‘Catacombs’ Kategorisi için Arşiv

Blair cadısı yeraltında…
İlk kez senaryo yazan ve yönetmen koltuğuna geçen Tom Cooker ve ikinci yönetmenlik denemesinde David Eliot. Eliot 1997 tarihli romantik komedi “Nothing Sacred” ile başlamıştı sinemaya. Yine bir ortaklıktı. Bu ortaklıktan doğan bağımsız film, San Jose festivalinde ödül için adayda oldu ama zamanla unutuldu. Elliot’un senarist yönü biraz daha ağır basıyor aslında. 2000 yılı yapımı Keanu Reeves ve James Spader başrollü “The Watcher-İzleyici” ile kalabalık oyuncu kadrolu 2205 filmi “Four Brothers-4 Kardeş”in senaryoları da kendisine ait. Her ne kadar romantik komedi ile başlasa da Eliot özellikle “izleyici” ile korku-gerilim türünde başarılı olabileceğinin sinyallerini vermişti.
Cooker ve Eliot ortaklığında yaratılmış bir film olan “Catacombs” mekan olarak Paris’i seçmiş gibi görünse de Paris manzarası filmin bütününde pek yok. Büyük çoğunluğu zaten yer altında geçiyor.
Kardeşinin ısrarına dayanamayan Victoria soluğu Paris’te alıyor. Daha havaalanında kendisi hakkında bilgi sahibi oluyoruz.
Biraz ruhsal problemleri olan, özellikle de karanlıktan korkan biri başrolde olunca karanlıkta kalacağı da aşikar.
Havaalanındaki problemin sonrasında kardeşi almaya geliyor. Eve gittiklerinde Carolyn’in anlattıklarıyla Victoria’nın gördüğünü zannettiği şeylerin, filme dair hiçbir şey anlatmayıp, sadece korkutma amaçlı olması genele bakıldığında hoş değil.
Eve girer girmez arkadaş çevresi hakkında da bilgilendiğimiz Carolyn’in daveti ile yer altında bir partiye çıkıyor yolumuz.
Paris’in altında toplu bir mezar var. Tarihsel gerçeğe dayanıyor zaten. Vebadan kırıldığı dönemde, gömecek yer kalmayınca, bir mezara 20 kişi birden gömülmeye başlanmış. Bu da çözüm olmayınca maden ocaklarına, yani yeraltına binlerce ceset gömülmüş. Yani dünyanın en güzel şehri Paris, bu derece büyük bir toplu mezarın üzerinde.
Ve Paris’in yer altı hala labirent gibi… Bu labirent ortamı da gençlere ilham kaynağı oluyor. Belli aralıklarla, değiştirerek toplu mezar fonunda partiler düzenleniyor. Bol kuru kafalı, bol ölüm-gerçek arası hayat değeri üzerine anlamlı sözlü girişten sonra, polis baskını sırasında bayılan Victoria kendini yer altında toplu mezarda kilitli buluyor. Adeta bundan sonra tek kişilik şova dönüşüyor film. Biraz Blair Cadısı havasında ilerlemeye çalışıyor.
Karanlıktan korkan Victoria, hem karanlıkla mücadele ediyor, hem bilmediği bir yerde olmanın verdiği yabancılık ve kimsesizlik duygusu ile. Birde arkadaşlarının anlattığı, insan yiyen vahşi bir katil efsanesi buna eklenince gerilimin tüm düğümü tamamlanıyor.
Arada bir Fransız ile karşılaşıp onunla ortak hareket etse de, genelinde durmaksızın koşuyor kaçıyor ve çıkışı arıyor Victoria. Bu noktada blair cadısı ile benzerlikler taşıyor film.
Finali ise oldukça etkili. Güzel süprizli bir final mevcut. Akıllara gelmiyor değil ama tüm olayların sebebi önceden açık verilse de, Victoria’nın buna verdiği tepki oldukça güzel.
Filmin tüm ağırlığını üstlenen Shannyn Sossamon, rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Zaten filmin başarısı da onun oyunculuğuna bağlı. Gerek fiziği, gerek oyunculuğu ve de atikliği filme artı katkı yapıyor. 40 gün 40 gece filmi ile dikkatleri üzerine çeken güzel oyuncu, “Rules of attraction” ile iyice parlamıştı. Ağırlıklı olarak tv dizilerinde oynayan oyuncunun zaman geçtikçe daha iyi olacağının ipuçları da mevcut.
Kardeş rolünde Alecia Moore var. Yani bildiğimiz adı ile Pink. Popüler şarkıcının filmde gerçek adı ile yer alması ve ön plana çıkarılmaması da hoş bir artı.
Sonuç olarak büyük ölçüde Sossamon’un oyunculuğuna bel bağlayan süresi gereğinden fazla uzun tutulan vasat bir film olmuş…
İzlense de olur izlenmese de…
Reklamlar