‘Charlize Theron’ Kategorisi için Arşiv

Paramount Pictures, bir Jason Reitman filmi olan “Young Adult”un Charlize Theron’lu ilk görüntüsünü sinema severlerle paylaştı.

“Juno”nun ödüllü yönetmeni Jason Reitman ve senaristiDiablo Cody’yi yeniden bir araya getiren “Young Adult”da, yeni boşanmış gençbir yazar olan Mavis’in (Charize Theron) yaşadığı yere geri dönmesi ve artıkevli ve çocuklu olan lise aşkı Buddy (Patrick Wilson) ile tekrar birlikteolmanın yollarını araması konu ediliyor.

Filmden paylaşılan fotoğrafa bakılırsa; Theron,otoparktaki Paris Hilton’u andırıyor.

“Young Adult” 16 Aralık’ta Amerika’da, 10 Şubat 2012’de İngiltere’de gösterimegirecek.


Reklamlar

Haklar, Özgürlükler ve Aktivistler: Küreselleşme!

1993’de sinema kariyerine oyuncu olarak atılan, birkaç film dışında pek parlak bir çıkış da yapamayan Stuart Townsend genel izleyici nezdinde kariyerindeki tek ödülü getiren “Resurrection Man” ve dvd piyasasında çok tutulan “Queen of the Damned” bilinir daha çok. 1990’ların sonundan, 2000’lerin ortalarına değin popüler olan oyuncu uzun süredir filmlerde gözükmüyor ve şu sıralar Charlize Theron ile yaşadığı aşkla gündeme geliyor daha çok. Oysa Townsend için en önemli yıl, gözlerimizin önünden pek geçmemiş… Prodüktörlüğünü de üstlenip, yazıp yönettiği “Battle İn Seattle” sessiz sedasız ev sinemasına transfer olanlardan.
Townsend, aslında senaryo yazmış gibi görünse de, kamerasını yaşanmış bir olaya çeviriyor. 1999 yılında Amerika’da gerçekleşen ilk büyük küreselleşme karşıtı eylemi konu alan film, ilk başarılı eylemi mercek altına alıyor. Eylem sırasında olaya taraf olan herkesi de konu edinmeye çalışarak kalabalık kadrosunu da tanınmış oyuncuların kurup izlenirlik yaratıyor. Sadece şöhretli oyuncular değil elbette… Kurguda araya attığı arşiv görüntüleriyle de bu durumu destekliyor. Özellikle bu sayede tempo sorunu yaşamadan diken üstüne izlenen bir film kotarmayı başarabiliyor birkaç eksiği dışında.
Dünya Ticaret Örgütü’nün 1999’da Seattle’da yapmayı planladığı toplantılar sırasında yaşananlara odaklanan film, gece ve gün olarak böldüğü tarihlerle ilerleyen bir anlatım kuruyor. Söz konusu eylem de birçok bakımdan tarihe geçmiş durumda. Amerika’da ilk büyük küreselleşme karşıtı eylem olmasının yanı sıra, başarılı bir sonuçla Amerikan medyasının da neden karşı olduklarını aktarmalarını sağlamış, küreselleşmenin aslında ne olduğu konusunda bilincin artmasına ve peşinden pek çok büyük eylemin gerçekleşmesine de önayak olmuş.
Küreselleşme konusundaki bilincin anlaşılması ve eylemlerin yapılması konusunda milad olan bu hareketle ilgili yaşananlara odaklanan “İsyan” adındaki tamlamayı hak edecek atmosferi sunuyor her şeyden önce. Merceğine aldığı önde gelen 4 aktivist karşısına Vali ve Polis ile hamile eşini koyarak kendince bir denge de sağlıyor.
Jay, Lou, Sam ve Django girişte pankartlarını asarken başlıyor her şey. Bir yanda onların yaptığı planlar, diğer yanda Vali Jim Tobin’in protestoculara şiddet kullanmamaları akdiyle verdiği özgülükler. Her şeyin tam ortasında ise Polis Dale ve hamile eşi Ella… Bir eylem sırasında kardeşini kaybetmiş Jay neredeyse diken üstünde… Tüm Dünyanın gözü üzerinde olması dolayısıyla kentteki toplantıdan alnının akıyla çıkmak isteyen Vali de öyle.
Ama taraflar o kadarla kalmıyor, başka protestocu gruplar devreye giriyor. Vali’nin de üstünde olan bürokratlar var elbette. Birde her şeyi gösterme sorumluluğu taşıyan Televizyoncumuz Jean mevcut. Medyanın iyi tarafını temsil etmekte…
Yarattığı ve odaklandığı karakterler yardımıyla her tarafa odaklanan, olayı herkesin gözünden anlatmayı deneyen “İsyan” beklendiği gibi ajitasyona girmeden öyküsünü anlatıyor. En büyük artısı de kurduğu atmosferi ajitasyona başvurmadan tüm etkisiyle aktarabilmesi zaten… Belgesel’le kurgu arasındaki anlatımı da iyi kullanan Townsend, aynı başarıyı karakter yaratımında gösteremiyor ne yazık ki. Basit sebeplerle orda bulunan protestocuları, çok basite indirgemek, adeta protesto var hadi gelin denerek toplanmışlar gibi göstermek affedilmez hata oluyor. Adeta ne için orda bulunduklarından çok, protesto için bulunan insanlar gibi göstermek taraflardan birini zedelemiş oluyor. Bilinçsiz protestocular gelmiş takılıyor izlenimi de tekdüze yaratılan karakterleri görünce seyircinin çıkardığı anlam olarak kalıyor. Eylemcilerle ilgili genel önyargı da böylece aynen korunmuş oluyor bir anlamda… Karakter yaratımı konusunda en iyi kısım ise Polis ve eşi oluyor ki, hikayenin ana dram temasını da onlar besliyor. Görevlerini yapıyor…
Townsend’ın filme dair en başarılı tercihi taraf seçmemek oluyor öncelikle. Herkese aynı mesafede durmayı başaran yönetmenin gözünde iki cephedeki insanlarda üzerine düşeni yapan görev adamları… Kimse kötü olarak resmedilmezken, sadece eylemcilerden Jay biraz öne çıkıp kahramanlaşıyor ama pek de sırıtmıyor bu durum.
Sonuçta seyircinin alması gereken mesajlar bir bir ortaya çıkıyor. Herkes hatalı o belli. Kimse kötü değil. Kötü olan kurum sadece. Dünya Ticaret Örgütü, küreselleşme adı altında aba altından sopalıyor bazı ülkeleri… Ama ne olursa olsun, olayların yaşandığı ülke Amerika işte… Özgür ülke, Demokrasinin beşiği Amerika!!? Her şey olur, herkes özgürce fikrini söyler, tutuklansa da akşamına salıverilir, yaşasın özgür ülkemiz sonucu doğuyor ki, finalde akıllara zarar olan da bu. Her şey güzel bir çaba ile başlamış da olsa, protestocuların başarısından değil, yönetimin hatasından büyüyen eylem sonucu çıkarılması da filmin en büyük eksisi…Her ne kadar cepheler arasında taraf tutmasa da Townsend, sonuçları verirken klasik Amerikan yanlısı tavırla olayları çözmesiyle başarısız belki de şanssız kalıyor. İyi yaratıla ama arkası gelmeyen karakterleri ve tüm tarafsızlığının altında yatan söylemi boş verip tarihe tanıklık edebilme şansı vermesi ise, filmin elde kalan tek önemli özelliği…

Taşradan çiftliğe; kanunsuz, bağımsız ve evsiz!

Sinemanın endüstrileşmesi, medyadaki tüm yayın organlarını kullanarak seyirciye izleyin çağrısı yapmaya başlamasıyla start aldı her şey. Bu derece iddialı bütçelere sahip olmayan, bu kaynakları kullanamayan veya kullanmamayı tercih eden yepyeni bir kulvar oluştu. Biraz içerden eleştiriler yapan, yaygın Hollywood kurallarına uymayan bu yeni kulvar 1981’de tamamen kendi yolunu ve sınırlarını çizme konusunda büyük aşama kaydeder.
1981’de ödüllü oyuncu ve yönetmen Robert Redford tarafından kurulan ve Sundance Enstitüsü’nün sponsorluğunda gerçekleştirilen bir film festivali Park City’de yapılır. Sundance Film Festivali sadece, hem tarzı hem de konusu açısından cesur ve yenilikçi filmler sergilediği için değil, aynı zamanda küçük ve büyük dağıtım ile satış şirketlerinin, dünyanın çeşitli bölgelerindeki sinemalarda gösterilecek bağımsız film almaları için geniş çapta bir uluslararası pazar sağlaması açısından da önemlidir. Sundance de atılan tohumlar güzel gelişmeler devam eder. Birçok bağımsız film festivali, kulvardaki yönetmenlerin filmlerini seyirciye ulaştırmasını sağlar. Giderek kendi içinde türlerini, “auteur” yönetmenlerini, yıldız oyuncularını ve başyapıtlarını çıkarır. 2000’lere gelindiğinde ise artık görmezden gelinemez, son olarak Oscarlarda artık bağımsız filmlerin adaylıklarının olması buna en güzel örnek herhalde.
Bağımsız sinema son yıllarda taşra’da yaşayan küçük dağılmış aile temasını bolca işlemeye başladı. Bu konudaki son örneği “Mürekkep balığı ile Balina” hatırlatmakta fayda var. Bağımsız filmlerin Avrupa sineması örnekleri gibi insan odaklı öyküler anlatması, bu anlatımı ağır kamera hareketleri ve güzel fotoğraflarla desteklemeleri de adeta kural haline geldi.
Uyurgezer’de bu yolun yolcusu bir “dağılmış aile temalı yol filmi” olarak bunları getiriyor akla. Konuyu ele alışı da işleyişi de, sonlandırışı da bu formülle birebir örtüşüyor.
Erkek arkadaşının tutuklanmasıyla evinden kovulan Joleen Reedy’nin (Charlize Theron) 11 yaşındaki kızı Tara (Anna Sophia Robb) ile birlikte kalacak bir yere ihtiyacı vardır. Joleen, mütevazi kira evinde onları ağırlamaktan rahatsız olmayacak fazlasıyla güvendiği erkek kardeşi James’den yardım ister. Taşındıktan hemen sonra Joleen başka bir adamla gider. Tek başına bir çocuğun bakımını üstlenmek için son derece hazırlıksız olan James, perişan haldeki yeğenini mutlu etmeye çalışır. Ancak bir süre sonra, olaylar kontrolden çıkar: James işini kaybeder ve Tara’nın da çocuk esirgeme kurumuna gitmesi gerekmektedir. Tam da bu sırada James geleceğini etkileyen bir karar verir. Geçmişiyle yüzleşmek üzere, Tara’yı da alıp çocukluğunun geçtiği Utah’a, ailesinin olduğu çiftliğe gider. James’in çiftiğe dönüşü babası (Dennis Hopper) ile arasındaki eski yaraları deşer. James beklenmedik bir şekilde karşısına çıkan bu durumda, Tara’nın bugüne kadar hiç sahip olmadığı baba rolünü üstlenir ve bu onun hayatının asıl amacı haline gelir.
Bugüne dek adını duymadığımız Zac Stanford’un senaryosu ile yönetmenlik koltuğuna ilk kez oturan görsel efektçi Bill Maher iyi bir oyuncu kadrosu oluşturmuş ilk başta. Özellikle annesi tarafından terk edilmiş Tara rolünde Anna Sophia Robb çok iyi performans veriyor.
“Charlie’nin çikolata fabrikası” filmiyle iyi bir çıkış yapan genç oyuncu, “Hasat Zamanı” ve “Terebithia Köprüsü” filmleri ile 2007’de adından söz ettiren geleceğin parlak oyuncusu mertebesine doğru geçiş yapmıştı. Bu filmde de en iyi performansı verenlerden biri oluyor. Tv oyunculuğundan gelen, kült dizi “Carnivale” ile dikkat çeken Nick Stahl’da bu etiketin çok uzağında bir performans ve karakter yakalamış. Filme son çeyreğinde dahil olan Dennis Hopper ve bir başta birde sonda görünen Charlize Theron’un fazla bir şey yapmasına gerek kalmamış. Stahl ve Robb filmi gayet iyi taşıyorlar.

Az süresine rağmen olduğu sahnelerde filmin duyarlı olduğu yerleri işaret ediyor Joleen. Sevişme sahnesinde erkeğine yalvarırcasına “sevdiğini söyle, seni seviyorum de” demesi, evine taşındığı kardeşinden, yanına taşınabilir miyiz diye sormadığı için özür dilemesi iyi işlenen dokunaklı sahneler olarak hayli iyi işleniyor.
Tara’nın doğum gününe döneceğim diyen Joleen’in gidişi sonrası önce işe geç kalmalaya başlayan, sonra da kaçınılmaz olarak kovulan James, yiğenini de sosyal hizmetlere kaptırıyor. Doğum günü geliyor ama Joleen gelmiyor. Bunun üzerine de James ve Tara arabaya atlayıp bulundukları taşradan yola çıkıyorlar. Yönetmen Maher’in görsel efektçilikten gelmesinin avantajları da bu noktadan sonra ortaya çıkıyor. Taşrayı puslu manzaralar eşliğinde terk eden James ve Tara uzun yolculukları boyunca ruh hallerine paralel gökyüzü manzarası alıyorlar fonlarına, çiftliğe gidene dek…
Boş ve ıssız yollarda geçen zaman, motellerde biten akşamlar birçok filme göz kırpıyor aslında. Bir ara cinsel çağrışımlı havuz sahnesi ile de en başta Lolita’ya ama yoldan çıkmaya pek niyeti olmayan Uyurgezer durumu hayli çabuk toparlıyor. Kanundan kaçarken yaşanan yolculuk boyunca müziği de çok iyi kullanan yönetmen Maher maalesef tempoyu ayarlamayınca, minik dokunuşları beklenir oluyor. O parlak anlarını filmin finaline sakladığını düşünürken, maalesef parlak bir final de yapamıyor Maher…
Babasının çiftliğinde ezilen James ve kızım diyerek Nicole adını verdiği Tara ile yaşadıkları, baba figürünün fazlaca düz olması bilindik finalin hazırlayıcısı oluyor. Elleri su toplayınca özgürlüklerinin bittiğinin farkına varan kanun kaçakları olarak da kalmayıp, açılış sahnesinden beri süregelen alışkanlığa uyarak daha da kötüye gidiyorlar. Maher, taşrada dağılmış bir ailenin çıkmazlarına odaklandığı filminde bildik senaryonun kurbanı olmuş gibi görünse de, yakaladığı başarılı kareler ile umut vaat ediyor…

Hancock

Yayınlandı: Ekim 12, 2008 / Charlize Theron, Hancock, Kritik, Peter Berg, Will Smith
Raydan çıkan bir öykü!
Kahramanlar vardır… süper kahramanlar vardır… ve bir de Hancock vardır. Büyük güçle birlikte büyük sorumluluklar da gelir -bunu herkes bilir- tabi Hancock dışında herkes. Sinirli, uyuşmaz, alaycı ve yanlış anlaşılan Hancock.
İyi niyetli kahramanlar işlerini yapıp sayısız insanı kurtarabilirler, ama her zaman arkalarında insanı hayrete düşürecek kadar hasar bırakırlar. Halk artık bu durumdan usanmıştır. Yerel kahramanlarına minnettar olmakla birlike, Los Angeles’in iyi vatandaşları bu adamı haketmek için ne yaptıklarını merak ederler. Kimseyi umursamayan Hancock, her şeyi lehine çevirmek için hayatını kurtardığı Halkla İlişkiler uzmanı ile giriştiği ortaklığa bel bağlar.
Yakın zamanda gösterime girmiş “My super ex-girlfriend” (Eski Süper Sevgilim) ile benzer yapıda olduğunu tahmin eden seyirci için güzel bir seyirlik edasında başlayan ilk yarısı boyunca da bunu başaran bir film Hancock. Süper kahramanların görmediğiniz yüzleri, doğal halleri şeklinde kurulan yapı elbette komedi konusunda hayli otomatik fikirleri beraberinde getiriyor. Çok yaratıcı olmaya da gerek yok. “Eski Süper Sevgilim”in açtığı yoldan rahatça gidiliyor ilk başlarda. Hancock kimseyi takmayan, kendi derdinde olan, ayyaş bir süper kahraman portresini de başarı ile çiziyor zaten. Halka İlişkiler Uzmanı Ray karakterinin de iyi çizilmesiyle ilk yarı boyunca keyifle izlenen bir film yaratılmış oluyor.
Daha ilk sahneden çocuklarla bile kavgalı, elinde şişe bankta yatan süper kahramanı görerek yıkık olduğuna şahit olduğumuz Hancock ilk olarak küçük bir velet “asshole” sözünü duyarak başlıyor maceralarına. Bu sahnenin yardımıyla yıkılmış dökülmüş bu kahramanı izleyip bolca güleceğimiz izlenimine kapılmakla, heyecan sosuyla albenisini yükseltmiş oluyor. Sahnelerle eski süper sevgilim benzeri bir süper kahraman parodisi de özlenen bir tad olarak ön plana çıkıyor. Ama özlenen olarak kalacağını ufak ufak da hissettiriyor film.
İlk yarı boyunca hayli parlak sahnelerle karşılaşmak da olası… Sinirlendiği insanların kafasını sokmak istediği yerle ilgili diyaloglar hem komik, hem de bir iki tekrardan sonra gerçekleşmesi hayli eğlenceli. Bir süper kahramanın doğal hallerinin yaratacağı eğlence konusunda güzel detaylar mevcut. Son Halloween filmindeki küçük Michael Myers’ı canladırdan oyuncunun, yine Michael adı ile sorun çıkaran çocuk olması, Hancock’un onu havaya fırlatması da oldukça hoş bir detay.
Halka İlişkiler uzmanı Ray üzerine o kadar odaklandıktan sonra, bir anda elinin tersiyle itip, Hancock üzerine bir aşk filmine dönüşmesi tam bir komedi ve beceriksizlik örneği.
İlk senaryonun, süper kahramanların beceriksizliği üzerine olması kesinlikle doğru bir tercihmiş. Ama sonrası tam bir felaket oluyor. Bu kadar öykü örüldükten sonra onu elinin tersiyle itmiş olmak, filmin tüm etkisini zayıflatıyor. Bu anlamda da hayli saçma ve uyumsuz, inandırıcılıktan uzak (sözde) bir çiftin üzerine yaratılmaya çalışan bir mitle gitmeye çalışmak da çıkmaz bir yola girmekle aynı oluyor.
Bir anda ortaya çıkan, ucu 80 yıl önceki ırk ayrımına kadar giden, hayli basit ve inandırıcılıktan uzak aşk öyküsü devreye girdiğinde filmin tüm dokusu da ölmüş oluyor. Adeta izleyicide aradan sonra başka filme mi girdim acaba sorgusu yaratan bu ayrım tüm eğlenceyi de alıp götürüyor. Büyük aşk öyküsü yaratma uğraşında bir sürü klişe de kullanılıyor. Hafıza kaybı başta olmak üzere, bol sulu adeta yağmur soslu “birlikte güçsüzüz, ayrıyken ölümsüzüz” yargılı sahne ise her şeyin berbat edildiği bir final yaparak biten bir süper kahraman filmi oluveriyor Hancock.
Oysa yönetmen Peter Berg, eline aldığı senaryoyu ince işleyerek güzel bir final yapma konusundaki referansını 1998 tarihli ilk filmi “Very Bad Things” ile vermişti. Senaryosunu da yazdığı kara filmle hatırı sayılır bir ilgi çekmişti. Bu kez ipleri neden eline almamış anlamak zor doğrusu.


Garip bir senarist ikilisinin imzasına çıkıyor fatura elbette. Senaristlik konusunda pek tecrübesi olmayan Vincent Ngo, henüz ikinci uzun metraj senaryosuna imza atmış genç bir isim. Vince Gilligan ise kült dizi “The X Files”a 30 bölüm yazarak rüştünü ispatlamış bir isim. Genelde tv dizileri ağırlıklı çalışan Gilligan bu garip senaryonun sorumlusu olarak öne çıkıyor.
Will Smith son dönemde özellikle “I Robot”dan itibaren afişinde tek başına yer aldığı filmler serisine hızla devam ediyor. I Am Legend’dan sonra üçüncü kez afişin tamamını süslüyerek dünyayı kurtarmaya soyunuyor. “Bad Boys” filmi başta olmak üzere komedi ile aksiyon birleşimi filmlerdeki başarısı herkesçe bilinen Smith, burada da üzerine düşeni yapıyor elbette. Yönetmen Berg’in Kingdom’dan sonra ikinci kez çalıştığı Jason Bateman’da senaryonun izin verdiği ölçüde elinden geleni yapıyor. Will Smith ile yaratılmak istenen ölümsüz aşk mitinin kahramanı konumundaki Charlize Theron ise tam bir facia. Hiçbir inandırıcılığı olamıyor. Siyah adamla, beyaz kadının klişe aşkı hiç inandırıcı olamıyor. Daha ilk karşılaştıkları sahneden itibaren Theron’un sürekli tedirgin bakışlarına yapılan yakın plan çekimleri ise tam bir komediye dönüşüveriyor. Yani tipik bir senaryo kötüyse oyuncular ne yapsın durumu hakim filmde genel olarak.
Aslında bütününe bakıldığında gereksiz bir başlangıçta girilen ilk yarı ayrı bir film, ikinci yarı ise ayrı bir film oluveriyor, Charlize Theron’un Hancock’u ilk gördüğü sahnede yüzündeki endişe, filmin sonunda izleyenin yüzünde oluşuyor…