‘Cate Blanchett’ Kategorisi için Arşiv

Hanna

Yayınlandı: Haziran 10, 2011 / Cate Blanchett, Eric Bana, Hanna, Joe Wright, Saoirse Ronan, Vizyondakiler


Ergenlik çağındaki bir kız ilk kez dış dünyaya açılır… ve yaşamı için mücadele etmek zorunda kalır. Yönetmen Joe Wright karanlık peri masalı öğelerini (Avrupa ve Fas’taki mekanlarda çekilen) macera-gerilim tarzındaki Hanna ile harmanladı.
Hanna 16 yaşındadır. Zeki, meraklı ve ailesine bağlı bir kızdır. Benzersiz olan yönü ise, gücü, dayanıklılığı ve bir askerin düşünce biçimine sahip oluşudur. Bu özelliklerini eski bir CIA ajanı olan dul babası Erik (Eric Bana) tarafından Kuzey Finlandiya’nın ıssız bir köşesinde yetiştirilmesine borçludur. Erik kızı Hanna’ya avlanmayı öğretmiş, onu katı bir kendini savunma eğitiminden geçirmiş ve okula göndermek yerine evde sadece bir ansiklopedi ve peri masalı kitabıyla eğitmiştir. Hanna başka hiçbir genç kızın yaşamadığı bir hayat yaşayagelmiştir; yetiştirilme biçimi ve eğitimi bir tek amaca, onu mükemmel bir suikastçi yapmaya yöneliktir. Fakat dışarıdaki dünyada Hanna’nın ailesi için bitmemiş işler vardır, üstelik bu işlere bir de gurur ve Erik’in kızını artık daha fazla dizginleyemeyeceğini kavraması eklenir.
Hanna’nın ergenliğindeki bu dönüm noktası çok keskindir; genç kız Erik’ten ayrılır ve baştan beri kaderi olan göreve yönelir. Babasıyla planladıkları şekilde Berlin’de buluşamadan, Hanna acımasız istihbarat ajanı Marissa Wiegler’ın (Oscar ödüllü Cate Blanchett) yönetimindeki ajanlar tarafından yakalanır. Kariyerli bir casus olan Marissa, kendisini Hanna ve Erik’e bağlayan sırları uzun süredir saklamaktadır.
Fas çölünün altında bir yerde gözetim altında tutulan Hanna çok geçmeden kendini alıkoyanları alt etmeyi başarır. Yeraltından yerüstüne bu cesurca kaçış onu hiç bilmediği ama bir an önce öğrenmesi ve içinde yolunu bulması gereken bir coğrafyayla ve dünyayla baş başa bırakır. Marissa, Hanna’nın peşine gizlice bir grup ajan gönderir ve kendisi de bu ölümcül takibe katılır. Hanna Avrupa’da nihai hedefine doğru yol alırken kendi varlığıyla ilgili sarsıcı ve insanlığını sorgulamasına yol açan bilgilere ulaşır.
Focus Features ve Holleran Company’nin, Sechzehnte Babelsberg Film GmbH ve Neunte Babelsberg Film GmbH’le ortak yapımı olan Joe Wright filmi “Hannanın başrollerini Saoirse Ronan, Eric Bana, Tom Hollander, Olivia Williams, Jason Flemyng ve Cate Blanchett paylaşıyor. Oyuncu seçimini Jina Jay’in gerçekleştirdiği filmin kostüm tasarımını Lucie Bates, yardımcı yapımcılığını Josephine Davies, ortak yapımcılığını Carl Woebcken, Christoph Fisser, Henning Molfenter, müziğini The Chemical Brothers, kurgusunu ACE’den Paul Tothill, yapım tasarımını Sarah Greenwood, görüntü yönetimini BSC’den Alwin Küchler, yönetici yapımcılığını Barbara A. Hall, yapımcılığını Leslie Holleran, Marty Adelstein ve Scott Nemes üstlendi. Hikayesini Seth Lochhead, senaryosunu da Seth Lochhead ile David Farr’ın kaleme aldığı filmi Joe Wright yönetti.”
Henüz genç kızlığa yeni adım atmış olan Saoirse Ronan performansıyla etkilemeye devam eden, şimdiden Oscar adayı olmuş bir oyuncu. Ama karaktere girmek için hangi yöntemi kullandığı sorulduğunda şu yanıtı veriyor: “Bir yöntemim var mı bilmiyorum. Karakteri yaşayan türde bir oyuncu değilim”.
Yine de sözlerine şunları da ekliyor: “Tüm rollerin zorluklar içermesini istiyorum. Bol aksiyonu ve derinliği olan karakteriyle Hanna bunlara sahipti. Daha önce oynadığım hiçbir dramaya benzemiyordu. Burada bir ormanda büyümüş ve tüm eğitimini babasından almış bir kız var; daha önce başka kimseyle tanışmamış. Biz onunla dış dünyaya açılırken tanışıyoruz. Karşısına çıkan herkes ve her şey onu büyülüyor. Hanna’nın en sevdiğim özelliği ön yargılı olmaması; her şeye açık fikirli yaklaşıyor ve her şeyden çok etkileniyor. Biraz acayip biri. Fakat bu benim hoşuma gidiyor; tuhaf insanları severim”.
“Hanna hayatı ilk kez keşfediyor; yani, bu film sadece önüne geleni haklayan bir kızı konu almıyor – gerçi onu da kesinlikler yapıyor!” diye ekliyor genç oyuncu.

Bu konsept Ronan’ın çok hoşuna gitti. Aktris, “Hani peri masallarında bir kişi dış dünyaya açılır ve orası hem çok büyük hem korkutucu hem de güzeldir ya, işte “[yönetmen] Joe Wright’ın bana sözünü ettiği şey buydu. Yaşıtım herkes gibi, Hanna’nın dünyayı görme arzusunu içselleştirebiliyorum; fakat onun dünyaya açılışı saatte 150 kilometreyle oluyor”.

Hanna”nın çekimleri sırasında 16 yaşına giren aktris daha önce bir kez daha yönetmen  Wright’la bir projede çalışmıştı. Wright’ın dört yıl önce Ronan’a rol verdiği Atonement” tüm dünyada başarı ve ödül toplamıştı.
Ronan, “Her zaman şöyle düşünmüştüm: Eğer tekrar birlikte çalışacaksak, daha önce yaptığımızdan farklı bir proje olmalı. Joe ile ortak bir yol bulmaya ihtiyacımız yoktu; çok uyumluyduk; hatta eskisinden bile daha uyumluyduk çünkü birbirimizin tam anlamıyla memnun olup olmadığını anlayabiliyorduk; ayrıca farklı şeyler denerken birbirimize güveniyorduk. Joe da ben de Hanna’yı anlayabiliyorduk çünkü onun yaptığı şeyler sevdiği insanları korumaya yönelik” diyor.
Seth Lochhead “Hanna”nın orijinal senaryosunu 2006’da yazdı. Sonrasında, senaryo gelişmeye devam etti. Birçok edebi uyarlamayı beyaz perdeye başarıyla aktarmış olan Oscar adayı yapımcı Leslie Holleran şunu söylüyor: “Orijinal bir hikaye üzerinde çalışmak çok özgürleştirici ama bir o kadar da korkutucu. Hanna bir serüven yaşıyor. Senaryoyu birkaç yıl boyunca geliştirmek de kendine göre bir serüvendi. Seth, Hanna’yla mitsel bir karakter yarattı. Hanna yabancı topraklara, diğer bir deyişle bizim dünyamıza, adım atan bir yabancı. Onun kurduğu insani ilişkiler çok ilgimi çekti”.
Holleran sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu filmin çıkış noktası olacağı bir yönetmen bulmak istedim. Joe’nun güçlü yanı bu hikayeyi bir peri masalının prizmasından irdelemesiydi. Heyecan verici olan bir diğer nokta ise Joe’nun aksiyon, karakter öğeleri ve hatta sosyal yorum çerçevesinde düşünmesiydi; bu, kadının güçlenişini anlatan bir hikaye. İnanıyorum ki Saoirse’yla bu derin aşinalığı ve onun oyuncu olarak neler yapabileceğini bilmesi malzemeye hırslı bir yaklaşım gösterme konusunda ona güven verdi”.
Wright’ın filmi yöneteceği kesinleştikten sonra olanları Lochhead’in şöyle aktarıyor: “Joe gerek 2006 senaryosunda olan gerekse sonradan eklenmiş pek çok sahne üzerinde çalışmak üzere beni birçok kez çağırdı. Joe’nun benim ne yapmaya çalıştığımı anladığını hissettim ve onun hikayeye bakış açılarını da anladım. Karakterleri aynı pencereden görüyorduk. Dolayısıyla, Hanna’nın dünyasına geri dönmek çok heyecan vericiydi”.
Filmin başında, Hanna’nın dünyada sahip olduğu tek insan, dul babası Erik’tir. Aktör Eric Bana, “Senaryo bana hiçbir şeyi hatırlatmadı. Bunun üzerine, ‘Bu filmi daha önce görmedim’ diye düşündüm. Filmin ana karakterinin ergenlik çağında bir kız olması hoşuma gitti. Saoirse için bu yaşta ne müthiş bir fırsat. Joe’nun hikayeye yaklaşımın bayıldım. Bu yüzden de rolü hemen kabul ettim” diyor.
Bana sözlerine şunları da ekliyor: “Hanna’nın büyüyüp sorumluluk alması gerekiyor çünkü babası kontrolü bırakıyor. Ben de bir ebeveynim ve ‘Hanna’yı çocukları ilk kez kendi başlarına uçmaya başladıklarında her ebeveynin yaşadığı kabusun abartılmış bir versiyonu olarak görüyorum”.
Bana canlandırdığı karakterin karmaşıklığını da cazip bulduğunu ifade ediyor: “Erik’te çok geleneksel baba özellikleri var: Kızı için hem bir koruyucu hem de bir öğretmen. Hanna’yı doğduğu andan itibaren zihinsel ve bedensel olarak hayatta kalmaya hazırlıyor, yani Hanna için aynı zamanda acımasız bir talim komutanı. Öte yandan, bir ebeveyn çocuğunu dış dünyadan koruma konusunda harika bir iş çıkardığında, dışarıdaki acımasız gerçekler çocuk için çok daha şoke edici oluyor; ve Hanna gerçek anlamda tehlikede”.


Bob Dylan olmanın altı hali

“How many roads must the man walk down

Before you call him a man
How many seas must the white dove sail
Before she sleeps in the sand
Yes, ‘n’ how many times must the cannon balls fly
Before they’re forever banned?
The answer, my friend, is blowin’ in the wind,
The answer is blowin’ in the wind.”

Yaşayan müzik efsanesi Bob Dylan ünlü şarkısında* sorar bir adamın hangi yolları kat etmesi gerektiğini. En son “Far From Heaven / Cennetten Çok Uzakta” ile hayran kaldığımız, 2002’den beri sesi soluğu çıkmayan yönetmen Todd Haynes de belli ki Dylan’ın katettiği yolları düşünmüş.
Todd Haynes üzerine bir parantez açıp, biri iki çift laf etmekte fayda var. 1991’de çektiği ilk uzun metraj “Poison” ile Sundance film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alarak kariyerine başlamış bir isim. Uluslar arası Festivallerden ödüller toplayan ikinci filmi “Safe” ile yerini iyice sağlamlaştıran Haynes, 1998’de yine bir efsane müzisyeni, (David Bowie) bu kez direk olmasa da dolaylı olarak anlatmıştı.
Müzik dünyası ile dirsek teması gayet iyi olan Haynes, Bob Dylan’ın onayını da alarak çektiği biyografi’de adeta tüm kuralları ters-yüz ediyor.
Dylan hakkında uzun uzadıya bilgiler vermek yerine, kafasındaki “Bob Dylan” resmini yakalamaya çalışmış. Kafasındaki resmi de tek bir kişide ya da karakterde değil, 6 karakterde ama aynı benlik de bulmuş. Ustanın uzun müzik yaşamını dönemlere ayırarak, her dönemine bir karakter vererek anlatıyor öyküsünü. Dylan bir kez bile görünmüyor, bir kez bile adı geçmiyor.
Bu anlatıma desteğini Rimbaud alıntısıyla veriyor, daha filmin başında; “Bir şair çıplak olandır. Hayaleti bile birden fazladır” Dylan’ın şair yönünü resmeden Arthur Rimbaud, kamera önünde beyaz fonda konuşuyor sadece. Ama söyledikleri beklide sadece Dylan’a değil, yaratıcılara ayna tutan sözler. “Kendini trapezci gibi hissettiğini” söyleyen, film boyunca parça parça görünen Rimbaud, rahat yaşamanın yedi altın kuralını sıralıyor. Hepsi görünmemek, fark edilmek için yapılacak şeyler iken son kuralda bombayı patlatıyor: “Hiçbir şey yaratmayın!” Rimbaud rolünde, en son koku’da izlediğimiz Ben Whishaw’ın çok iyi performans verdiğini söylemek gerek bu arada.
11 Yaşındaki hali ile izlediğimiz Woody Goothrie ile gençliğinin idolü geliyor karşımıza. Boyundan büyük laflar eden Woody’e gelen uyarıda Dylan’ın ara dönemlerinden birine ışık tutuyor adeta: “Günümüzü yaşa… Günümüz hakkında şarkılar söyle”… İdolünden, Dylan’a aktarılan en önemli söylem ise daha başlarda görünüyor perde de; “Benim anlayışıma göre şarkılar, bugüne kadar İncil’in başaramadığını başarmıştır…”
Christian Bale’in canlandırdığı Jack Rollins ile; en büyük patlamayı yaptığı yıllar ve sağlam inanan olduğu zamanlar resmediliyor. Söylemlerinin ne kadar sivri olduğunu görebileceğimiz Ödül konuşması bir yana politik söylemler de filme dahil olmuş oluyor böylece. Joan Baez rolünde sürpriz bir isim de var. Yönetmenin fetiş oyuncusu Julianne Moore! Ayrıca Kült rock grubu Sonic Youth’dan Kim Gordon’da var bu bölümün süprizlerinde. Dylan’ın en büyük patlamayı yaptığı dönemde şu sözlerle anlatılıyor denebilir; “Gerçeklerin ne olduğuna dair onun yazdıklarından ötesi yoktu”
Son iki rolünden birinde izlediğimiz Heath Ledger’in canlandırdığı Robbie Clark ile duygusal dünyasına ayna tutuluyor. Yaşadığı duygusal çıkışsızlıklarına fon olarak Amerika’da katılıyor. Nixon’un Vietnam’dan çekildiklerini açıkladığı an gibi. “Tv tarihinin en uzun savaşı” tanımlaması ile geçen Vietnam dışında başka politik görüntüler de var. Ama Robbie’nin duygusal çıkışsızlığının resminde malzeme de bol. Durup dururken erkek-kadın karşılaştırması yaptığı sahne de çok bariz belli oluyor bu durum. Birde üstüne zaten kırılgan ve kafası karışık görüntü veren Ledger’ın oyunculuğu her şeyi daha iyi hale getiriyor.
İsyancı yanını, hayat görüşünü daha fazla açık eden yanını, Jude Quinn kimliğinde Cate Blanchett canlandırıyor. Perdedeki ilk sahnesi de şok edici. Belki de Dylan hakkında en fazla ipucu yakalanabilecek karakter olduğundan içlerinde fiziksel olarak Dylan’a en yakın görünümden de fazlası yakalanmış. Jestler, mimikler, konuşması ile tam bir Dylan olmuş Blanchett. Herkesin içinde ama herkesten uzakta olarak resmedilmesi bir yana, Dylan üzerine verilmeyen tüm bilgiler kelime kelime dökülüyor neredeyse. Beatles’ında anılması da ayrı bir keyif yaratıyor. Tüm konukların içinde kendi adıyla anılan tek bir kişi var o da Allen Ginsberg.
“Artık değişti, eskisi gibi değil artık” diyenlere inat “Ben aykırılıklardan ibaretim” diyen Quinn, filmin başında Gothrie’nin şarkılarla ilgi yargısının anti tezini söylüyor bir yandan da “Bir şarkıyla değişebilecek bir dünyamız yok. Ne yaparsanız yapın, dünya hareket halinde!”
Artık yorgun ama hala isyankar olduğunu belgeleyen Billy the Kid ile çok fazla şey söz söylemiyor, herhangi bir serüvende isyancı yanının ne kadar ön planda olduğunu belgeliyor.
Özgün ismi, Dylan’ın The Basement Tapes (Sessions) için kaydettiği, ancak orijinal albümde yer almayan meşhur parçasına gönderme yapan film “I’m not there” bugüne kadar yapılmamış bir şeyi yaparak mükemmel bir iş ortaya çıkarıyor. Birbirinden iyi oyunculuklarla zenginleşen farklı karakterler… Ama hepsi birbirine bağlı 6 karakter. Hepsinin ortak benlikleri çok kolay görülebiliyor zaten. En basit örnek değişim…
Sürrealist sahnelerle, mükemmel kullandığı müziklerle, karakterlerinin ruhuna eşlik eden görüntü yönetmenliği ile sonuç olarak, bir öz yaşam öyküsünü, bir biyografiyi yaygın şekillerde anlatmak yerine zoru seçiyor Haynes. Bu seçiminde seyirciyi zorlayan çok şey var aslında. Anlatılan kişi hakkında tek bir bilgi yok. Dylan hayranları için yakalanan ipuçları, görünen imgeler yeni tanışanlar için sadece akan görüntü olarak kalıyor. Ama yönetmenin giriştiği zor yol, özellikle Dylan hayranları için mestedici güzellikte görüntüler, şiirsel repliklerle mükemmel hale geliyor.
Bob Dylan’ın 6 farklı hali perdeden, 6 farklı vücutta geçerken filme dair sonsözü kimseye bırakmıyor “I’m not There” kendisi söylüyor:
“Sanki elinizde bugün, dün ve yarın var ve hepsi aynı odaya tıkılmış.”

* Yazıda sözü geçen “Blowin’ In The Wind” adlı şarkı, Bob Dylan’ın 1963 tarihli “The Freewheelin’ Bob Dylan” albümünde yer almaktadır. Alıntı yapılan sözlerin Türkçesi ise şöyledir;

“Bir adamın katetmesi gereken ne kadar yol var
Ona erkek demeniz için
Evet, ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin
Kumlarda uyumadan önce
Evet, ve top gülleleri kaç kez atılmalı
Sonsuza dek yasaklanmalarından önce
Cevap, dostum, rüzgarla esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor”

BABİL

Yayınlandı: Kasım 14, 2006 / Babel, Brad Pitt, Cate Blanchett, Guillermo Arriaga, Inarritu, Kritik
Artık auteur olma yolunda emin adımlarla ilerleyen bir yönetmenden 4 ayrı ülkede,3 ayrı kıtada geçen bir epik…Ve bu epiğin arkasında kendi deyimiyle “senaryo değil sinema için roman” yazan Gabriel Arriaga var.Hali hazırda 3 romanı,çeşitli kısa öyküleri olan sinema için yazdığı 4 romanla takip edilen bir yazar olan Arriaga’mı bu filmin auteur’u yoksa İnarritu’mu?
Artık bildik bir kesişme var yine…Fasta bir köyde yaşayan 5 kişilik bir aile,Amerikalı 5 kişilik bir aile –ki bebekleri yeni ölmüş artık 4 kişiler- onların çocuk bakıcısı izinsiz çalışan meksikalı kadın,Japonyalı sağır dilsiz kız ie babası…
Hikaye akışına baktığımızda japon baba kızın biraz zorlama olduğunu düşünmeden edemiyor insan aslında ama iletişimsizlik üzerine bir filmde sağır-dilsiz karakterin filme kattıkları da ortada.Finalinde baba kızla yapılması,tokyonun yüksek binalarının oluşturduğu doğal fon ikilem yaratıyor,olmasalar daha iyi bir olurmuydu diye.
Sonuçta filmin iyi yaptığı şeyler de var.Faslı iki çocuğun tüfekle oynaması sonucu amerikalı kadının vurluşunu göstermemesi yerinde seçim.Olayın sonucuna doğru giderken amerikalı aile dışında kalanların temize çıkmayışı da filmin eleştirisi ve yutkunmayı zorlaştırıyor zaten.Faslıların tüfek peşindeki memurlar tarafından itilip kakılması faslı çocuğn ölümü bir yanda, amerikalı kadına gelen helikopter asansör bir yanda…İşte Amerikalının nerede olursa olsun üstün olduğunu gösteren olgu.
Bu filmde en belirgin özellik müziğin çok daha fazla filmin karakteri haline getirilişi olmuş.Özellikle bazı sahnelerde direk başrole oynayan müzik finalde de tüm etksiyle başrolde.
Sonuçta karşımızda 3 Altın Palmiye ödülünü sonuna kadar hakeden bir film var.Ki bunlardan birinin kurgu olduğunu özellikle belirtelim.Kırlaşmış saçlarıyla çok iyi bir Brad Pitt var karşımızda.film boyunca yatan Cate Blanchett da iy iş çıkarıyor.Aralarındaki kimyanın çok iyi oluşu çocuklarının ölümündeki suçu biribirinin üstüne atan çifit çok güzel yansıtıyor.
Filmi herkesin beğendiğini özellikle belirtmeye gerek yok.Beğenmeyenlerin ortak kanısını belirtmek nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu gösterir sanırım.”Pulp fiction” ve “Before the rain” ile çok iyi yapılmış birşeyi üçüncü kez tekrarlıyor oluşu ve japon baba kızın filmin temposunu düşürüp süreyi uzatması en sık karşılaşılan eleştiri.
Yinede Inarritu-Arriaga ikilisinin en iyi filmi var karşımızda.Paramparça ve 21 gramdan sonra hala mutlu eden bu ikiliyi izlemeye devam etmeli,yeni başyapıtlar çok uzak değil çünkü…