‘Antonio Banderas’ Kategorisi için Arşiv

“Bad Education”, “Volver” ve “All About My Mother” filmleriyle hafızalara kazınan yönetmen Pedro Almodovar, bu yıl “The Skin I Live In” ile sinemaya dönüş yapıyor. Ancak, ünlü yönetmen bu sefer sinema severleri biraz şaşırtacağa benziyor.

Antonio Banderas, Elena Anaya ve Marisa Paredes’in başrollerini paylaştığı ve Thierry Jonquet’in “Mygale” adlı romanından uyarlama olan film; korku, gerilim ve melodrama öğelerini barındırmakta. Bir intikam hikayesinin anlatıldığı filmde, Banderas, kızına tecavüz eden adamların peşinde olan plastik cerrah rolünde.

Bu yılki Cannes film festivalinde galası yapılan “The Skin I Live In”, farklı yönde pek çok eleştiri alarak şüphesiz festivalin en çok konuşulan konularından biri oldu.

İspanyolca full fragmanının yayınlandığı film, 14 Ekim 2011’deki gösteriminde önce Kuzey Amerika’da galasını gerçekleştirecek. 


http://cdn.springboard.gorillanation.com/storage/xplayer/yo033.swf

Reklamlar
Yılda bir film çekme geleneğini ısrarla sürdüren Woody Allen’ın bu yılki filmi “You Will Meet a Tall Dark Stranger”ın post prodüksiyon aşaması sürerken, 2011 filmi de yavaş yavaş belli oluyor. Henüz adı belirlenmeyen filmin komedi olacağı ve yazın çekileceği kesinleşmek üzere…
Son olarak Wes Anderson’un “Fantastic Mr Fox”unda sesiyle yer alan Owen Wilson’un filmde rol alacağı kesinleşirken, “La Mome” ile yıldızlaşarak oscara uzanan Marion Cotillard’ın da partneri olacağı netleşti.
Bu iki oyuncu dışında Woody Allen’ı yeni projeleri için heyecanlandıran isimse, yıllardır çalışmak istediğini söylediği Carla Bruni… Allen, Bruni’yi yılsonunda gösterime girmesi planlanan “You Will Meet A Dark Tall Stranger”da Nomi Watts, Anthony Hopkins, Josh Brolin ve Antonio Banderas ile birlikte görmek istediğini de sık sık dile getiriyor…

Soygun, aşk ve ihanet üçgeni…

80’lerin sonundan 90’ların ortalarına dek Televizyona işler yaparak adını duyuran, “Barışçı – The Peacemaker” ve “Derin Darbe – Deep Impact” ile yakaladığı ivmenin meyvelerini “Pay it Forward” ile toplayan Mimi Leder, 9 yıl sonra yeniden sinemaya dönüş yapıyor. Arada geçen 9 yılda yine dizilerde devam eden Leder, eğlenceli ve heyecan verici olarak tanımladığı filmiyle karşımızda.
Senarist Ted Humphrey’nin de dizi senaristi olması sürpriz değil elbette. Humprey’nin bermuda şeytan üçgenini anlatan Tv filmi “The Triangle”ı da dahil edersek ikinci film senaryosu. Ama hikayenin köklerinin yönetmen Leder’in ağabeyi Rueben Leder’in öyküsü olduğunu da eklemeli.
“Son Oyun” – “The Code: Thick as Thieves” ; Rus mafyasına borcunu ödeyebilmek için, genç bir hırsızın yardımıyla son defa büyük bir işe giren, usta bir soyguncunun hikayesini anlatıyor. Sinemanın iki büyük starı olan Morgan Freeman ve Antonio Banderas’ın beyaz perdede ilk buluşmasına tanıklık etmek de cabası… Leder da bu konuda doğru seçimi yaptığını söyleşilerinde “İkisiyle de çalışmak inanılmaz keyifliydi. İkisinin de kendine ait müthiş fikirleri vardı ve filme büyük katkıları oldu. “diyerek açık ediyor.
Film, French Connection’ı anımsatır bir metro sahnesi ile açılışını yapıyor. İlk olarak genç hırsız Gabriel’i iş üzerinde görme fırsatı tanıyor izleyicisine. İzleyicilerden biri de usta soyguncu, bir türlü yakalanamayan efsane Keith Ripley. Kısa zamanda borç ödemek için ortak çalışmaları gündeme geliyor. Ripley’in vaftiz kızı Alex’de devreye girince aşk hikayesi de soyguna paralel olarak işleniyor.
Bir soygun filminin gerektirdiği tüm hamleler de çok geçmeden harfi harfine uygulanıyor. Tüm klişelerden faydalanılıyor elbette. Ama bu klişeler sırasında yönetmenin sayesinde hayal kırıklığı yaşamak mümkün değil. Zaten küçük çaplı bir tv filmi gibi görünen yapımda büyük beklentilerle izlemek söz konusu olmayınca, arkasına yaslanan izleyici kendisine sunulan ne varsa alabiliyor. Üstelik karakterler konusunda da, soygun ve aşk öykülerinde de çok fazla zaman kaybedilmiyor. Her şey tam kararında…
Ripley ne kadar düz ve dürüstse, Gabriel o kadar gizli ve tutarsız görünüyor ilk anlarda ve daha sonra bizi bekleyen süprizler bir bir açığa çıkıyor. Çok değerli bir objeyi çalmak üzere bir araya gelen iki hırsız arasında kurulan ortaklık belli bir zaman sonra seyirciye bulmaca olarak veriliyor. Ne gerçek, ne sahte haydi keşfet bakalım diyor Son Oyun izleyicisine…
Banderas film için “70’lerin ve hatta daha önceki döneme ait filmlerde alışık olduğumuz klasisizmi yeniden ortaya çıkarıyor.” diyor ki, o dönemin filmlerini anımsatması da bu açıdan doğru… Filmin temel noktasının ve seyirciden beklentinin ne olduğunu ise Radha Mitchell açık ediyor, “Olaylar geliştikçe karakterleri yeniden değerlendirmeye başlıyorsunuz ve bu oldukça eğlenceli ve heyecan verici”… Aktörlerin uyumları çok iyi, belli ki filmde oynamaktan da keyif almışlar. Freeman rolüne pek yakışmamış gibi gözükse de, belli bir süre sonra pek de sorun yaratmıyor bu durum.“Film bir soygun filmi ancak aynı zamanda bir aşk ve ihanet filmi” diyor yönetmen Leder. “Olaylar beklenmedik bir şekilde birbirini takip ediyor ve izleyiciyi sürekli olarak bir sonra ki adımı tahmin etmeye yönlendiriyor.” Doğru söze ne denir ki, çok büyük şeyler vaat etmeyen, rahatlıkla koltuğunuzda geriye yaslanıp iyi vakit geçirebileceğiniz biraz tv filmi havasındaki Son Oyun, sonundaki zincirleme sürpriz finaliyle sıradan ama eğlenceli bir seyirlik sunuyor…
Yenilenmiş anne ile gelen sorunlar…
Meg Ryan ve Antonio Banderas’ın başrolde olduğu bir romantik komedi yaz sıcakları için en güzel ilaç olabilir. İkilinin enerjilerine ek olarak Selma Blair ve Colin Hanks’in katkılarıyla sıcak ve romantik bir film olarak seyircisini bekliyor.
“Genç federal ajana yeni ama zorlu bir görev verilir. FBI, bu genç federal ajanın annesi ile erkek arkadaşının uluslararası sanat eseri hırsızlığı yaptığından şüphelenmektedir. Genç ajan, kendisine verilen bu görevde, seksi ve özgür düşünceli annesi ile onun yeni erkek arkadaşını izlemek zorundadır” şeklinde özetlenebilecek konu bundan çok daha fazlasını sunuyor kuşkusuz…
Açılışını Antonio Banderas’ın canlandırdığı sanat hırsızı Tommy ile yapan film, Tommy ve arkadaşlarının beceriksizliği tanıştırıyor bizleri. Çalmak istedikleri heykeli ünlü Louvre müzesinden çalmak isterken Tommy yakalanıyor hem de komik şekilde. Böylece jeneriğe bağlanan seyirciyi hemen ardından küçük bir şok bekliyor. Şişman ve bitik bir Meg Ryan görüyoruz beyazperdede. Göbekli, bakımsız haliyle, bir elinde kola, bir elinde sigara oğlunun gidişini engellemeye çalışırken görmek hayli şaşırtıcı oluyor. Oğlunu (Henry) havaalanına bırakan Marty soluğu yemekte alıyor hemen. Bu sırada kahvesine atılan bir sadaka her şeyin başlangıcı…
Aradan geçen 3 yıl sonra Henry’nin eve dönüşüne tanık oluyoruz. Annesine bakınırken, havuzda gördüğü kadına şaşırıyor. Bu sarışın afetin annesi olduğunu öğrenmesi ise tam bir şok… Sadaka sonrası dilenci kadınlara benzediğini fark edip, hayatında değişiklik yapan yenilenmiş bir anne ile karşılaşmanın şokunu atlatamadan annesinin sevgililerinden biriyle karşılaşıyor Henry ve komedinin fitili yakılmış oluyor.
Tamda bu anlarda filmin en komik karakteri giriyor devreye. İtalyan aşçı filmin en komik karakteri olarak kalıyor. Seyirciye en sıcak ve tanıdık gelen anlar da onun olduğu sahneler zaten.
Henry kendisi gibi FBI’da çalışan nişanlısı ile geliyor, beraber çarşı Pazar dolaşmasında hoş bir kaza sonucu Marty ve Tommy tanışıyor ve film baştan beri kurduğu atmosfere ulaşmış oluyor.
Tommy’nin uluslar arası sanat hırsızı olmasının öğrenilmesinden itibaren biraz çizgi üzerinde duran bir konunun üzerine gidiliyor. Henry’nin, üstlerine annesinin sevgilisi hırsız bilgisini vermesinden itibaren annesi üzerine herkesten duydukları bazen fazla tekrarlarla can sıkıcı hale de geliyor. Tommy’nin FBI tarafından izlenmesi için başlatılan operasyonun başına Henry geçiyor. Tommy’nin ve dolayısıyla Marty’nin bir ekipçe dinlenmesi, ateşli bir anneye sahip olma esprisi adeta lastik haline getiriliyor.

Öyküsünü 2000’lerin dokusuna değil de, 80’lerin dokusuna göre işleyen Senarist/Yönetmen George Gallo pek sürpriz yapmıyor seyircisine film boyunca. Bildik sulardan gitmeyi tercih ediyor. 52 yaşındaki Senarist/Yönetmen Gallo 1986’da “Wise Guys” senaryosu ile girdiği sinema dünyasında hala istediği yeri bulamamış bir isim. Robert De Niro’nun başrolde oynadığı “Midnight Run” senaryosu ile 1988’de çıkış yakalamış ama bu çıkışını devam ettirememişti. 1991’de “29th Street” filmiyle başladığı yönetmenlikte “Annemin Yeni Sevgilisi”yle 6. Filmini bitirmiş ama hala istediği yere gelememiş olmanın sıkıntısını yaşayan Gallo en iyi zamanı olarak 1995 yılını anıyor sürekli. “Bad Boys” filminin ana öyküsünü yaratan kişi olarak aksiyon yerine neden hala romantik komedi ısrarında olması ile anlaşılır bir şey değil. Çektiği 6 filmde de aynı formülü uygulayan Gallo doğal olarak seyircisine yeni bir şeyler veremiyor.
“Annemin Yeni Sevgilisi” yaz aylarının sık tercih edilen romantik komedisi olarak arkasına bu rüzgarı alacak kuşkusuz ama bildik senaryosu ile boş atışta bulunuyor. Banderas ile Ryan arasındaki kimya uyuşmazlığı, annenin cinsellik esprilerinin sık tekrarı sonucu yaşanan can sıkıntısı ve nişanlı rolünde kısa da olsa parlak anlara imza atan Selma Blair’in fazla kullanılmaması, karakterine fazla rol verilememesini eksikleriyle, hoş vakit geçirse de akılda kalmayıp, unutulmaya mahkum görünüyor…

Bir üçüncü dünya ülkesine ayna…
Mersin Cinemall bu hafta bizi bir hayli eskilere götürdü. Eylül ayında gösterime girmiş bir filmi aylar sonra görmek enteresan bir durum. Üstelik filmin dvdsi de çıkmış durumda. Piyasada kolaylıkla bulunabilecek bir filmin gösterime girmesi enteresan geldi doğrusu. Zaten gişesi de oldukça düşük olan bir filmin bol seçenekli bir haftada pek de şansı yok.
Amerika sınırındaki bir Meksika şehrinde çalışan kadınların iş sonrası tecavüze uğrayıp öldürülmesi üzerine, olayı araştırmak üzere bölgeye giden kadın gazeteci ve eski çalışma arkadaşının ortaklaşa araştırması üzerine giden bir film Sınır Ötesi.
Öldü sanılarak bırakılan kadının sayesinde adım adım ilerleyen film, klasik bir üçüncü dünya ülkesi tablosu çıkartıyor.
Kanlı Elmas ve Arka Bahçe filmleri gibi olayın ucundaki tabloda benzer aslında. Batılı bakış açısı ile benzer ülkelere bakıldığında sonuç pek değişmiyor zaten. Ana sorun hep aynı görünüyor. Yine tüm bu filmlerin ortak özelliği serbest ticaret anlaşmaları, hükümetlerin parmağı, çok uluslu şirketler başta olmak üzere oluşan büyük çark. Ama filmlerin hiçbiri bu çarkı hedef gösteremiyor, ilerleme kaydedemiyor. Kanlı Elmas iyi bir film olmasına rağmen cesur davranamamış sadece maşaları göstermekle yetinmişti.
Sınır Ötesi de bundan nasibini alıyor. Yaşanmış bir olayı perdeye yansıtarak sadece olaylara ayna olabiliyor.
Bir film gibi değil de sanki yarı belgesel havasında minik bir televizyon filmi gibi yer yer sıkan, temposu düşen bir film, Biraz daha büyük düşünülse ses getirebilecekken, daha az bağırmayı tercih etmiş yönetmen, daha mütevazi bir yapım olmuş.Meksikalı kadınlara hiç faydası olmayacak bir film nihayetinde ama gene de olayları gözler önüne seriyor.