Seni Uzaktan Sevmek…

Artık çağ teknoloji çağı malumunuz, insanlarda hızlı, ilişkilerde… Sanal ilişkilerle dolu dört bir yanımız, en zorlayıcı olan elbette ayrılık… Çağ değişse de, ilişkiler değişse de ayrılık engeller sırasındaki baki yerini korumakta… Cinselliğinde artık tek gecelik klasik ve önemsiz bir şey haline gelmesiyle, iki sevgilinin ayrı yerlerde olması katlanılmaz bir durum alp, çoğunlukla ilişkiyi bitme noktasına getiriyor… İşte “Going to Distance”ın bahsettiği şeyde tam olarak bu…

İlişkisi biten ve her romantik komedide olduğu gibi kendini sorgularken arkadaşlarının zoruyla kendini barda bulan Garret ile tesadüfi bir tanışmaya imza atan Erin’in ilişkisine odaklanıyoruz. Aralarında yeni bir ilişki doğuveriyor hemen, Eros sağolsun… İşinden memnun olmayan Garett ile işinde stajyerlikten atacağı yeni adımları kovalayan Erin arasındaki herşey fazlasıyla tanıdık ve bilindik halde… Erin’in stajını bitirmesi sonrası evine dönmek zorunda olmasıyla aralarındaki uzaklık ikiliyi zorluyor. Filmin romantik kısmı tamamda bir türlü komedi kısmı canlanamıyor nedense… Oysa Garett’in ev arkadaşı Dan, sırf bu amaç için hayli orijinal yaratılmış bir tip… Bir iki sahne dışında neredeyse heba oluyor karakter… Erin’in ablası Corinne’de aynı şekilde… Kızıyla arasındakiler de birkaç parlamanın dışında bir etki yaratamıyor maalesef… Yan karakterlerden bir şey çıkmayınca tüm film haliyle ikilimizin üstüne yıkılıyor.

Araya mesafe girince yaşananların komik olması beklense de, orda da yanlış giden birşeyler mevcut sürekli… Telefon seksi başta olmak üzere birçok çaresizlikten doğabilecek doğal komedi anlarını bir bir heba etmekte hiç zorlanmadığı gibi, aceleyle de geçiştiriyor Going the Distance… Garret ve Erin’in tutamayan kimyalarının da etkisiyle seyirciyi etkileyebilecek, izlemesini sağlayacak herhangi bir parlak ana şahit olmadan elbette beklendiği gibi bitiveriyor…

İlk senaryosunu yazan Geoff LaTulippe, dökümanterlikten gelen ve ilk uzun metrajını yöneten Nanette Burstein konuda yetersiz olduklarını göstermiş oluyorlar böylece… Belli bir düzey tutturuyor olsalarda pek tutuk kalıyorlar… Oyuncu kadrosunun da istenen verimliliğe ulaşmamaları sayesinde ortalama bir film olarak kalıyor romantik komedimiz… Drew Barrymore’un başrolde olması ne kadar umut vericiyse, o kadar umutsuz bir durum var yani ortada… Justin Long’un Barrymore’a birkaç beden küçük kalmasıyla başlayan sorunları aşamayan filmin tek faydası, alternatif rock dinleyicisine oluyor.


Finalde canlı performanslarına şahit olduğumuz ve şu sıralar yeni albümlerini çıkarmış olan The Boxer Rebellion’un şarkılarına kulak kesilmek, filmin keşfedeğer belki de tek yanı…

Birkaç göndermeyle yakalanan anları, (ki özellikle Top Gun) bile çarçabuk harcayan film sinema tarihinin izlenmesede olur kategorisindeki yerini alıyor…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s