Director / Script: Ozan Aksungur
Producer: Şebnem Aksoy / Volkan Sümbül
Director of Photography: Türksoy Gölebeyi
Cast: Halit Ergenç, Lale Mansur, Yeşim Ceren Bozoğlu, Murat Mahmutyazıcıoğlu
Year: 2010
Time: 100 minutes
Gitmek ve kalmak arasında bir aşk hikayesi…“Misafir”
Oktay, uzun yıllardır yaşadığı Paris’ten memleketi Kütahya’ya geldiği ilk gece, bunca yıldır onu evinden uzakta tutan nedenlerle bir kez daha yüzleşir. Şehri yeniden terk etmek üzereyken tesadüf eseri kapısından içeri girdiği bir uzak akraba evinde Ayşe ile karşılaşır.
Ayşe,  dört duvar arasından ibaret olan küçük dünyasına sığamayan, evliliğinde mutsuz, taşralı bir kadındır. Hayatını katlanılabilir kılan iki şey vardır: Oğlu Ahmet ve komşusu Makbule ile yaşadığı gizli ilişki…
Ta ki, yıllar sonra Oktay’ı yeniden karşısında görene kadar…
Oktay ve Ayşe, gizli saklı yaşanan bu ilişkiyle, yıllar sonra yeniden mutluluğu bulurlar. Mutluluğu sürdürmenin tek yolu ise, Ayşe’nin Oktay ile birlikte Paris’e gitmesidir.
Ayşe, ilk kez mutlu olmanın vaadiyle, hayat diye bildiği her şey arasında, bir tercih yapmak zorunda kalır. Ayşe’nin kararı, kendini hiçbir yerde evinde hissetmeyen Oktay’ın, kendi hayatındaki  “misafir”liğinin sona erip ermeyeceğini de belirleyecektir.

Yönetmenin Notu

Oktay’ın hikâyesini, onun ağzından ilk dinlediğimde, sinema öğrenimime henüz yeni başlamıştım. 2000 yılıydı ve soğuk bir Paris akşamında sohbet ederken, bana hayatım boyunca aldığım en güzel hediyeyi vermişti. Hikâyesini dinlediğim ilk andan itibaren onu filme çekmek için karşı konulmaz bir istek duymaya başladım. Küçük bir taşra kentinde yaşayan biseksüel iki kadın ve Paris’ten ziyaret için memleketine gelen fetişist bir erkek arasında geçen, çarpık ilişkilerden müteşekkil hikâyenin en çekici tarafı son derece “gerçek bir aşk” hikâyesi olmasıydı. Hikâyeyi bu denli “gerçek” kılan yaşanmış olmasından öte, çoğumuz için inanılmaz olmasıydı aslında! Büyük metropollerde yaşayan insanların çoğunun, taşra algısında problemli bir durum olduğunu düşünüyorum. Taşrada yaşayan “teyze”ler ve “amca”larla ilgili bir cinsiyetsizlik algısı var. Özellikle kadınların, aseksüel bir hayatları olduğu zannediliyor. Belki ben de taşrada doğup büyümüş bir insan olduğumdan, bu yanlış algılayış, hayatım boyunca kafamı kurcaladı ve nedenini anlayamadığım bir biçimde beni incitti. Bu hikâyeyi, bu denli anlatmak istemiş olmamın en temel nedenlerinden biri bu yanlış algıya karşı çıkmak. Bir diğer neden de ülkemizdeki popüler kültürün, aşkı algılama ve topluma sunma biçimine duyduğum öfke; aşkı, yalnızca “iyi”, “güzel” heteroseksüeller arasında yaşanan, saf, steril ve kutsal bir şey gibi gösterme merakına karşı durmak.

Senaryo aşamasından, post prodüksiyonun tamamlanmasına kadar geçen on yıllık süre zarfında; üzerinde en titizlendiğim nokta, bu hikâyenin, izleyici tarafından, istisnai üç kişinin münferit hikâyesi olarak algılanmasına imkân vermemek oldu. Genel bir zamana ve genel bir duruma işaret edebilmek için öncelikle filmi zamansızlaştırma yoluna gittim. Senaryoyu yaşanmış bir hikâyeden uyarladığımı filmin içinde ya da afişinde belirtmekten kaçındım. Seyircilerin filmi, gerçek bir hikâyeden uyarladığımı yazmamama rağmen “gerçek” olarak algılamalarını sağlamaya çalıştım. Bunun için düşük bir tempo tutturup, sahneleri ve mizansenleri ona göre kurdum. Tipik bir kaybeden olan Oktay’ın ve dört duvar arasından ibaret küçük dünyasına sığamayan bir taşra kadını olan Ayşe’nin aşklarını, elimden geldiğince “gerçek” bir şekilde anlatmaya çalışarak; aşkın böyle bir formunun da olduğunu izleyiciye göstermeye çabaladım.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s