‘Christian Bale’ Kategorisi için Arşiv

Sonbaharda gösterime girecek olan “The Dark KnightRises”da rol alan Chrisitian Bale, bir sonraki büyük projesi için hareketegeçti bile. Görünen o ki, bu konuda pek sıkıntı çekmeyecek. 

Gelen haberlere göre, ünlü aktörün ismi Spike Lee’ninyeniden çekilecek “Oldboy” filmi için gündemde.

Filmin kahramanın 15 yıl boyunca bir otel odasındakilitli kalmasını anlatan proje, eğer Kore’li orjinali gibi olursa, karakterBale’in daha önce oynadığı hiçbir role benzemeyecek kadar gaddar olacak. Bu daonun için iyi bir değişiklik olabilir.

Ancak Bale’in seçenekleri bu filmle sınırlı değil.Beyonce’nin rol alacağı Clint Eastwood filmi “A Star Is Born” ve MichaelMann’ın gerilim filmi “Gold” da aktörün ilgilisini çeken projeler arasında.

Dahası da var. Bale’in adı “Crazy Hearts”dantanıdığımız Scott Cooper’ın yeni filmi “Out Of Furnace” ve Darren Aronofsky’nin“Noah”ı için de geçmekte. Görünen o ki, Bale şu anda aranılan aktörlerinbaşında.

Henüz akıbetleri belli olmayan bu projelerin dışında,Bale’i göreceğimizin kesin olduğu bir sonraki proje, Terrence Malick’in ismihenüz belli olmayan filmi.
Reklamlar

Rol seçimleri bazen şok edici olabilir, eğer aynı karakter beyaz perdede bir kereden fazla damgasını vurursa rol seçim ihitimalleri elbette değişik olacaktır. Yani son yıllarda Micheal Keaton, Val Kilmer, George Clooney ve Christian Bale ‘Batman’ olarak karşımıza çıkan isimlerdi. Peki, Heath Ledger yerine Jack Black nasıl olur?

MTV, Tom Wolfe’un ‘The Electiric Kool-Aid Acid Test’ kitabını beyaz perdeye uyarlamaya hazırlanan son günlerin konuşulan yönetmeni Gus Van Sant ile kısa bir söyleşi yaptı. Ünlü yönetmen filmdeki Ken Kesey rolü için aklındaki en uygun seçimin geçen yıl hayatını kaybeden aktör Heath Ledger olduğunu, fakat bunun ne yazık ki artık mümkün olamayacağını itiraf etti. Van Sant, bu yüzden rolü Jack Black’e verme imkânının olduğunu sözlerine ekledi. Ama öncelikle, Van Sant’ın daha önce Milk filminde de birlikte çalıştığı senarist Dustin Lance Black’in ilk taslağı hazırlamasını beklemesi gerekiyor.

Bob Dylan olmanın altı hali

“How many roads must the man walk down

Before you call him a man
How many seas must the white dove sail
Before she sleeps in the sand
Yes, ‘n’ how many times must the cannon balls fly
Before they’re forever banned?
The answer, my friend, is blowin’ in the wind,
The answer is blowin’ in the wind.”

Yaşayan müzik efsanesi Bob Dylan ünlü şarkısında* sorar bir adamın hangi yolları kat etmesi gerektiğini. En son “Far From Heaven / Cennetten Çok Uzakta” ile hayran kaldığımız, 2002’den beri sesi soluğu çıkmayan yönetmen Todd Haynes de belli ki Dylan’ın katettiği yolları düşünmüş.
Todd Haynes üzerine bir parantez açıp, biri iki çift laf etmekte fayda var. 1991’de çektiği ilk uzun metraj “Poison” ile Sundance film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alarak kariyerine başlamış bir isim. Uluslar arası Festivallerden ödüller toplayan ikinci filmi “Safe” ile yerini iyice sağlamlaştıran Haynes, 1998’de yine bir efsane müzisyeni, (David Bowie) bu kez direk olmasa da dolaylı olarak anlatmıştı.
Müzik dünyası ile dirsek teması gayet iyi olan Haynes, Bob Dylan’ın onayını da alarak çektiği biyografi’de adeta tüm kuralları ters-yüz ediyor.
Dylan hakkında uzun uzadıya bilgiler vermek yerine, kafasındaki “Bob Dylan” resmini yakalamaya çalışmış. Kafasındaki resmi de tek bir kişide ya da karakterde değil, 6 karakterde ama aynı benlik de bulmuş. Ustanın uzun müzik yaşamını dönemlere ayırarak, her dönemine bir karakter vererek anlatıyor öyküsünü. Dylan bir kez bile görünmüyor, bir kez bile adı geçmiyor.
Bu anlatıma desteğini Rimbaud alıntısıyla veriyor, daha filmin başında; “Bir şair çıplak olandır. Hayaleti bile birden fazladır” Dylan’ın şair yönünü resmeden Arthur Rimbaud, kamera önünde beyaz fonda konuşuyor sadece. Ama söyledikleri beklide sadece Dylan’a değil, yaratıcılara ayna tutan sözler. “Kendini trapezci gibi hissettiğini” söyleyen, film boyunca parça parça görünen Rimbaud, rahat yaşamanın yedi altın kuralını sıralıyor. Hepsi görünmemek, fark edilmek için yapılacak şeyler iken son kuralda bombayı patlatıyor: “Hiçbir şey yaratmayın!” Rimbaud rolünde, en son koku’da izlediğimiz Ben Whishaw’ın çok iyi performans verdiğini söylemek gerek bu arada.
11 Yaşındaki hali ile izlediğimiz Woody Goothrie ile gençliğinin idolü geliyor karşımıza. Boyundan büyük laflar eden Woody’e gelen uyarıda Dylan’ın ara dönemlerinden birine ışık tutuyor adeta: “Günümüzü yaşa… Günümüz hakkında şarkılar söyle”… İdolünden, Dylan’a aktarılan en önemli söylem ise daha başlarda görünüyor perde de; “Benim anlayışıma göre şarkılar, bugüne kadar İncil’in başaramadığını başarmıştır…”
Christian Bale’in canlandırdığı Jack Rollins ile; en büyük patlamayı yaptığı yıllar ve sağlam inanan olduğu zamanlar resmediliyor. Söylemlerinin ne kadar sivri olduğunu görebileceğimiz Ödül konuşması bir yana politik söylemler de filme dahil olmuş oluyor böylece. Joan Baez rolünde sürpriz bir isim de var. Yönetmenin fetiş oyuncusu Julianne Moore! Ayrıca Kült rock grubu Sonic Youth’dan Kim Gordon’da var bu bölümün süprizlerinde. Dylan’ın en büyük patlamayı yaptığı dönemde şu sözlerle anlatılıyor denebilir; “Gerçeklerin ne olduğuna dair onun yazdıklarından ötesi yoktu”
Son iki rolünden birinde izlediğimiz Heath Ledger’in canlandırdığı Robbie Clark ile duygusal dünyasına ayna tutuluyor. Yaşadığı duygusal çıkışsızlıklarına fon olarak Amerika’da katılıyor. Nixon’un Vietnam’dan çekildiklerini açıkladığı an gibi. “Tv tarihinin en uzun savaşı” tanımlaması ile geçen Vietnam dışında başka politik görüntüler de var. Ama Robbie’nin duygusal çıkışsızlığının resminde malzeme de bol. Durup dururken erkek-kadın karşılaştırması yaptığı sahne de çok bariz belli oluyor bu durum. Birde üstüne zaten kırılgan ve kafası karışık görüntü veren Ledger’ın oyunculuğu her şeyi daha iyi hale getiriyor.
İsyancı yanını, hayat görüşünü daha fazla açık eden yanını, Jude Quinn kimliğinde Cate Blanchett canlandırıyor. Perdedeki ilk sahnesi de şok edici. Belki de Dylan hakkında en fazla ipucu yakalanabilecek karakter olduğundan içlerinde fiziksel olarak Dylan’a en yakın görünümden de fazlası yakalanmış. Jestler, mimikler, konuşması ile tam bir Dylan olmuş Blanchett. Herkesin içinde ama herkesten uzakta olarak resmedilmesi bir yana, Dylan üzerine verilmeyen tüm bilgiler kelime kelime dökülüyor neredeyse. Beatles’ında anılması da ayrı bir keyif yaratıyor. Tüm konukların içinde kendi adıyla anılan tek bir kişi var o da Allen Ginsberg.
“Artık değişti, eskisi gibi değil artık” diyenlere inat “Ben aykırılıklardan ibaretim” diyen Quinn, filmin başında Gothrie’nin şarkılarla ilgi yargısının anti tezini söylüyor bir yandan da “Bir şarkıyla değişebilecek bir dünyamız yok. Ne yaparsanız yapın, dünya hareket halinde!”
Artık yorgun ama hala isyankar olduğunu belgeleyen Billy the Kid ile çok fazla şey söz söylemiyor, herhangi bir serüvende isyancı yanının ne kadar ön planda olduğunu belgeliyor.
Özgün ismi, Dylan’ın The Basement Tapes (Sessions) için kaydettiği, ancak orijinal albümde yer almayan meşhur parçasına gönderme yapan film “I’m not there” bugüne kadar yapılmamış bir şeyi yaparak mükemmel bir iş ortaya çıkarıyor. Birbirinden iyi oyunculuklarla zenginleşen farklı karakterler… Ama hepsi birbirine bağlı 6 karakter. Hepsinin ortak benlikleri çok kolay görülebiliyor zaten. En basit örnek değişim…
Sürrealist sahnelerle, mükemmel kullandığı müziklerle, karakterlerinin ruhuna eşlik eden görüntü yönetmenliği ile sonuç olarak, bir öz yaşam öyküsünü, bir biyografiyi yaygın şekillerde anlatmak yerine zoru seçiyor Haynes. Bu seçiminde seyirciyi zorlayan çok şey var aslında. Anlatılan kişi hakkında tek bir bilgi yok. Dylan hayranları için yakalanan ipuçları, görünen imgeler yeni tanışanlar için sadece akan görüntü olarak kalıyor. Ama yönetmenin giriştiği zor yol, özellikle Dylan hayranları için mestedici güzellikte görüntüler, şiirsel repliklerle mükemmel hale geliyor.
Bob Dylan’ın 6 farklı hali perdeden, 6 farklı vücutta geçerken filme dair sonsözü kimseye bırakmıyor “I’m not There” kendisi söylüyor:
“Sanki elinizde bugün, dün ve yarın var ve hepsi aynı odaya tıkılmış.”

* Yazıda sözü geçen “Blowin’ In The Wind” adlı şarkı, Bob Dylan’ın 1963 tarihli “The Freewheelin’ Bob Dylan” albümünde yer almaktadır. Alıntı yapılan sözlerin Türkçesi ise şöyledir;

“Bir adamın katetmesi gereken ne kadar yol var
Ona erkek demeniz için
Evet, ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin
Kumlarda uyumadan önce
Evet, ve top gülleleri kaç kez atılmalı
Sonsuza dek yasaklanmalarından önce
Cevap, dostum, rüzgarla esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor”

3:10 to Yuma

Frankie Lane’in “3:10 to Yuma” adlı parçası ile akar tüm jenerik, kamera yerden yükselirken posta arabasını görürüz. Yazılar akmaktadır. Sonra sığır sürüsü ile yolu kapanınca mecburen duran arabadan Ben Wade ve çetesine kayar kamera. Wade hemen sadede girer, paraları alırken rehin alınan kendi adamı ile rehin alan adamı seri bir şekilde vurur. Öldürdüğü adama da sahip çıkar, adını ve yaşadığı yeri sorar… Yaşadığı yere götürün der ve ekler; “Bir adam yaşadığı yerde gömülmeli” Kendi adamı içinse kural basittir. Vurmasak bizi tehklikeye atacaktı. Hemen ardından sığırlarının peşinden iki oğlu ile gelen Dan Evans’ı görürüz. Yıl 1957’dir, filmimiz soygun sahnesi ile açılmıştır.

Yıl 2007…Gerilimli bir müzikle jenerik akar, Dan Evans’ın evindeyizdir. İki oğlundan büyük olanı yaktığı kibritin ışığında macera kitaplarına bakar, hemen ardından Alice’i görürüz. Sese uyanmıştır. Kalkıp bakar, Dan elinde silah pürdikkat beklemektedir. Sese doğru dışarı fırlar, Alice’in dediği gibi rüzgar değildir, Hollander’ın adamları borcunu ödemesi için ahırını yakmıştır. Koşarken düştüğü anda sol ayağının dizden aşağısının olmadığını görürüz. Büyük oğlu William yangından birşeyler kurtarmak isterken geçen diyaloglarla ailenin çaresizliğine şahit oluruz ve William’ın asi delikanlı olduğuna. Günün sabahında sorunlar devam etmektedir. Kamera Ben Wade’ın bakışındadır bu kez. Bir kuşun resmini yapmaktadır. Prens Charlie yaklaşmakta olan arabayı haber verir. Wade yaptığı resmi kuşun olduğu dala asar. Bu kez soyguna daha ayrıntılı şekilde şahit oluruz. Arka planda iki karakterin karşılaşmasının gerilimi de mevcuttur bu kez. Soygun pek kolay olmaz. Altınların yerini de banknotlar almıştır. Wade rehin sahnesinde bu kez daha hızlı silah çeker, diğer adamı hiç umursamaz, kendi adamına ise can çekişirken “Bizi tehlikeye atmanın cezası işte budur” der.

50 yıl ara ile çekilen 2 filmin temel farklılıkları daha başlangıcından bellidir… 57 yapımında kötü hakkında da iyi hakkında da pek net birşeyler bilmeyiz. 2007 yapımında ise daha başlangıcından ikisi hakkında da bilgilendirilmişizdir.

Ben Wade’in kasabanın barında yakalanmasına kadar belirgin bir fark olmasa da, belki de Russel Crowe farkı ile sessiz, fazla özellikleri olmayan Wade gitmiş, resim yapan, incil okumuş hırslı bir adam gelmiştir. Wade yakalanışından itibaren saldırganlığını korur, hatta bazen arttırır.
O ünlü yanıltma sahnesinden sonra 2 film arasındaki bağ tamamen değişir. Wade’i 3:10’a kalkacak Yuma trenine sağsalim bindirmek üzere gönüllü olan Evans’ın sebepleri aynı olsa da içinde bulunduğu durum daha iyi işlenmiştir bu kez. Oğullarının gurur duyduğu babadır.
İlk filmde hiçbir ağırlığı olmayan oğul William bu kez babasının peşinden giderek olayların tamda içindedir. Belayı savuşturmak için mücadele eden baba-oğul figürü filmde yerini almıştır. Asi evlat William babası gibi inatçı ve savaşçıdır.
İlk filmde sapasağlam gördüğümüz Dan, bu kez savaş gazisidir. Sıkı nişancılığının sebebi gün ışığına çıkmıştır böylece.
57 tarihli filmde; aldatmaca sonrası Dan, Butterfield ve kasabanın sarhoşu Alex, Wade’e eşlik ederek yola çıkmaları ile Contention City’e varmaları bir olur. Filmin ana gerilimi ve özelliği de burdadır. Otelde “balayı” suitinde treni beklerken yaşanan gerilim filmin ana çatısıdır. Wade’i filmin başında vurduğu iki adam dışında elinde silahla bile görmeyiz. Ner kadar kötü bir olduğuna film boyunca sadece dolaylı anlatımlarla şahit oluruz. Otel Odasında bek-lerlerken kendisini bırakması için para teklifini, ortaklık teklifine kadar yükseltir Wade. İncille ilgisi yoktur, resim çizmez ama kurtulacağından emindir. Otel odasından istasyona gidiş öncesi, Alice kocasının peşinden gelir. Dönemin sürekli vurgulanan ailenin önemi vurgulanmıştır yine. Dan karısına umut verir.
Otelden istasyona kadar olan yol çok zor ve silahlar altında geçilir ama Wade son anda taraf değiştirir ve ikili trene biner. Tren ilerlerken sürekli vurgu yapılan kuraklık sona ermiş, yağmur başlamıştır. Yol kenarında bekleyen Alice, kocasını sağsalim görür. Herşey yoluna girmiştir. The End yazısının vakti gelmiştir.

Gelelim 2007 versiyonuna, aldatmaca sonrası yola çıkan kadro bu kez değişmiştir. Kasaba sarhoşu yerine pısırık veteriner Potter, ödül avcısı Byron ve Hollander yerini almıştır. İlk filmin aksine hemen kasabaya varmazlar. Bunun için tehlike ve yapılması gereken bir kamp vardır. Yapılacak olan demiryolları da fona eklenmiştir. Kamp sırasında Wade ve Evans’ı daha yakından tanırız. Wade saf kötü olmaya devam ederken Evans ekibin en güvenilir kişisi ve kahramanıdır. Tüm maceradan sonra varılan kasabada otel odasında bekleme süreci daha sancılıdır. Daha çok silah patlar. Ama en önemli fark, hem Wade’in, hem de Evans’ın onca gerilimin arasında birbirlerine anlattıkları sırlardır.
Evans’ın görevi sadece Wade’i trene bindirmektir. Bu seçim filmin finalini de büyük ölçüde değiştirir.

Tüm bunları ışığında iki filmi karşılaştırırsak, Imdb kullanıcılarından 7.7 gibi yüksek bir oy ortalamasını alan bir filmi 50 yıl sonra yeniden çevirmek gibi zorlu bir yükün altına giren yönetmen James Mangold, bu yükün altından başarıyla kalkmış.
Yönetmenlik kariyerine çok iyi bir “ilk” film olan, çağdaş güzel ve çirkin öyküsü “Heavy” ile başlayan Mangold, ödüllerle karşılanmıştı. Yıldızlarla dolu kadrosu ile dikkat çeken ama beklentileri karşılayamayan “Copland”in ardından “Girl Interrupted” ile merkeze aldığı iki karakterini derinlemesine işlemiş, sorunlu kız “Lisa” rolüyle Angelina Jolie’nin oscar adlığı çıkışı gerçekleşmişti. Yine çağdaş aşk masalı “Kate & Leopold” sonrası “Identity” ile çok parçalı bulmacayı, ustalıkla kotardığı atmosferinde yardımı ile uygulamıştı. Ünlü müzisyen Johnny Cash’in yaşamını anlatan “Walk the Line”da da merkeze aldığı iki karakterini derinlemesine işleyip, oyuncularından yüksek performanslar almıştı. İki oyuncunun da oscar adayı olması ve Reese Witherspoon’un oscar alması pek şaşırtıcı olmadı.

James Mangold 3:10 to Yuma’da da merkeze aldığı iki karakterini derinlemesine işliyor. Film boyunca Wade olmakta, Evans olmakta zorlaşıyor. Crowe ve Bale’in mükemmel performansları ile kimliklerinin verdiği yükü taşımakta zorlanan iki adam haline geliyor.
Bir klasiği yeniden çevirmek söz konusun olduğunda, ana hikayeye eklemeler ve karakterleri derinleştirme tercihini kullanan Mangold; bir klasiği, daha da yükseğe asıyor…