN CORNEAU
Dünyanın Tüm Sabahları / Tous Les Matins Du Monde
Fransa, 1991, 35mm, Renkli, 115’
Corneau’nun yedi dalda Cesar ödülü kazanan bu filmi, aynı zamanda gelmiş geçmiş en iyi soundtrack’lerden birini taşıyor. Bir tablodan çıkmış gibi duran kareleriyle sinema ve müziğin kesiştiği film, 17. yüzyıl Fransa’sında, besteci ve viyola sanatçısı Sainte-Colombe ile onun öğrencisi olmak isteyen Marin Marais arasındaki ilişki üzerinden bir çağın entelektüel yaşamına ışık tutarken, “Sanat kimin içindir?” gibi soruları da içeriyor. Dünyanın Tüm Sabahları, Gérard Depardieu, oğlu Guillaume Depardieu ve Anne Brochet’nin oyunculuklarıyla çok defa izlenecek, her izlendiğinde de kalplere dokunacak bir başyapıt!

Taşradan çiftliğe; kanunsuz, bağımsız ve evsiz!

Sinemanın endüstrileşmesi, medyadaki tüm yayın organlarını kullanarak seyirciye izleyin çağrısı yapmaya başlamasıyla start aldı her şey. Bu derece iddialı bütçelere sahip olmayan, bu kaynakları kullanamayan veya kullanmamayı tercih eden yepyeni bir kulvar oluştu. Biraz içerden eleştiriler yapan, yaygın Hollywood kurallarına uymayan bu yeni kulvar 1981’de tamamen kendi yolunu ve sınırlarını çizme konusunda büyük aşama kaydeder.
1981’de ödüllü oyuncu ve yönetmen Robert Redford tarafından kurulan ve Sundance Enstitüsü’nün sponsorluğunda gerçekleştirilen bir film festivali Park City’de yapılır. Sundance Film Festivali sadece, hem tarzı hem de konusu açısından cesur ve yenilikçi filmler sergilediği için değil, aynı zamanda küçük ve büyük dağıtım ile satış şirketlerinin, dünyanın çeşitli bölgelerindeki sinemalarda gösterilecek bağımsız film almaları için geniş çapta bir uluslararası pazar sağlaması açısından da önemlidir. Sundance de atılan tohumlar güzel gelişmeler devam eder. Birçok bağımsız film festivali, kulvardaki yönetmenlerin filmlerini seyirciye ulaştırmasını sağlar. Giderek kendi içinde türlerini, “auteur” yönetmenlerini, yıldız oyuncularını ve başyapıtlarını çıkarır. 2000’lere gelindiğinde ise artık görmezden gelinemez, son olarak Oscarlarda artık bağımsız filmlerin adaylıklarının olması buna en güzel örnek herhalde.
Bağımsız sinema son yıllarda taşra’da yaşayan küçük dağılmış aile temasını bolca işlemeye başladı. Bu konudaki son örneği “Mürekkep balığı ile Balina” hatırlatmakta fayda var. Bağımsız filmlerin Avrupa sineması örnekleri gibi insan odaklı öyküler anlatması, bu anlatımı ağır kamera hareketleri ve güzel fotoğraflarla desteklemeleri de adeta kural haline geldi.
Uyurgezer’de bu yolun yolcusu bir “dağılmış aile temalı yol filmi” olarak bunları getiriyor akla. Konuyu ele alışı da işleyişi de, sonlandırışı da bu formülle birebir örtüşüyor.
Erkek arkadaşının tutuklanmasıyla evinden kovulan Joleen Reedy’nin (Charlize Theron) 11 yaşındaki kızı Tara (Anna Sophia Robb) ile birlikte kalacak bir yere ihtiyacı vardır. Joleen, mütevazi kira evinde onları ağırlamaktan rahatsız olmayacak fazlasıyla güvendiği erkek kardeşi James’den yardım ister. Taşındıktan hemen sonra Joleen başka bir adamla gider. Tek başına bir çocuğun bakımını üstlenmek için son derece hazırlıksız olan James, perişan haldeki yeğenini mutlu etmeye çalışır. Ancak bir süre sonra, olaylar kontrolden çıkar: James işini kaybeder ve Tara’nın da çocuk esirgeme kurumuna gitmesi gerekmektedir. Tam da bu sırada James geleceğini etkileyen bir karar verir. Geçmişiyle yüzleşmek üzere, Tara’yı da alıp çocukluğunun geçtiği Utah’a, ailesinin olduğu çiftliğe gider. James’in çiftiğe dönüşü babası (Dennis Hopper) ile arasındaki eski yaraları deşer. James beklenmedik bir şekilde karşısına çıkan bu durumda, Tara’nın bugüne kadar hiç sahip olmadığı baba rolünü üstlenir ve bu onun hayatının asıl amacı haline gelir.
Bugüne dek adını duymadığımız Zac Stanford’un senaryosu ile yönetmenlik koltuğuna ilk kez oturan görsel efektçi Bill Maher iyi bir oyuncu kadrosu oluşturmuş ilk başta. Özellikle annesi tarafından terk edilmiş Tara rolünde Anna Sophia Robb çok iyi performans veriyor.
“Charlie’nin çikolata fabrikası” filmiyle iyi bir çıkış yapan genç oyuncu, “Hasat Zamanı” ve “Terebithia Köprüsü” filmleri ile 2007’de adından söz ettiren geleceğin parlak oyuncusu mertebesine doğru geçiş yapmıştı. Bu filmde de en iyi performansı verenlerden biri oluyor. Tv oyunculuğundan gelen, kült dizi “Carnivale” ile dikkat çeken Nick Stahl’da bu etiketin çok uzağında bir performans ve karakter yakalamış. Filme son çeyreğinde dahil olan Dennis Hopper ve bir başta birde sonda görünen Charlize Theron’un fazla bir şey yapmasına gerek kalmamış. Stahl ve Robb filmi gayet iyi taşıyorlar.

Az süresine rağmen olduğu sahnelerde filmin duyarlı olduğu yerleri işaret ediyor Joleen. Sevişme sahnesinde erkeğine yalvarırcasına “sevdiğini söyle, seni seviyorum de” demesi, evine taşındığı kardeşinden, yanına taşınabilir miyiz diye sormadığı için özür dilemesi iyi işlenen dokunaklı sahneler olarak hayli iyi işleniyor.
Tara’nın doğum gününe döneceğim diyen Joleen’in gidişi sonrası önce işe geç kalmalaya başlayan, sonra da kaçınılmaz olarak kovulan James, yiğenini de sosyal hizmetlere kaptırıyor. Doğum günü geliyor ama Joleen gelmiyor. Bunun üzerine de James ve Tara arabaya atlayıp bulundukları taşradan yola çıkıyorlar. Yönetmen Maher’in görsel efektçilikten gelmesinin avantajları da bu noktadan sonra ortaya çıkıyor. Taşrayı puslu manzaralar eşliğinde terk eden James ve Tara uzun yolculukları boyunca ruh hallerine paralel gökyüzü manzarası alıyorlar fonlarına, çiftliğe gidene dek…
Boş ve ıssız yollarda geçen zaman, motellerde biten akşamlar birçok filme göz kırpıyor aslında. Bir ara cinsel çağrışımlı havuz sahnesi ile de en başta Lolita’ya ama yoldan çıkmaya pek niyeti olmayan Uyurgezer durumu hayli çabuk toparlıyor. Kanundan kaçarken yaşanan yolculuk boyunca müziği de çok iyi kullanan yönetmen Maher maalesef tempoyu ayarlamayınca, minik dokunuşları beklenir oluyor. O parlak anlarını filmin finaline sakladığını düşünürken, maalesef parlak bir final de yapamıyor Maher…
Babasının çiftliğinde ezilen James ve kızım diyerek Nicole adını verdiği Tara ile yaşadıkları, baba figürünün fazlaca düz olması bilindik finalin hazırlayıcısı oluyor. Elleri su toplayınca özgürlüklerinin bittiğinin farkına varan kanun kaçakları olarak da kalmayıp, açılış sahnesinden beri süregelen alışkanlığa uyarak daha da kötüye gidiyorlar. Maher, taşrada dağılmış bir ailenin çıkmazlarına odaklandığı filminde bildik senaryonun kurbanı olmuş gibi görünse de, yakaladığı başarılı kareler ile umut vaat ediyor…

Yakılamayan ağıt!
Sinemaya reklamcılıktan geçen isimlerden Isabel Coixet’in yönetmenlikteki 20.yılı Hollywood transferi ile taçlandı. Tarih mezunu yönetmenin sonunda sinemaya düşen yolda Barcelona Üniversitesinde 18. ve 19. Yüzyıl tarihi okumasının izlerini filmlerindeki görselliğinde bulmak mümkün. Uluslar arası alanda tanınmasını sağlayan Pedro Almadovar destekli roman uyarlaması “My Life Without Me (Bensiz Hayatım)” ile 2003 yılına iz bırakırken, iki yıl sonra yazıp yönettiği “The Secret Life of Words” ile 2005’in en iyi filmine imza atarken toplam da 21 ödülle de başarısını tescilledi.
Genel olarak, kamerasını hikayesini anlattığı kişilere doğrulttuğunda yakaladığı başarı ile ön plana çıkan Coixet “Elegy”de yine bir roman uyarlamasına girişiyor. Usta yazar Philip Roth’un “Dying Animal” adlı romanını senaryolaştıran isimse Nicholas Meyer. Meyer son Roth uyarlaması “The Human Stain (İnsan Lekesi)”nin senaryosuna da imza atmıştı. Genelde zor okunan romanlara imza atan, özdeşleşilmesi zor olan sevimli yanı pek olmayan karakterler barındıran Roth romanlarının başına gelen yine aynı elbette. Yine serbest bir uyarlama söz konusu.
Karizmatik profesör David Kapesh, bağlanma korkusu yaşayan bir adam olarak karşımıza geliyor. Filmin açılış sahnesi olan Tv röportajında Püritenler hakkındaki konuşmasıyla tanımaya başladığımız bu bilen adam, hemen arkasından yaşlılık üzerine sağlam referanslı sözlerle karşılıyor izleyiciyi.
Bir anda arkası arkasına yaş sorgulamasına girişiyor film. “Yaşlılık arkanızdan iş çevirir” ve “İnsanlar hangi yaşa göre davranmalıdır” sözleriyle filmin ana hatları da belli oluyor.
Kapesh, yaşadığı anları ve hissettiklerini seyirciye vermek üzere anlatıcı olarak filme yön veriyor. Bir erkek filmi olarak, onun gözünden her şeyi görmemiz isteniyor. Consuela karşısına çıkana kadar kimseye yaklaşmamaya özen gösteren profesör, bir anda kendini ilişkinin içinde buluyor. Yönetmenin tarih bilgileriyle bezeli anlarda bol bol İspanyol ressam Goya’nın adı geçiyor, resimlerinden biriyle Consuela da cabası. Consuela ve Kapesh arasındaki ilk sevişme sahnesinde tutkuyu çok güzel aktaran yönetmen Coixet, hemen ardından daha uzun bir planla bu tutkuyu kendi eliyle bozuyor.
Aralarında 30 yaş fark olan çiftin arasındaki diyaloglarda hayli ilginçleşiyor. “En az 50 kadınla yatmışsındır, oysa ben 5 kişiyle oldum…” cümleleriyle başlayan yatakta geçen sahne gibi birçok sahne de bir engele takılıyor. O engel de inanmadıkları halde inanmış gibi oynayan Cruz ve Kingsley’e ait. Kingsley zaten her zamanki gibi klişe bir oyunculuk sergiliyor. Ama bu kadar düz bakan, tutkudan yoksun bakışlar, duygu katılmamış replikler sonrası Cruz ne kadar çabalasa da boşa ağlıyor. Ben Kingsley’in başka filmden gelen bir karaktercesine role hiçbir şey katmadan yaşanan aşka inanmak da zor elbette. Doğal olarak Penelope Cruz ne kadar çabalasa da olmuyor.

Böyle bir filmde, özellikle de Philip Roth uyarlamasında zaten taraf tutmadan sevabıyla günahıyla işlenen karakterler söz konusuyken, “Göğüslerine tapıyorum” “Yüzün bir sanat şaheseri” başta olmak üzere benzeri replikler varken düz oyunculuklar hiç çekilmiyor. Çiftin arasındaki tutku ilk başta yaşanan kısa sevişmeden öteye de gidemiyor.
Yönetmen ve oyuncuların film hakkında verdiği röportajlarda tam aksini gösteriyor oysaki.. Yönetmen Coixet “‘Bence o -Kingsley- hayatımda gördüğüm en şahane gözlere sahip. Hatırlıyorum bir gün… çok basit bir sahne. Ben konyak dolduruyordu ve iki bardakla Penelope’ye doğru ilerledi. Kameranın arkasında durmuş şöyle düşündüm: Bunlar gerçekten de aç gözler… Onu gözleriyle yiyor gibiydi.” Coixet daha sonra Kingsley’e o sahne esnasında neler düşündüğünü sormuş. ‘Ölümümü düşünüyordum’ cevabını almış. Kingsley’in yanlışı da ölümünü düşünmek yerine aşkı düşünmemesi oluyor. Gariptir Kingsley: “…çünkü bu gezegeni -bu lanet olası şovu- bir arada tutan tek şey aşk. Bu işbirliği içinde harcanan efor kadın ve erkek arasındaki aşkın tanımlanabilmesi ve sorgulanması için.” diyor ama bu sorguyu Kepesh karakterine yediremiyor.
Başlayan ilişkisini yaşamak, tadını çıkarmak yerine, nasıl olsa bitecek düşüncesiyle azap çeken, yalnızlığına iyice gömülen Kepesh’in ayrıldığında yaşadıkları doğal olarak inandırıcı gelmiyor. Üstelik ayrılık sonrası film sıradan bir “yaşlı ve yalnız adam” filmine dönüşüyor. Bol bol klişe barındırıyor.
Arada bir arkadaşı George ile yaptığı konuşmalar sırasında da filme bir şey eklemeyen felsefe muhabbetleri dönmekte. “Güzel kadınlar görünmezler. Güzellik kalkanı içini görmemizi engelliyor” sözü sarfedilsede ilişki de sorunun nedeni güzelde değil, yaşlı da…
Tüm bunlar olurken Profesörün oğlu Kenny devreye giriyor. Kenny sayesinde öğrendiklerimiz de David’in oğluna hiç baba olamadığı oluyor. Ama konuşulan ve sorgulanan evlilik ve aldatma oluveriyor. Hem oğlu, hem de arkadaşının sorunlu evlilikleri ve aldatmalarıyla klişe bir ortayaş bunalımı filmi çıkıyor ortaya. George’un karısının “olduğu gibi davrandığı için onunla gurur duyuyorum” dediği bir dünya profili var önümüzde.
Olduğu gibi davranamayan Kepesh, Consuela’nın sevgilisi David olamıyor bir türlü. Profesör Kepesh olarak davranmaya çalışıyor. Ayrılık sonrası gelen klişe sorgulamalara bir de Kepesh’in sadece cinsellikten ibaret ilişki yaşadığı, uzatmalı ilişkisi de katılıyor. Sonuç olarak ilişki de aslında olgun olan Consuela oluyor. Kepesh’se bağlanmaktan değil, olgunlaşmaktan korkan biri aslında…
Tümüyle bakıldığında filmin iki ismi de son derece anlamsız kalıyor. “Aşkın Peşinde” filmin anlatmak istedikleriyle son derece alakasız kalıyor. Kimse aşkın peşinde koşmuyor zaten. Herkes elindeki aşkı sorguluyor, olgunlaşmayı sorguluyor.
“Dying Animal” yerine “Elegy (Ağıt)” adını filme veren Yönetmen Coixet belli ki 1960 doğumlu olması sebebiyle aynı sancılardan geçiyor. Ama filmini fazlaca kişiselleştirmiş görünüyor. Ortayaş bunalımı klişesi bir yana, filmde kime ve niçin ağıt yaktığı da belli değil zaten. Başından sonuna konu bütünlüğü olmadığı seyircinin yakamadığı ağıdı, birkaç piyano tınısında yakmaya çalışsa da olmuyor, olamıyor…
Hollywood’un uslanmaz yönetmeni Quentin Tarantino’nun ince eleyip sık dokuduğunu ve çok fazla film çekmediğini herkes bilir. Tarantino’nun ilgi alanlarından biri de yapımcılık. Beğendiği filmlere maddî destek sağlamayı ihmal etmeyen yönetmenin yapımcılığı altında kayda değer bir gişe başarısı yakalayan ya da çok tutulan filmlere bolca örnek verebiliriz. Zaten bir filmin afişinde “Tarantino Sunar” yazısını görmek ünlü yönetmenin hayranlarını Tarantino yönetmese de o filme çekmek için başlı başına bir etken. Kankası Robert Rodriguez’in Gün Batımından Şafağa ve Dehşet Gezegeni gibi filmlerine, Jet Li’nin Kahraman filmine, Eli Roth’un Otel 1-2 filmlerine ve Iron Monkey, Chunking Express gibi Hong Kong filmlerine yapımcı olan Tarantino’nun yapımcı olduğu yeni film Bu yıl içinde gösterime girmesi planlanan Cehennem Sürüşü (Hell Ride) adlı film. Larry Bishop’un yazdığı ve yönettiği Cehennem Sürüşü Tarantino’nun çok sevdiği spagetti western türünün motorculara uyarlanmış bir versiyonu. Bir motorsiklet çetesi etrafında dönen film, kendi çetelerinden olan bir kadının ölümüyle intikam için onu öldürenlerin peşine düşen motorcuları anlatıyor.

Yönetmen Larry Bishop’un da oyuncu kadrosunda bulunduğu filmin başrollerinde kült oyuncu kavramıyla özdeşleşmiş 3 büyük isim bulunuyor. Bu isimler; Dennis Hopper, Vinnie Jones ve Tarantino’nun favori oyuncularından Michael Madsen. 1970’lerin B filmi yönetmeni Roger Corman’ın filmleriyle Sergio Leone’nin spagetti westernlerinin harmanlandığı Cehennem Sürüşü (Hell Ride) iki büyük ustaya bir saygı duruşu niteliği taşıyacak.