Wright: "Hanna’da Nihayet Oyun Alanına Sahip Oldum"

Posted: Haziran 10, 2011 in Hanna, Joe Wright, Röportaj, Vizyondakiler
Joe Wright’la Röportaj


S: Sizi “Hanna”yı yapmaya çeken şey neydi?
Joe Wright: Senaryo benim ilgi alanıma giren öğelerle doluydu; ayrıca atmosferi de benim için ilginçti. Öte yandan, içinde çok sayıda boşluk vardı ki bunu iltifat olarak söylüyorum; kendi hislerimi ve endişelerimi irdeleyebilmem için bırakılmış boşluklar vardı.
Her şeyden önce ve en çok ilgimi çeken şey Hanna karakteriydi; ergenlik çağında bir genç kızın ana karakter olduğu pek fazla film görmüyoruz. Temasal olarak, E.T. gibi, “Being There”deki Chauncey Gardiner ve Werner Herzog’un filmindeki Kaspar Hauser gibi olumlu anlamda sıradışı, gerçekten de bu dünyadan olmayan karakterlere her zaman ilgi duymuşumdur. Saydığım karakterlerden özellikle son ikisi dışarıdaki toplumun ve sözde medeniyetin baskısının olmadığı bir dünyada büyüyorlar. Dünyaya bir yetişkinin bilinçliliği ama bir çocuğun saflığıyla geliyorlar. Böyle birinin dünyayı deneyimlemesini büyüleyici buluyorum çünkü bazı şeylere ilk kez görüyormuş gibi bakmamız için öznel bir fırsat sunuyorlar.
S: Yani böyle bir karakteri alıp onların temposuna sokmak istediniz
JW: Buradaki mesele onların gözünden bakmak. Benim çalışmalarım genellikle oldukça nesneldir; tek bir karakterin bakış açısını sunar; “Atonement üç kişi tarafından anlatılıyor gibi görünse de aslında bütün her şey Briony’nin suçluluk duygusunun prizmasından geçiyor. Oldukça aşırı “gerçeklikler”den hoşlanıyorum; “The Soloist”deki şizofren de bir başka örnek.

S: Belki de “The Soloist”i yapmadan önce “Hanna“yı yapamazdınız çünkü o filmde karakterin gerçekliğinde büyük ölçüde dışsallaştırılmış faaliyet var ve bu da Henna’nın bu filmde merkezi olduğu aksiyon için iyi bir hazırlık olmuş olabilir… doğru mu?

JW: Belki. İnsan bir filmi bitirdiğinde ondan ne öğrendiğini bir sonraki filmde uygulayana kadar gerçekten bilmiyor.
Sanatım açısından, hikayenin aksiyon öğeleri cazip geldi. Aksiyonu her zaman katıksız sinema olarak görmüşümdür çünkü aynı etki başka hiçbir sanatta elde edilemez; diyalog tiyatro ya da radyoda aktarılabilir, ve güzel resimler de fotoğraf ya da çizimle elde edilebilir. Oysa, böyle bir aksiyonu spor programları haricinde göremezsiniz.
Organik etki üzerinde deney yapmak istedim, ve bunu belki azıcık farklı bir yolla sunmak istedim. Aklımda Fransız Yeni Dalga’sı ve Robert Bresson’ın “Pickpocket”ı (Yankesici) vardı. Yankesicinin iş üstünde olduğu o sekanslar olağanüstü güzel kurgulanmış birer aksiyon sekansıydı. Aksiyon derken dövüş, yumruk, tekme gibi şeyleri kastetmiyorum; hikayeyi bir bedenin, bir karakterin aksiyonları aracılığıyla (eylemleriyle) anlatıyorsunuz.
Çok daha kişisel açıdan baktığımda, beni “Hanna”ya çeken şey kadın kahramanıydı. Çok sevdiğim bir arkadaşım senaryoyu okuduğum sıralarda tecavüze uğramıştı ve ben çok öfkeliydim; kadınların toplumda nasıl bir yere konduğu ve günümüz kültür ortamında genç bir kadın olmanın ne anlama geldiği üzerinde düşünüyordum. Etrafıma baktım ve feminizme ne oldu diye merak ettim; bunun geçici bir moda olmaması gerekiyordu, dünyayı sonsuza dek değiştirmesi gerekiyordu. Ergenik çağındakilerin cinselleştirilmesi, hele hele bunun Hello! Dergisi kültürü tarafından yapılması bana çok itici geliyor. Bu şeyler beni korkutuyor. Arkadaşımın başına gelenlere tepki olarak, cinsiyetçi politikaların dışında büyümüş, başka hiçbir kadın tanımamış, asla bir reklam görmemiş, dudak parlatıcısının ne olduğundan tamamen habersiz, güçlü bir kadın yaratma dürtüsü içindeydim.
Hanna’yı [tatildeki] bir aileyle, özellikle de Sophie ve [annesi] Rachel’la bir araya getirmek bana ilginç geldi. Günümüz gençliğinin bir üyesi olan Sophie, Hanna’yla tezat oluşturuyor. Bu iki farklı genç kız imajını irdelemek istedim. Sophie ergenlik çağındaki genç kız kültürünün tüm o baskın öğelerine komik ölçüde meraklı; Rachel’da ise tanıdığım –kendi neslimden ve biraz daha üst yaşlardan- pek çok kadını görüyorum; bu kadınlar feminist sosyo-politik idealleri anlamında yollarını kaybetmişler. Onlar için endişeliyim, çocukları için de. Biraz ağır olabilir ama ben böyle düşündüm…
S: Hanna’nın başka bir kadın karakterle en kapsamlı sahneleri Sophie’yle birlikte olduğu sahneler. Her iki aktris de, Saoirse Ronan olsun Jessica Barden olsun, yüksek kalibreli performanslar sunuyorlar.
JW: Dizginleri Saoirse ile Jessica’ya bıraktım; aralarındaki öpüşme Saoirse’nın önerisiydi. Hanna’nın böyle yapacağını düşündüğünü söyledi. Ayrıca, Saoirse’yla Hanna’nın neyin güzel neyin çirkin olduğuna dair yerleşmiş bir fikri olamayacağını konuştuk. Her şey neyse oydu; bizim için en önemli şeylerden biri, ki Saoirse bunu çok güzel bir şekilde hayata geçirdi, Hanna’nın kimseyi yargılamaması. Bu pek çoğumuz için kabul edilemeyecek bir şeydir çünkü sürekli olarak insanları, yerleri, bize karşı olan şeyleri, arzularımızı ve korkularımızı yargılamayı öğrenerek yetiştiriliriz.
S: Atonement” zamanında, Saoirse’nın başka bir insanın duygularını içselleştirme ve ifade edebilme becerisi olduğunu söylemiştiniz. Peki onu bu benzersiz karakteri oynamaya nasıl hazırladınız?
JW: Beni bu filmi yapamaya çeken şeye geri döneceğim: Projede yer almamın esas nedeni Saoirse’ydı; eğer o oynayacak olmasaydı bu filmde görev yapma konusunda kendime güvenir miydim bilmiyorum. Onun ekibe dahil olduğunu ve benim yönetmemi istediğini öğrendiğimde, “Bunu yapabiliriz” diye hissettim. Güvendiğim şey şuydu: Saoirse’yı kameranın önüne koyup yakın çekimde ne düşündüğünü görüntüleyebilirsiniz ve bu sizi sahne boyunca götürür.
Öte yandan, Saoirse’yla duygular hakkında da olmak üzere bol bol konuşuyoruz. “Atonement”ta önce Briony’nin nasıl yürüyebileceğini konuşarak başladık. Karakter, Saoirse’nın küçük, kesin ve kontrollü adımlarıyla şekillendi. “Hanna”da, [dublör koordinatörü ve dövüş koreografı] Jeff Imada’yla birlikte son derece odaklı bir insan yaratmak için çalıştık; bu karakter, ayakları yere basan, dengeli biri olmalıydı ve duruşu da rahat ama iyi olmalıydı. Hanna’nın yıllarca sosyal etkileşim içinde olmaktan kaynaklanan tikleri ya da yana yatmış bir omzu yok. [Gülüyor]
Hanna olarak hareketleri oldukça aerodinamik. Ama ona koşarken dirseklerini içeride tutmasını defalarca söyledim çünkü onları sallamak gibi doğal bir eğilimi var.
Hanna mecbur kalmadıkça, ya da mecbur kalana dek hareket etmiyor. Gözleri bir şeyi “bulmuyor”; doğrudan ona gidiyor. Ayrıca, dövüştüğü zamanlar hariç, pek fazla yüz ifadesi kullanmıyor; o zaman da yüzü öfkeden nerdeyse hayvani bir hâl alıyor.
Ses de çok önemliydi. Saoirse, Hanna’nın fizikselliğine büründükten sonra karakter için adeta başka dünyaya aitmiş gibi gelen bir ses kullanmaya başladı. Aynı zamanda, sesini bir iki oktav düşürmesini sağladım. Bu, Saoirse’yı birazcık daha gerçekçi hissettirdi. Saoirse, Hanna’yı karakterize eden gerçekçiliğe ve gerçeküstülüğe eş zamanlı olarak bürünebiliyordu. Artık 16 yaşında olan Saoirse şimdi sanatını 12 yaşındakinden daha iyi kullanıyor.
S: Marissa’da çok farklı bir Cate Blanchett portresi görüyoruz…
JW: Marissa bir bakıma benim eski ilkokul öğretmenime dayanıyor! Adı Priscilla’ydı, seksi ve bakımlıydı. Koyu makyaj yapar, pırıltılı ve yürürken gürültü çıkaran külotlu çoraplar giyerdi. Hikaye zamanı geldiğinde, kızlar onun etrafına oturur ve bacaklarını okşarlardı. Bir enerjisi vardı; ve Marissa’yı düşünürken aklıma o geldi. “Hanna da bir masal olduğu için, karakterleri arketipler olarak algılıyor, sonra onlara karakter özelliklerine göre katmanlar ekliyordum. Dolayısıyla, Marissa, Priscilla’nın, Başkan George W. Bush’un ve kötü kalpli bir cadının bileşimi; anne babamın kukla gösterilerinde, cadıların kızıl saçları vardı ve yeşil giyerlerdi; bu yüzden, [kostüm tasarımcısı] Lucie Bates’ten Marissa’ya her zaman yeşil giydirmesini istedim, ve bence kızıl saç Cate’e çok yakışıyor.
Cate hiç de boş bir oyuncu değil, ve aşırı makyaj yapmayı kabul etti; makyajın içinden gözenekleri görmek istedim. Dişle ilgili –
S: Takıntılı bir şekilde temizlemesi ve fırçalaması
JW: Gerçekten de, bunun kaynağı Amerika’nın diş takıntısıyla ilgili gördüklerim. Bir İngiliz’in bakış açısından, Amerikalıların dişlerinin bu kadar tek tip olması hakikaten olağanüstü. Bu yüzden, Marissa’nın bu takıntıyı kendine zarar verme boyutuna getirdiğini düşündüm. Bu konuyu Cate’le konuştum. Sonra, bir çekimin ortasında dişlerini emdi ve tuhaf bir ses çıkardı. Onu izlerken, “Muhteşem bir şey bu; Marissa bu anın kanını tadıyor” diye düşündüm. Bu hareket ona heyecan ve mutluluk veriyor.
S: Masalsı bir yaklaşım niçin ya da nasıl aklınıza geldi?
JW: Birçok düzeyde işe yarayabilirdi. Sondaki lunapark en edebi masal göndermelerinden biri; o sırada Isaacs’in ıslıkla çaldığı melodi ise atmosferi daha da pekiştiriyor.
Ayrıca, örneğin Hanna’nın bir düğmeye basarak kaderini değiştirmesi fikri de kadehten içip  içmeyeceği gibi bir seçimi hatırlatıyor. Kutuyu ve düğmeyi büyük ve kırmızı renkte yaptık.
Bir bütün olarak hikayenin Küçük Deniz Kızı ya da Hansel ile Gretel gibi masallarla pek çok ortak noktası var. Ormanda kulübede yaşayan –bir bakıma- bir aile ve önemli geçişler  var: Çocuk evden ayrılıp dünyaya gitmek zorunda kalıyor, deneyimler yaşıyor, kötülükle karşılaşıyor ve bunlarla başa çıkması gerekiyor. Masallar bana göre asla mutlu, tatlı hikayeler değildirler; karanlık gücü, kötüyü alt etmeyi konu alan ahlaki öykülerdir.
Karakterler açısından, Erik arketipik bir masal babası. Rapunzel’in babası gibi, odun keserek geçinen bir adam ve kızıyla birlikte ormanda yaşıyor. Erik’in içinde o ağaçların ruhu var. Eric Bana bunu hayata geçirmeyi başardı. Benim babam hem ahşap oymacısıydı hem de kuklacı; bana ağaçla uğraşan kişilerde o ruhun olduğunu söylerdi.
David Lynch benim kahramanlarımdan biri. “Eraserhead” ve “Blue Velvet”ı izlediğimde ergenlik çağındaydım; o filmler aklımı başımdan almıştı. Dolayısıyla, Lynch’in çarpıtılmış masallarının üzerimde büyük etkisi var. “Hanna”da nihayet oyun alanına sahiptim; diğer filmlerimde gerçeküstü hikaye anlatımı için yeterli alan yoktu.
S: Senaryoyu ilk okuduğunuzda bunu yapabileceğinizi hissettiniz mi, yoksa o öğeler zaten mevcut muydu?
JW: O başlangıç ortamı vardı ama ancak Seth Lochhead’in yazdığı daha sonraki bir taslağı okuduğumda ilkine göre çok daha Lynch-vari unsurlara rastladım. İlki daha çok CIA’e odaklanan, daha geleneksel bir gerilimdi. Bilmem kimin bilmem ne bilgisini nereden bulduğu kadar umurumda olmayan bir şey olamazdı.
S: Bir macera gerilime masal estetiği oturtacağınızı düşünerek her şeyi hikaye tahtalarına döktünüz mü?
JW: Sadece aksiyon sekanslarının büyük bir kısmını. Daha çok hikaye tahtası kullanmayı isterdim ama yoğun ön yapım dönemimizde yeterli zaman yoktu. Bu filme daha önceki tüm filmlerimden daha az hazırlandım. Mekanlar arasındaki mesafeden ötürü, tam anlamıyla hazırlanmak zordu. [Yapım tasarımcısı] Sarah Greenwood’la birlikte referans olarak fotoğraflar üzerinde tartıştık, ama bazı şeylerin doğaçlama olması gerekiyordu.
Bunun üzerine, kontrolü kaybediyorum diye endişelenmek yerine olan bitene daha serbest bir yaratıcı tepki vermeyi deneyerek, hazırlıktaki eksiğimi kendi avantajıma kullanmaya karar verdim. Ayaküstü daha çok düşünüp, bilinçaltıma ulaşmam gerekti.
S: Filmlerinizde her zaman lojistik açıdan son derece karışık çekimler yaptınız, mesela, “The Soloist”te Skid Row, “Atonement”ta Dunkirk Kumsalı… “Hanna”da hangileri en zordu? Erik’le yerüstünden yeraltına doğru devam eden dövüşün olduğu sahne mi?
JW: O sahne –turuncu seramikli- oldukça zorluydu ama bence konteynır parkındaki aksiyon sahnesi bugüne kadar yaptığım en zor sekanstı. Kısmen, bunun nedeni pek çok kişinin aksiyon öğelerine dahil olmasıydı ki bunların hepsi dublör değildi. Kendime bu tür zorluklar yaratmayı seviyorum.
Ama o sabit kamera çekimlerim çoğu zaman gereklilikten kaynaklanıyor, stile ilişkin seçimlerden değil. Eğer turuncu seramikli sekansı dövüş kayıtları ve aksiyon kesintileriyle çekmeye kalksaydım iki gün giderdi ama bizim tek bir günümüz vardı ve buna yerüstündeki dış mekan çekimleri de dahildi. Benim gördüğüm şey şu ki eğer provaya yeterince zaman ayırırsanız çekim süresi çok daha kısalıyor. Ayrıca, bir dahi olduğunu düşündüğüm Paul Greengrass’e saygım büyük ama onun Bourne filmleri için yarattığı stilden kaçınmak istedim çünkü bu stil o zamandan beri defalarca kopya edildi.
S: Tüm filmlerinizin kurgusunu Paul Tothill yaptı. “Hanna” ikiniz için post prodüksiyon sırasında yeni bir takım zorluklar getirdi mi?
JW: Paul için de benim için de çok az diyaloğu olan bir aksiyon filminin kurgusunu yapmak eğlenceliydi. Daha önce sözünü ettiğim gibi, eğer aksiyon katıksız sinema ise, o zaman sinema da montaj ve kurgudur; aksiyon kurguda yaratılır. Ses kurgusu yapmayı da seviyorum.
S: İzleyicilerin bu filmden ne almasını umuyorsunuz?
JW: Katıksız bir eğlencelikten büyük keyif almalarını. Ayrıca, biraz da korkmalarını umuyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s