‘Bill Maher’ Kategorisi için Arşiv

Şüphenin Mütevaziliği

Din ve Medya ilişkisi, dinin insanları yönetme ve yönlendirme konusundaki etkisi üzerine son yıllarda artan tezler ve görüşler giderek çığ gibi büyümekte. Geçtiğimiz yılın olaylarından biri olan aktivistlerin dünya üzerine düşündüklerini ve kurtuluş reçetesini verdikleri “Zeitgeist” belgeseli hayli ilgi toplamış, uzunca bir bölümünü dinlerin gerçek olup olmadığı temasına bağlamıştı. Üstelik verilen örneklerle özellikle Hristiyanlık ve İsa Peygamber üzerine bolca tez üretilmişti. Zeitgeist’in bıraktığı yerden devralan bu kez Bill Maher ve Larry Charles oluyor.
Politikayı ince mizahıyla kullanan usta komedyen Bill Maher ve 70’lerin stand-up’çısı olarak başladığı kariyerine Seinfeld, Curb Your Enthusiasm başta olmak üzere birçok dizinin yaratıcısı ve yazarı Larry Charles son yılların en eğlenceli belgeseline soyunmuşlar. Aslında net tanımıyla belgeselde değil karşımızdaki, dökümanter…
Zamanında iki din arasında kalmışlığı ile ilgili esprilerini kimseyi kızdırmadan yaptığını söyleyen Maher, hiçbir dine bağlı olmayışının, incile inanmayışının yolculuğuna çıkıyor. Sık sık inanmışlarla şüphe duyduğu konuları tartışıyor. Ama tüm bunları tarafsızca yapmıyor elbette. Sorsa da, cevaplar alsa da tüm cevapları üzerine ant tez görüntüleri ve bilgileri yerleştirip, kendi yargısını gösteriyor sürekli. Her ne kadar eğlenceli de, esprili de olsa ciddi ciddi tartışıyor kafasına takılan soruları. Tarihsel sürece, bilimsel kanıtlara da değinerek en çok da İsa konusunda mitolojik kaynaklara değinerek yapıyor tartışmasını…
Açılışını dünyanın sona ereceği Kıyamet Noktasından yapan Maher, konuyu hiç dolandırmadan ilk fitili ateşleyip, yolculuğunun sebebini anlatıyor… Dünyada dinin odağında olan birçok mekanı gezip, neden söyleşiler yaptığı ile ilgili, neyi aradığı ile ilgili tüm diyaloglarında da dilini hayli keskin kullanıyor. Bir parça espri tonu da katarak ama temelde hoşgörü üzerine bir şeyler fısıldayarak geziniyor ve belgeliyor…
“Ahitler yazıldığında, sadece Tanrı’nın dünyayı sona erdirme gücü vardı, ama şimdi insanda yapabiliyor, çünkü ne yazık ki, insanoğlu rasyonelliği veya barışı keşfetmeden, nükleer silahları buldu, ve felaket boyutunda mahvetmeyi. Kehanetten daha öte nefret ettiğim şey, olması arzulanan kehanettir. Bazen mutluluğu ararken, hayatın ne anlama geldiği hakkında kafa yorarsınız. Ben kimim? Nasıl var oldum? Ölüm, ya sonrası?
Kesinkes ve yürekten inanıyorum ki, din insanlığın gelişimine zarar veriyor. Görünmez bir ürün satmak gibi, Çok kolay. Ölünce ne olacak gibi sorular, insanları öylesine korkutuyor ki bir hikaye uydurup, ona sıkı sıkıya bağlanmalarına neden oluyor. Bilirsiniz, bildikleri şeyler doğru olamaz, diğer konularda öylesine rasyonel olan insanlar kalkıp, pazar günü 2000 yıllık Tanrı’nın kanını içeceklerine inanıyorlar.
Ben yapamam bu kafamı karıştırıyor. Yapamam… Bulmak zorundayım. Sadece bulmak zorundayım. Denemeliyim.”

Bu deneme sırasında yolu küçük bir kamyoncular klisesine düşüyor kimi zaman, kimi zaman çeşitli dini müzelere… Oradaki ziyaretlerde girdiği diyaloglar da hayli eğlenceli… Kimi zaman söylediklerine aldığı sessizlik yanıtlarının arkasından gelen tuhaf yüz hareketleri ve mimikler var ki, Maher için belli ki o anlar bir nevi galibiyet anları, eğlence anları… O yüzden de o anları tamamen parlatarak kullanıyor…
Vatikan, Kudüs, Salt Lake City, Hollanda başta olmak üzere gittiği her yerde bilime de kapı açıp gerçeklerden bahsederken, annesi ve kız kardeşi ile söyleşerek kendi yolculuğunu tamamlıyor. Annesinin anlattıkları da zaten komedinin ilk tohumları gibi… Kliseye gitmekten vazgeçişlerinin sebebini doğum kontrol yöntemlerinin günah olduğunu öğrendik, sonra baban bir daha klise lafı etmedi diyor Maher’in annesi esprili bir dille…
Hristiyanlığın doğuşuna dair farklılıklar, inandırıcılık şüpheleri üzerine savlar, ahitlerin farklılıkları derken eşcinselliğe bakışa kadar uzanan geniş bir yelpazede konuştuğu her inananı şaşırtmayı başaran Maher oldukça eğleniyor…
Tüm konuşmaların sonu elbette inanç ve neye inandığımız noktasına geliyor. Maher’in tezi “kutsal kitapta yazılan şeyleri sana çocukken başucunda okusaydım, bu masal değil gerçek bir mucize dermiydin” olurken aldığı yanıt hep aynı klişe… Ya gerçekse ben kazanacağım, sen kaybedeceksin… Yeri geldiğinde sertleşen Maher, madem tanrı bu kadar güçlü neden şeytanı yok etmiyor diyecek kadar asileşirken, yazılmış ahitlerin farklılıklarını çok basite indirgediği sorularla soracak kadar da alaycı… İzlerken hangi tarafta olduğunuza göre kendi cevaplarınızı arayabileceğiniz kışkırtıcı bir deneme İlahi Komedi.
Müslümanlığa dair cümleler de var elbette… Ama o kısa bölümlerde Maher, konuşmacısının her cümlesinin arkasına gerçek görüntüleri yerleştirip taraflı davranmayı seçiyor. Hoşgörü dini tanımlamasının üzerine Müslümanların birbirini öldürdüğü yargısını koyarak, bu konuda cevap aramadığını zaten bir yargısı oluştuğunu açık ediyor…
İşin özü aslında bolca bahsedildiği gibi Ateistleri harekete geçirmek… Tüm yolculuğun sebebi de kendi gibi olanlara ulaşmak, biz artık çoğalmaya başladık deme ihtiyacı. Zaman zaman verdiği istatistiklerle de bunu tetikliyor. Finale doğru söylemiyle de bu mesajı direk veriyor zaten…
“Biri hep umar. İşaret bu işte, işaret şu işte… Eğer bir nükleer bomba atıldıysa, ve görünüşte söylendiği gibiyse, ateş topları vesaire, kötü bir şeymiş gibi bakma gereği duymazsın. Biliyorum ben tanrıyla olacağım. İşte bu yüzden rasyonel insanların, anti-dincilerin, ürkekliklerine son verip kabuklarından çıkma ve kendilerini savunmaları gerekiyor. Ve kendilerini ılımlı dindar olarak kabul edenler gerçekten aynaya bakıp, dinin getirdiği teselli ve rahatlığın bedelinin çok ağır olduğunun farkına varmaları gerekiyor.”
İlahi Komedi, son zamanlarda artan din olmasaydı daha rahat olurduk söylemine yeni açılımlar getiren, yarı şaka yarı ciddi soru ve cevapları arasında çaktırmadan mesajlarını veren, çağrılarını dillendiren usta işi bir dökümanter, açık sözlü bir sosyal eleştiri…

Taşradan çiftliğe; kanunsuz, bağımsız ve evsiz!

Sinemanın endüstrileşmesi, medyadaki tüm yayın organlarını kullanarak seyirciye izleyin çağrısı yapmaya başlamasıyla start aldı her şey. Bu derece iddialı bütçelere sahip olmayan, bu kaynakları kullanamayan veya kullanmamayı tercih eden yepyeni bir kulvar oluştu. Biraz içerden eleştiriler yapan, yaygın Hollywood kurallarına uymayan bu yeni kulvar 1981’de tamamen kendi yolunu ve sınırlarını çizme konusunda büyük aşama kaydeder.
1981’de ödüllü oyuncu ve yönetmen Robert Redford tarafından kurulan ve Sundance Enstitüsü’nün sponsorluğunda gerçekleştirilen bir film festivali Park City’de yapılır. Sundance Film Festivali sadece, hem tarzı hem de konusu açısından cesur ve yenilikçi filmler sergilediği için değil, aynı zamanda küçük ve büyük dağıtım ile satış şirketlerinin, dünyanın çeşitli bölgelerindeki sinemalarda gösterilecek bağımsız film almaları için geniş çapta bir uluslararası pazar sağlaması açısından da önemlidir. Sundance de atılan tohumlar güzel gelişmeler devam eder. Birçok bağımsız film festivali, kulvardaki yönetmenlerin filmlerini seyirciye ulaştırmasını sağlar. Giderek kendi içinde türlerini, “auteur” yönetmenlerini, yıldız oyuncularını ve başyapıtlarını çıkarır. 2000’lere gelindiğinde ise artık görmezden gelinemez, son olarak Oscarlarda artık bağımsız filmlerin adaylıklarının olması buna en güzel örnek herhalde.
Bağımsız sinema son yıllarda taşra’da yaşayan küçük dağılmış aile temasını bolca işlemeye başladı. Bu konudaki son örneği “Mürekkep balığı ile Balina” hatırlatmakta fayda var. Bağımsız filmlerin Avrupa sineması örnekleri gibi insan odaklı öyküler anlatması, bu anlatımı ağır kamera hareketleri ve güzel fotoğraflarla desteklemeleri de adeta kural haline geldi.
Uyurgezer’de bu yolun yolcusu bir “dağılmış aile temalı yol filmi” olarak bunları getiriyor akla. Konuyu ele alışı da işleyişi de, sonlandırışı da bu formülle birebir örtüşüyor.
Erkek arkadaşının tutuklanmasıyla evinden kovulan Joleen Reedy’nin (Charlize Theron) 11 yaşındaki kızı Tara (Anna Sophia Robb) ile birlikte kalacak bir yere ihtiyacı vardır. Joleen, mütevazi kira evinde onları ağırlamaktan rahatsız olmayacak fazlasıyla güvendiği erkek kardeşi James’den yardım ister. Taşındıktan hemen sonra Joleen başka bir adamla gider. Tek başına bir çocuğun bakımını üstlenmek için son derece hazırlıksız olan James, perişan haldeki yeğenini mutlu etmeye çalışır. Ancak bir süre sonra, olaylar kontrolden çıkar: James işini kaybeder ve Tara’nın da çocuk esirgeme kurumuna gitmesi gerekmektedir. Tam da bu sırada James geleceğini etkileyen bir karar verir. Geçmişiyle yüzleşmek üzere, Tara’yı da alıp çocukluğunun geçtiği Utah’a, ailesinin olduğu çiftliğe gider. James’in çiftiğe dönüşü babası (Dennis Hopper) ile arasındaki eski yaraları deşer. James beklenmedik bir şekilde karşısına çıkan bu durumda, Tara’nın bugüne kadar hiç sahip olmadığı baba rolünü üstlenir ve bu onun hayatının asıl amacı haline gelir.
Bugüne dek adını duymadığımız Zac Stanford’un senaryosu ile yönetmenlik koltuğuna ilk kez oturan görsel efektçi Bill Maher iyi bir oyuncu kadrosu oluşturmuş ilk başta. Özellikle annesi tarafından terk edilmiş Tara rolünde Anna Sophia Robb çok iyi performans veriyor.
“Charlie’nin çikolata fabrikası” filmiyle iyi bir çıkış yapan genç oyuncu, “Hasat Zamanı” ve “Terebithia Köprüsü” filmleri ile 2007’de adından söz ettiren geleceğin parlak oyuncusu mertebesine doğru geçiş yapmıştı. Bu filmde de en iyi performansı verenlerden biri oluyor. Tv oyunculuğundan gelen, kült dizi “Carnivale” ile dikkat çeken Nick Stahl’da bu etiketin çok uzağında bir performans ve karakter yakalamış. Filme son çeyreğinde dahil olan Dennis Hopper ve bir başta birde sonda görünen Charlize Theron’un fazla bir şey yapmasına gerek kalmamış. Stahl ve Robb filmi gayet iyi taşıyorlar.

Az süresine rağmen olduğu sahnelerde filmin duyarlı olduğu yerleri işaret ediyor Joleen. Sevişme sahnesinde erkeğine yalvarırcasına “sevdiğini söyle, seni seviyorum de” demesi, evine taşındığı kardeşinden, yanına taşınabilir miyiz diye sormadığı için özür dilemesi iyi işlenen dokunaklı sahneler olarak hayli iyi işleniyor.
Tara’nın doğum gününe döneceğim diyen Joleen’in gidişi sonrası önce işe geç kalmalaya başlayan, sonra da kaçınılmaz olarak kovulan James, yiğenini de sosyal hizmetlere kaptırıyor. Doğum günü geliyor ama Joleen gelmiyor. Bunun üzerine de James ve Tara arabaya atlayıp bulundukları taşradan yola çıkıyorlar. Yönetmen Maher’in görsel efektçilikten gelmesinin avantajları da bu noktadan sonra ortaya çıkıyor. Taşrayı puslu manzaralar eşliğinde terk eden James ve Tara uzun yolculukları boyunca ruh hallerine paralel gökyüzü manzarası alıyorlar fonlarına, çiftliğe gidene dek…
Boş ve ıssız yollarda geçen zaman, motellerde biten akşamlar birçok filme göz kırpıyor aslında. Bir ara cinsel çağrışımlı havuz sahnesi ile de en başta Lolita’ya ama yoldan çıkmaya pek niyeti olmayan Uyurgezer durumu hayli çabuk toparlıyor. Kanundan kaçarken yaşanan yolculuk boyunca müziği de çok iyi kullanan yönetmen Maher maalesef tempoyu ayarlamayınca, minik dokunuşları beklenir oluyor. O parlak anlarını filmin finaline sakladığını düşünürken, maalesef parlak bir final de yapamıyor Maher…
Babasının çiftliğinde ezilen James ve kızım diyerek Nicole adını verdiği Tara ile yaşadıkları, baba figürünün fazlaca düz olması bilindik finalin hazırlayıcısı oluyor. Elleri su toplayınca özgürlüklerinin bittiğinin farkına varan kanun kaçakları olarak da kalmayıp, açılış sahnesinden beri süregelen alışkanlığa uyarak daha da kötüye gidiyorlar. Maher, taşrada dağılmış bir ailenin çıkmazlarına odaklandığı filminde bildik senaryonun kurbanı olmuş gibi görünse de, yakaladığı başarılı kareler ile umut vaat ediyor…