‘Brad Pitt’ Kategorisi için Arşiv

Hali hazırda “World War Z” ile meşgul olan ünlüaktörün bir sonraki büyük rolü için konuşmalar başladı bile.

Çeşitli haber kaynaklarından alınan bilgiye göre,Pitt’in ismi dünyanın en büyük suikastçisi olan “The Gray Man” için anılmakta.

“Two Lovers”dan tanıdığımız James Gray’in yönetmenliğive Adam Cozad’ın senaryosu, projede yer alıyor. 

Mark Greaney’in aynı adlı gerilim romanındanuyarlanacak hikayede, eski bir CIA ajanını canlandıracak Pitt’in, karanlıkhükümet güçlerinin kendisini ele geçirmek istediğini öğrenmesi anlatılıyor.

Pitt’le rol için geçen yıl Kasım ayında görüşüldüğübilinmekle beraber, Gray’in işi ayrıntılarıyla ele alması nedeniyle proje birazgecikmiş gibi. Görünen o ki, Gray filmin nereye gideceğini belirlemek ve benzerkonulu Bourne filmlerinden birini ortaya çıkarmak istemiyor.

Henüz kesinleşmiş bir tarih olmasa da, Gray önümüzdekiyılın başlarında çekime başlamak niyetinde. 

Reklamlar

Hiçbir şey aynı kalmaz!
90’ların başında Madonna’nın ayrıksılıkla aşırı cinsellik arası sınırları zorlayan klipleriyle tanınan, kısa zamanda önemli pop ikonlarının kliplerini çeken, halen klasik sayılan kliplere imza atmış yönetmen David Fincher, şimdi de Oscar yolunda… 90’lar pop müziğini takip edenler Fincher’ın imzasını Madona’nın “Express Yourself”, “Vogue”, Michael Jackson’un “Who is it”, George Michael’ın “Freedom” ve Sting’in meşhur “Englishman In New York”u tanıdı ve biliyor zaten… Fincher’ın ilk filmi ise talihsiz başlangıçlardan biriydi. Yetenekli adam gelsin bir film çeksin mantığıyla sinema tarihine kazınmış bir serinin devam filmine “Alien 3” ile imza attı. Ortalama bir film çıkarsa da, bir başyapıta kapı açması yeterliydi. Se7en ile kariyerinin henüz başında imza attığı başyapıtla bıraktığı imza, yarattığı yeni kalıplarla 90’lara damga vurdu. Ardından gelen filmlerde de feyz aldığı ustaları gibi titizliğiyle ön plana çıkan, özellikle de nitelikli görüntü yönetimleriyle, detaylara verdiği önemle aşağı yukarı kendi imzasını yaratması, bu imzayı filmlerine oya gibi işlemesi birçok meslekdaşından daha kısa sürede başarmasıyla günümüzün en önemli yönetmenlerinden biri oldu hiç kuşkusuz. Özellikle Fight Club’la yarattığı etkinin yansımaları halen devam etmekte.
Yönetmenin filmografisi de çalışma stili gibi çok şey anlatıyor. “Alien 3” ile başlayıp “Se7en” ile çıkış yaptıktan hemen sonra, daha küçük bir film olan “Game”i çekmişti. Hemen sonrasında “Fight Club” başyapıtı ve ardından yine küçük ölçekli bir “Panic Room”… 5 yıllık ara sonrasında yine bir başyapıt “Zodiac”… Eh bir başyapıt sonrası Benjamin Button geldi, peki Fincher kuralı bozdu mu, bozmadı mı? Bu kez küçük ölçekli olmadığı kesin… Belli ki, Fincher yarattığı başyapıtların Oscar jürisince hiçe sayılmasına içerlemiş. Bu kez tamamen Oscar filmleri havasında bir film çekerek, hazır jüride birkaç yıldır bağımsız sinemacıları taçlandırıyorken bu rüzgarı arkasına alıp ödüle uzanmayı denemiş… Ama kazın ayağı pek öyle değil…
Benjamin Button, P.T. Anderson’un çok katmanlı filmi “Manolya” gibi, ana öyküden bağımsız hoşluklar sunarak başlatıyor öyküsünü. Bir yanda yaşlı bir kadının ölüm döşeği hezeyanları, diğer yanda ha başladı, ha başlayacak Katrina kasırgası arasında kızına oku dediği günlükle bir hikaye anlatıcımız oluyor… Önce Caroline, sonradan Benjamin’in sesleriyle uzun bir yolculuğun, tuhaf bir yaşam öyküsünü dinleme, izlemeye ve anlamaya başlıyoruz. Bu sırada verilen ilk hoşluk devreye giriyor. Kör bir saatçinin savaşta ölen oğlunun geri gelmesi adına, ama en çokta acılarının sona ermesi umuduyla yaptığı ters işleyen saatin açılışının öyküsü anlatılıyor. Sonrasında ise başkahramanımız Benjamin ile tanışıyoruz. Babasının baktığında korktuğu, hemen bir huzurevinin kapısına bıraktığı, huzurevindeki kadınlardan birinin “Aynı kocama benziyor” diye tanımladığı içi bebek ama dış görünüşü yaşlı adam Benjamin böylece doğmuş oluyor. Yaşam yolculuğu boyunca ölümün yanı başında gezindiği yuvasını da bulmuş oluyor.
Amerikan Edebiyatına “Muhteşem Gatsby” ile silinmeyecek bir imza atan F.Scott Fitzgerald’ın, özgün fikrini “Mark Twain”den alan insan gelişimini tersten yaşasa ne olurdu sorusunu irdelediği kısa öyküsünden hareketle yazılan senaryo, daha ilk andan itibaren aslında söz konusu öykünün sadece fikrini aldığını gösterir şekilde başlıyor ve ilerliyor. Zaten Fitzgerald’ın maddi sorunlarıyla boğuşurken bir dergiye para karşılığı yazdığı bir öykü var ortada. Yazarın özgün hikayesi 1860’larda geçen, babasına kendini kabul ettiren bir adamın öyküsünü anlatıyor. Temeli dışlanmış bir oğlun, akademik kariyeri ile kendisini babasına kabul ettirmesi…
Oysa bu özgün hikayenin nimetlerinden faydalanmaktan, tarihsel dönemin etkilerinden tamamen vazgeçen bir senaryo var elde… “Forest Gump”ın senaristi olarak bildiğimiz Eric Roth biraz fazlaca hesaplı kitaplı bir iş çıkarmış. Hikayesini Forest Gump’ta uyguladığı ana hatlardan inşa etmiş. İkisinde de sıra dışı insanların öyküsünün anlatılması sürpriz değil elbette. En çok da Oscar jürisini etkileyen filmlerin formüllerinden eklemiş. İyi anlatılan ama eksikleri olan, kaçırılmış fırsatlardan oluşan bir öykü var perdede. Sonu pek bir yere varmayan bir aşkı iki saat boyunca izlemek hayli yorucu.
Savaşın bittiği gün doğan Benjamin, 1918’de başlayan öyküsünden ölümüne dek tanık olduğumuz yaşam macerası boyunca ne kadar varsa, o kadar yok. Amerika’nın ırkçılık başta olmak üzer bir çok sorunla boğuştuğu döneme ait tek bir kare, tek bir cümlenin olmadığı film, bu konulara değinmeyi elinin tersiyle itiyor. Serde Forest Gump’a benzeme korkusu tamamen bir karakter üzerine yaratılan öyküyü getiriyor karşımıza. Ki bu öykü de birileri gelip geçse de Benjamin’le karşılaşmalarıyla birlikte aynı zamana kavuşma fırsatını zor yakaladıkları Daisy’nin aşkı ön planda. Ama aşkın dillere destan olduğunu söylemek biraz fazla iyi niyet gerektiriyor. Bundan önce daha büyük aşklar görüp hafızamıza kazımıştık sanki, bu pek yavan kalıyor.
Serde anlatılması gereken, özellikle Fincher’ın “Zodiac”ta irdelediği zaman kavramı olması gerekirken, o bile neredeyse teğet geçiyor. Yaşamı boyunca tuhaf görünümü nedeniyle yalnız kalan bir adamın öyküsü olabilecekken, geçen zamanın Benjamin üzerindeki etkileri anlatılabilecekken, bir iki sahne dışında pek fazla değinilmiyor, aşk hikayesi anlatmak uğruna. Oysa Benjamin, Daisy ile aynaya bakıp “bizi böyle hatırlamak istiyorum” dediği sahnelerin sayısı çoğalsa, saat gibi geriye doğru işleyen bir adamın acılarının azalmayıp, aksine çoğaldığından dem vurulsa o kadar emek boşa gitmeyecek. Onun yerine yaşlı bir kadının aşkına kavuşma öncesi geçmişi hatırlamaları mevcut. Oysa Benjamin’in doğumu en çalkantılı dönem… Popüler deyimle kardeşin kardeşi vurduğu dönem, ırkçılığın kol gezdiği dönemde dahil birçok dönemi kapsayan tarihsel sürecin Benjamin’in hayatını teğet geçmesi hayli tuhaf. Üstelik senaristin bu konudaki yeteneği de ortadayken…
Filmin yan karakterleriyse iyi ki var dedirten cinsten. Yoksa o 166 dakika başka türlü geçmek bilmezdi. En akılda kalan Yıldırım’ın yedi kez çarptığı adam oluyor ki, her seferinde bir örnek verip güldürmeyi başarıyor. Benjamin’in annesi de hayli özgün bir karakter. Benjamin’in dış dünyayı tanımasını ve paranın ne işe yaradığını anlamasını sağlayan kaptan ve gece sohbetleri yaptığı Elizabeth, aileden düğmeci babası Thomas Button ile farklı hikayeler de anlatıp, daha sonra finalde birleştiriyor.
Bir ara Daisy’nin başına gelen kazayı “Koş Lola Koş” ve “Rastlantının Böylesi” filmlerinde kullanılan anlatımı denemesi dışında, klasik anlatımı kullanarak kolaycılığı seçen, günlük okumalarıyla ilerleyen filmden aşka dair unutulmaz kare pek çıkmıyor, çıkamıyor. Biraz zorlama ile ilk tanışmaları denebilir belki. Onca zamana yayılan öykü boyunca Button’un insan ilişkilerinde yaşadığı acılarda genelde teğet geçiliyor, o aşka kurban ediliyor.
Tüm bu 166 dakikanın en kötü yanı da finali… Her ne kadar kaçırılmış bir senaryo olsa da, özenli görüntüleriyle aktarılmış görüntüleri büsbütün kıran finali. Böyle bir adamın, böyle bir ölümle perdeden göçmesi nasıl reva görülür anlamak mümkün değil. Benjamin insan gelişiminin tersine, yaşlandığında çocuk oluyor doğal olarak. Öncelikle aşkından vazgeçmesinin altında, kızına baba olamamak korkusu varken, bunu kabullenmiş bir adamın o hallerini iki sahnede geçmek, o anları Daisy’nin hatıralarıyla vermek de son derece kötü. Filmin kaçırdığı en büyük fırsat da bu olur. Benjamin’in doğal yaşamda yaşlılıkta yaşanan bunaklık dönemini, gittikçe gençleşip, sonunda bebeğe dönüşerek noktaladığı zamanda anlatmayı denese mükemmel bir finale imza atmış olur. Daisy’nin bunak bir çocuğa kendini ve hayatını hatırlatmaya çalışmasını bir iki basit sahneyle geçiştirmek, muhtemel etkili finali kaçırmak anlamına geliyor… Bunun yerine berbat bir finalle yan karakterlerinin özelliklerinden bahseden hümanist ama bir o kadar da klişe bir sonsözle kapanması filmin bunca gösterişe, Oscar adaylıklarına uysa da, hatta bunu körüklese de öyküsünün ana hatları ve başkarakteri düşünüldüğünde öyle olmuyor.Sonuçta Fincher’ın sinema macerası aynı şekilde devam ediyor. Bir başyapıt ardından küçük ölçekli vasat bir filmi getiriyor. David Fincher’ın kendine özgü yapısını, anlatımını daha doğrusu ruhunu pek yansıtmadığı, daha çok senaristin Forest Gump formülünü, tarihsel tanıklığı çıkarılmış olarak görüntülemeyi tercih ediyor. Zaman, hayat, gençlik-yaşlılık tezatı, aşkın tanıklığında çıkılan kader konularını teğet geçen “Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi” zorlama senaryosu ile dakikaları geçirip, fazla şişirilmiş bir balon etkisi yaratıyor. Zorlama senaryonun epik öykü çıkarma çabası, uzunluğunda sebebi oluyor. Film aynı Benjamin Button’un her halini oynamak için makyajı kullanması gibi, senaryodaki makyajları kullanıp onca fırsatı tepiyor… Buna rağmen Fincher Oscarı kucaklarsa, belli ki önceki filmlerinin yüzü suyu hürmetine alacak… Belki de en güzeli yönetmenin vasat film hakkını kullanıp, sıranın başyapıta gelmesidir kimbilir…
Coenler’den moronlara dair!

1984’te “Blood Simple-Kansız”la 4 ödül toplayarak, sonrasında hep takip edecekleri yolu çizen Coen kardeşler, “Raising Arizona”, “Miller’s crossing” ve Barton Fink”le de aynı tonları tutturarak bir nevi marka olmuşlardı. “Fargo”ya dek pek de anaakım sinemanın ilgisini çekememiş olsalar bile adını perdede gördüğünüzde, ne izleyeceğinizi aşağı yukarı tahmin edebileceğiniz kişilerden olmaları da pek uzun sürmedi. 1997’de Fargo ile aldıkları en iyi senaryo oscar’ından sonra genişleyen hayran kitlesine başyapıtlar armağan etmeye devam ettiler.
2001 yılında zaferle sinema tarihine kazıdıkları The Man Who Wasn’t There” sonrası beklentilerin altında kalan “Intolerable Cruelty” ve “The Ladykillers”ı daha çok eğlenmek için yaptıklarını söylemişlerdi. 2007 ise tamamen Coen’lerin yılı oldu. 8 adaylıkta gittikleri Oscar gecesinden 4 ödülle dönmeleri, üstelik kilit ödüller olması akademinin de sonunda onları görmezden gelemediğini göstermiş oldu.
Her Oscar ödülü sonrası sevincin, zafer çığlıklarının ve teşekkür konuşmalarının sonrasında bir sonraki filmin stresi başlar. Beklenti büyüyünce, hayal kırıklığı olasılığının da artacak olması birçok yaratıcının başarısızlığının sebeplerinden biri. Özellikle Oscar kazanmış yönetmenlerin bir sonraki film için biraz dinlenmeye çekildiği de oldukça sık görülen bir şey. Ama Coen kardeşler tüm bunların aksine, “Burn after Reading” ile çıktılar karşımıza.
“Burn After Reading”in Coenlerin “No Country For Old Men”den önce yazmaya başladıkları senaryo olduğunu belirtmekte fayda var. Üstelik yaptıkları açıklamada tüm rolleri özellikleri oyuncuları düşünerek yazdıklarını da belirtiyorlar. Hal böyle olunca ortaya yıldız oyuncu kadrolu bir film ortaya çıkıyor. Ama yine Coen’ler filmi eğlenmek için yaptıklarının altını özellikle çiziyorlar. Eğlenmek için yapılmış, daha yazım aşamasında kadrosu belirlenmiş, muhtemelen yazım aşamasında kafalarında kurarken çok eğlendikleri bir film “Burn After Reading”…
Alkolik olduğu gerekçesiyle CIA’deki işinden kovulan emekli ajan Ozzie Cox, intikam almak için bildiği gizli bilgileri bir cd’ye kaydeder. Cox’un boşanmanın eşiğinde olduğu eşi Katie, cd’yi çalar ve gittiği spor salonunda unutur. Salonda çalıştırıcı olan Chad ve aynı yerde yönetici olarak çalışan Linda, Chad’in tesadüfen bulduğu cd ile Cox’a şantaj yapmaya başlarlar. İşin içine bir de Katie’nin birlikte olduğu federal ajan Harry girince olaylar daha karmaşık bir hâl alır.

Özetle, internetteki flört sitelerinden tanıştığı erkeklerle beraber olan, ama artık “kendine yatırım yapmak isteyen” Linda’nın pimini çektiğini casusluk öyküsü, başından sonuna komik anlarla dolu. Linda’nın bir dizi estetik ameliyatı sigortaya ödetemeyince paraya olan ihtiyacı kucağına düşen fırsatla başlıyor her şey. Alkolik Oziie’nin bilgilerinin içeriğini anlamayınca, etiketi dolayısıyla devreye giren Chad (Brad Pitt) Coen’lerin alameti farikası olan arıza karakterler dizisinin son halkası. Özellikle telefon sahnesinde ve eve girdiği sahnede muhteşem olan bu “hiperaktif moron” her sahnesinde güldürüyor. Ocean serisinde parıltılar altında oynayan, karizmalarını parlatan Clooney ve Pitt, burada adeta moronluk yarışına giriyor. Clooney’nin mimiklerini harika kullandığı birçok sahne mevcut yine… Yıldız oyuncuları bu derece küçük düşecek moronlar haline getirmenin büyük hazzını çıkarmak Coenlerin eğlence tarzı olabilir…
Bir dizi estetik ameliyat olma uğraşındaki Linda’nın “sıkı vücutlar”da çalışmasının tezatı bir yanda, cd’deki bilgileri rusya’ya satma girişimi de hayli komik. Amerika’nın gizli bilgilerini satmak söz konusu olduğunda aklına Rusya’dan başka ülke gelmeyen Linda ve Chad’in halleri de görüşmeler sırasında iyice doruğa çıkıyor.
Aklı başında bir karakterin olmadığı, CIA kademesindekilerin sadece izlediği ve ne olduğunu, niye olduğunu anlayamadıkları bu olaylar silsilesi, iyi de bir final yaparak moronların geçit törenini alkışlatıyor adeta…İlk dönem filmlerinin tonlarında bir filme imza atmış Coen’lerin eğlencesine ortak olabilenleri, hayli komik bir 96 dakika bekliyor. Filmdeki karakterler gibi her şeyi ciddiye alanlar ise başka bir baharı bekleyecek…

BABİL

Yayınlandı: Kasım 14, 2006 / Babel, Brad Pitt, Cate Blanchett, Guillermo Arriaga, Inarritu, Kritik
Artık auteur olma yolunda emin adımlarla ilerleyen bir yönetmenden 4 ayrı ülkede,3 ayrı kıtada geçen bir epik…Ve bu epiğin arkasında kendi deyimiyle “senaryo değil sinema için roman” yazan Gabriel Arriaga var.Hali hazırda 3 romanı,çeşitli kısa öyküleri olan sinema için yazdığı 4 romanla takip edilen bir yazar olan Arriaga’mı bu filmin auteur’u yoksa İnarritu’mu?
Artık bildik bir kesişme var yine…Fasta bir köyde yaşayan 5 kişilik bir aile,Amerikalı 5 kişilik bir aile –ki bebekleri yeni ölmüş artık 4 kişiler- onların çocuk bakıcısı izinsiz çalışan meksikalı kadın,Japonyalı sağır dilsiz kız ie babası…
Hikaye akışına baktığımızda japon baba kızın biraz zorlama olduğunu düşünmeden edemiyor insan aslında ama iletişimsizlik üzerine bir filmde sağır-dilsiz karakterin filme kattıkları da ortada.Finalinde baba kızla yapılması,tokyonun yüksek binalarının oluşturduğu doğal fon ikilem yaratıyor,olmasalar daha iyi bir olurmuydu diye.
Sonuçta filmin iyi yaptığı şeyler de var.Faslı iki çocuğun tüfekle oynaması sonucu amerikalı kadının vurluşunu göstermemesi yerinde seçim.Olayın sonucuna doğru giderken amerikalı aile dışında kalanların temize çıkmayışı da filmin eleştirisi ve yutkunmayı zorlaştırıyor zaten.Faslıların tüfek peşindeki memurlar tarafından itilip kakılması faslı çocuğn ölümü bir yanda, amerikalı kadına gelen helikopter asansör bir yanda…İşte Amerikalının nerede olursa olsun üstün olduğunu gösteren olgu.
Bu filmde en belirgin özellik müziğin çok daha fazla filmin karakteri haline getirilişi olmuş.Özellikle bazı sahnelerde direk başrole oynayan müzik finalde de tüm etksiyle başrolde.
Sonuçta karşımızda 3 Altın Palmiye ödülünü sonuna kadar hakeden bir film var.Ki bunlardan birinin kurgu olduğunu özellikle belirtelim.Kırlaşmış saçlarıyla çok iyi bir Brad Pitt var karşımızda.film boyunca yatan Cate Blanchett da iy iş çıkarıyor.Aralarındaki kimyanın çok iyi oluşu çocuklarının ölümündeki suçu biribirinin üstüne atan çifit çok güzel yansıtıyor.
Filmi herkesin beğendiğini özellikle belirtmeye gerek yok.Beğenmeyenlerin ortak kanısını belirtmek nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu gösterir sanırım.”Pulp fiction” ve “Before the rain” ile çok iyi yapılmış birşeyi üçüncü kez tekrarlıyor oluşu ve japon baba kızın filmin temposunu düşürüp süreyi uzatması en sık karşılaşılan eleştiri.
Yinede Inarritu-Arriaga ikilisinin en iyi filmi var karşımızda.Paramparça ve 21 gramdan sonra hala mutlu eden bu ikiliyi izlemeye devam etmeli,yeni başyapıtlar çok uzak değil çünkü…